Off Topic
Hayashi Kenta, haberli pasiflik gerçekleştirmiştir.
Off Topic
Hayashi Kenta, haberli pasiflik gerçekleştirmiştir.
Konohagakure


Joined: Tue Nov 19, 2024 10:34 am
Rütbe:
İçinde bulunduğum durum bir hayli komikti. Yanımda ciciş ciciş memeler var, karşımda yeni tanıştığım iki adam... Bilmediğim bir köyün kerhanesinde, bir odada hep beraberiz. Muhtemelen dışarıdakiler odada çok fena seks partisi döndüğünü düşünüyor ancak biz zalim bir klanı alt etme planları yapıyoruz. Hayat gerçekten çok garip...
"Beş kişiler demek..." bir elimi çeneme götürüp kafamı çevirerek düşünmeye başladım. Tam kafamı çevirdiğim yerde de memeler var yani, o yüzden gene dikkatim dağıldı. Ben kalça ya da meme ayırt etmem, kadın vücudunu her zerresiyle severim. Erkek? Ona henüz gelmedim, fakat denemekten bir zarar geleceğini de düşünmüyorum. Evet, işte zaaf denilen şey buydu. Köy kurtarma planı yapacağım derken iki meme hemen gözünü kamaştırır dikkatini piç ederdi.
Zor da olsa tekrar toparlanıp konuşmaya odaklandım. "Ama yerde baygın kalmaya devam edecek değiller ya, üçe üç olduğumuzu farz ederek plan yapamayız." diye araya girdim. Haru da anlatmaya ve diğer üyeleri tanıtmaya devam etti. İçlerindeki Rei denen lavuğun epey güçlü olduğundan ve bizi zorlayacağından bahsetti. Daha önce benden çok daha güçlü insanlarla dövüştüğüm, bir şekilde ölmemeyi başardığım bir gerçekti. Yanımda yeni tanıştığım iki insanla daha güçlü birine ise dalmışlığım pek olmamıştı. Herhalde tek dövüşmekten çok daha iyi ilerlerdi olaylar, ya da tam tersi boka sarıp bizi felakete sürüklerdi. Denemeden bilemeyecektik.
"Sağol kardeşim, titreşmemiz karşılıklı." diye karşılık verdim yavşak bir şekilde kafamı eğerek. Bir plan yapıp defteri bir şekilde ele geçirmemiz gerekliydi. Hem benim görevime çok faydası olacaktı o defterin, hem de bu ikilinin amaçlarına hizmet edecekti. Bu yüzden, memelerden öteye bakarak düşünmeye bıraktım kendimi tekrar. Ancak tanrılardan bazıları doğru düzgün plan yapmamı engellemeye pek kararlı olmalıydı ki, hem görüş açıma giren bembeyaz baldırlar, hem de akabinde kulağıma çalınan patırtılar ufacık dikkatimi gene yerle bir etmişti. Kadın, ne olduğunu daha ben anlayamadan toparlanıp örtünmüştü.
"Kocan falan mı ulan?" diye fısıldadım, hatta fısıldamak ne kelime, tısladım kadına sessiz olmamızı söylediği esnada. Ardından kapıyı dinlemeye koyuldum. Patırtının devamı gelecek mi beklemeye başladım. Neydi bu şimdi? Bu lanet köyde insanların ağız tadıyla bir eskort keyfi yapmasına da mı izin vermiyordu bu insanlar? Kumoashi'ler bizi basmaya gelmiş olsa, kadın böyle bir tepki vermezdi diye düşünüyorum. Daha önce bu anı yaşamış gibi örtünmeye sarılmaz ve şaşırırdı herhalde.
Gözlerimi kıstım, bir elimle de kadına sakin olması için işaret yaptım. Ardından, sezgilerime odaklanarak kapıdakilerin shinobi olup olmadığını anlamaya çalışacaktım. Kaç kişiler, çakra doğaları ne, saldırmaya hazırlar mı, bu tarz şeyleri anlamaya çalışacaktım.
"Beş kişiler demek..." bir elimi çeneme götürüp kafamı çevirerek düşünmeye başladım. Tam kafamı çevirdiğim yerde de memeler var yani, o yüzden gene dikkatim dağıldı. Ben kalça ya da meme ayırt etmem, kadın vücudunu her zerresiyle severim. Erkek? Ona henüz gelmedim, fakat denemekten bir zarar geleceğini de düşünmüyorum. Evet, işte zaaf denilen şey buydu. Köy kurtarma planı yapacağım derken iki meme hemen gözünü kamaştırır dikkatini piç ederdi.
Zor da olsa tekrar toparlanıp konuşmaya odaklandım. "Ama yerde baygın kalmaya devam edecek değiller ya, üçe üç olduğumuzu farz ederek plan yapamayız." diye araya girdim. Haru da anlatmaya ve diğer üyeleri tanıtmaya devam etti. İçlerindeki Rei denen lavuğun epey güçlü olduğundan ve bizi zorlayacağından bahsetti. Daha önce benden çok daha güçlü insanlarla dövüştüğüm, bir şekilde ölmemeyi başardığım bir gerçekti. Yanımda yeni tanıştığım iki insanla daha güçlü birine ise dalmışlığım pek olmamıştı. Herhalde tek dövüşmekten çok daha iyi ilerlerdi olaylar, ya da tam tersi boka sarıp bizi felakete sürüklerdi. Denemeden bilemeyecektik.
"Sağol kardeşim, titreşmemiz karşılıklı." diye karşılık verdim yavşak bir şekilde kafamı eğerek. Bir plan yapıp defteri bir şekilde ele geçirmemiz gerekliydi. Hem benim görevime çok faydası olacaktı o defterin, hem de bu ikilinin amaçlarına hizmet edecekti. Bu yüzden, memelerden öteye bakarak düşünmeye bıraktım kendimi tekrar. Ancak tanrılardan bazıları doğru düzgün plan yapmamı engellemeye pek kararlı olmalıydı ki, hem görüş açıma giren bembeyaz baldırlar, hem de akabinde kulağıma çalınan patırtılar ufacık dikkatimi gene yerle bir etmişti. Kadın, ne olduğunu daha ben anlayamadan toparlanıp örtünmüştü.
"Kocan falan mı ulan?" diye fısıldadım, hatta fısıldamak ne kelime, tısladım kadına sessiz olmamızı söylediği esnada. Ardından kapıyı dinlemeye koyuldum. Patırtının devamı gelecek mi beklemeye başladım. Neydi bu şimdi? Bu lanet köyde insanların ağız tadıyla bir eskort keyfi yapmasına da mı izin vermiyordu bu insanlar? Kumoashi'ler bizi basmaya gelmiş olsa, kadın böyle bir tepki vermezdi diye düşünüyorum. Daha önce bu anı yaşamış gibi örtünmeye sarılmaz ve şaşırırdı herhalde.
Gözlerimi kıstım, bir elimle de kadına sakin olması için işaret yaptım. Ardından, sezgilerime odaklanarak kapıdakilerin shinobi olup olmadığını anlamaya çalışacaktım. Kaç kişiler, çakra doğaları ne, saldırmaya hazırlar mı, bu tarz şeyleri anlamaya çalışacaktım.
Kadının yüzüne baktığında, söylediğin şeye cevabı kelimelerle vermiyor. Sadece başını sertçe iki yana sallıyor. Hayır. Ne koca, ne sevgili. Gözlerinde tanıdık bir korku var, alışılmış bir korku bu. Çok kez kapı çalınmış, çok kez aynı refleksle üstünü örtmüş biri gibi. Parmakları titrerken şalı biraz daha yukarı çekiyor, nefesini tutuyor. Sen kapıya odaklandığında, sezgilerini açtığın an fark ediyorsun, dışarıdaki adam veya adamlar shinobi değil. Çakra akışı düzensiz, kaba, neredeyse hiç yoğrulmamış. Bir iki zayıf kıpırtı var ama o da sıradan köylülerin korku, öfke ve adrenalinle karışık dalgalanması. Eğitim yok. Teknik yok. Sadece kalabalık ve cesaret sanrısı. Kaç kişi olduklarını da ayırt edebilmeye başlıyorsun seslerden, en az dört, belki beş. Hepsi kapıya yüklenmiş.
Bir anda ahşap dayanmıyor. Kapı çatırdayarak içeri doğru kırılıyor. Tahta parçaları yere savrulurken, odaya önce ağır bir gölge doluyor. En önde kilolu, göbeği kemerinin üstüne taşmış bir adam var. Yüzü kızarmış, alnı ter içinde. Arkasında iki sıska adam, kemikleri kıyafetlerinin altında belli, bakışları sağa sola kaçıyor ama kalabalığın verdiği cesaretle içeri dalıyorlar. Hepsi klasik köylü kıyafetlerinde, yamalı, kirli, aceleyle giyilmiş. Kilolu olan bir an bile sana, Haru’ya ya da Kaito’ya bakmıyor. Gözleri dümdüz kadına kilitlenmiş.
Kadın geri çekilmeye çalıştığı anda adam bir adımda yanına varıyor, kolundan sertçe kavrıyor. Kadın irkilip kısa bir çığlık atıyor ama adam ağzını bile açmadan onu kapıya doğru sürüklüyor. Sıska olanlardan biri perdeyi kenara itiyor, diğeri kapı aralığını açıyor. Hiçbirinizle göz göze gelmiyorlar. Ne tehdit var, ne laf, ne açıklama. Sanki siz odada yokmuşsunuz gibi. Bir anlık sessizlik oluyor. Sonra kapıdan çıkıyorlar. Ayak sesleri koridorda hızla uzaklaşırken, kadının boğuk bir sesle dur deyişi yankılanıyor ama cevapsız kalıyor. Kapı ardlarından kapanıyor. Tahta yeniden yerine oturuyor ama artık eğri, kırık, yarı açık.
Kaito bir adım fırlıyor, yumrukları sıkılmış. "Abi yakalayalım şunları!" diye bağırıyor, sesi odanın içinde sertçe yankılanıyor. Tam o anda Haru kolunu uzatıp Kaito’yu durduruyor. Yüzü ilk defa bu kadar ciddi, kaşları çatık, sesi alçak ama keskin. "Lan oğlum olayın bizimle alakası yok." Bir an kapıya bakıyor, sonra sana. "Şu an buna vakit harcarsak, bizimkileri nasıl durduracağız? Rei’yi, defteri, köyü?"
Odanın içi bir anda daralıyor sanki. Bir yanda az önce kolundan çekilip götürülen kadın. Bu köyde bunun ilk olmadığı çok belli. Öte yanda Haru’nun dediği gerçek, Kumoashi’ler, Rei, defter, planlanan felaket. Her saniye değerli. Her adım başka bir şeyden vazgeçmek demek. Kaito nefes nefese, öfkeyle kapıya bakıyor. Haru yerinden kıpırdamıyor ama gözleri sende, kararını görmek ister gibi. Oda, kırık kapıdan sızan soğuk hava ve yarım kalmış planlarla dolu. İki yol var. İkisi de bedel istiyor. Ve sen, tam ortasında duruyorsun.
Bir anda ahşap dayanmıyor. Kapı çatırdayarak içeri doğru kırılıyor. Tahta parçaları yere savrulurken, odaya önce ağır bir gölge doluyor. En önde kilolu, göbeği kemerinin üstüne taşmış bir adam var. Yüzü kızarmış, alnı ter içinde. Arkasında iki sıska adam, kemikleri kıyafetlerinin altında belli, bakışları sağa sola kaçıyor ama kalabalığın verdiği cesaretle içeri dalıyorlar. Hepsi klasik köylü kıyafetlerinde, yamalı, kirli, aceleyle giyilmiş. Kilolu olan bir an bile sana, Haru’ya ya da Kaito’ya bakmıyor. Gözleri dümdüz kadına kilitlenmiş.
Kadın geri çekilmeye çalıştığı anda adam bir adımda yanına varıyor, kolundan sertçe kavrıyor. Kadın irkilip kısa bir çığlık atıyor ama adam ağzını bile açmadan onu kapıya doğru sürüklüyor. Sıska olanlardan biri perdeyi kenara itiyor, diğeri kapı aralığını açıyor. Hiçbirinizle göz göze gelmiyorlar. Ne tehdit var, ne laf, ne açıklama. Sanki siz odada yokmuşsunuz gibi. Bir anlık sessizlik oluyor. Sonra kapıdan çıkıyorlar. Ayak sesleri koridorda hızla uzaklaşırken, kadının boğuk bir sesle dur deyişi yankılanıyor ama cevapsız kalıyor. Kapı ardlarından kapanıyor. Tahta yeniden yerine oturuyor ama artık eğri, kırık, yarı açık.
Kaito bir adım fırlıyor, yumrukları sıkılmış. "Abi yakalayalım şunları!" diye bağırıyor, sesi odanın içinde sertçe yankılanıyor. Tam o anda Haru kolunu uzatıp Kaito’yu durduruyor. Yüzü ilk defa bu kadar ciddi, kaşları çatık, sesi alçak ama keskin. "Lan oğlum olayın bizimle alakası yok." Bir an kapıya bakıyor, sonra sana. "Şu an buna vakit harcarsak, bizimkileri nasıl durduracağız? Rei’yi, defteri, köyü?"
Odanın içi bir anda daralıyor sanki. Bir yanda az önce kolundan çekilip götürülen kadın. Bu köyde bunun ilk olmadığı çok belli. Öte yanda Haru’nun dediği gerçek, Kumoashi’ler, Rei, defter, planlanan felaket. Her saniye değerli. Her adım başka bir şeyden vazgeçmek demek. Kaito nefes nefese, öfkeyle kapıya bakıyor. Haru yerinden kıpırdamıyor ama gözleri sende, kararını görmek ister gibi. Oda, kırık kapıdan sızan soğuk hava ve yarım kalmış planlarla dolu. İki yol var. İkisi de bedel istiyor. Ve sen, tam ortasında duruyorsun.
Off Topic
Hayashi Kenta, haberli pasiflik gerçekleştirmiştir.
Konohagakure


Joined: Tue Nov 19, 2024 10:34 am
Rütbe:
Hislerime yoğunlaştım. Nefes alış verişimi düzenledim, gözlerim kısıldı. Tam stansımı da düzeltecek ve çatışmaya hazır hale getirecektim kendimi ki, kapıdakilerin düz, bildiğin dümdüz adamlar olduğunu fark ettim. Lakin akabinde gelişenler tam olarak rahatlamamı engeller cinsten olmuştu. Hadi ben sizin ne olduğunuzu anlayabiliyorum, siz bir yumrukta sizi mezara sokabileceğimi anlamıyor musunuz da yanımdan yavru kaçırıyorsunuz, bre deyyuslar?
Yaşananlar tatsız bir rüzgar misali önümden esip geçerken bir hırsla kalktım yerimden. Ellerimi yumruk yapıp "Ulan!" diye ıkındım. Siklemedi kimse beni. Aldılar, kızı götürdüler, baya böyle kolundan falan tutup hem de. Ben de arkalarından belermiş gözlerle ve yarı açılmış bir ağızla bakar kaldım böyle. Neydi bu şimdi? Kadının tavırları, adamların yaptığı... Ne ya da kim yangından, daha doğrusu kerhaneden mal kaçırmalarını gerektirmişti, kapıyı bile kırarcasına? Şimdi çözemeyeceğim sorulardı bunlar, bu yüzden düşünmeyi geçtim. Anlamam gerekiyorsa yavruyu ellerinden geri kurtardığımda bir şekilde öğrenirdim artık.
"Tek bir kişiyi bile yüzüstü bırakmak olmaz." dedim sakinleşmeye çalışan bir ses ile. Konuşurken Haru'ya dönmemiş, elemanların arkasından bakmaya devam etmiştim. Ardından, sakinleşmekten çoktan vazgeçmiş bir hönkürüş ile "HELE DE PARASINI ÖDEDİKTEN SONRA!" diye bağırdım, harekete geçtim. Koşmaya başladım arkalarından. Shinobi koşuşu değil, enerjini maksimum seviyede koruyan cinsten değil. Baya topukların göte vurur cinsten bir depardı bu attığım. "BIRAKIN LAN KADINI! ORRRROSPU ÇOCUKLARI!" diye bağırmaya devam edip üstlerine atlayacak, omuzlarından ilk tuttuğum adamı silkelemeye başlayacaktım. Karşılık vermeye kalkışan olursa eğer sertçe savuşturacak, ancak direkt olarak ciddi bir zarar vermeye çalışmayacaktım. Yani, mecbur bırakmazlarsa, tabi.
Yaşananlar tatsız bir rüzgar misali önümden esip geçerken bir hırsla kalktım yerimden. Ellerimi yumruk yapıp "Ulan!" diye ıkındım. Siklemedi kimse beni. Aldılar, kızı götürdüler, baya böyle kolundan falan tutup hem de. Ben de arkalarından belermiş gözlerle ve yarı açılmış bir ağızla bakar kaldım böyle. Neydi bu şimdi? Kadının tavırları, adamların yaptığı... Ne ya da kim yangından, daha doğrusu kerhaneden mal kaçırmalarını gerektirmişti, kapıyı bile kırarcasına? Şimdi çözemeyeceğim sorulardı bunlar, bu yüzden düşünmeyi geçtim. Anlamam gerekiyorsa yavruyu ellerinden geri kurtardığımda bir şekilde öğrenirdim artık.
"Tek bir kişiyi bile yüzüstü bırakmak olmaz." dedim sakinleşmeye çalışan bir ses ile. Konuşurken Haru'ya dönmemiş, elemanların arkasından bakmaya devam etmiştim. Ardından, sakinleşmekten çoktan vazgeçmiş bir hönkürüş ile "HELE DE PARASINI ÖDEDİKTEN SONRA!" diye bağırdım, harekete geçtim. Koşmaya başladım arkalarından. Shinobi koşuşu değil, enerjini maksimum seviyede koruyan cinsten değil. Baya topukların göte vurur cinsten bir depardı bu attığım. "BIRAKIN LAN KADINI! ORRRROSPU ÇOCUKLARI!" diye bağırmaya devam edip üstlerine atlayacak, omuzlarından ilk tuttuğum adamı silkelemeye başlayacaktım. Karşılık vermeye kalkışan olursa eğer sertçe savuşturacak, ancak direkt olarak ciddi bir zarar vermeye çalışmayacaktım. Yani, mecbur bırakmazlarsa, tabi.
Kapıdan fırlıyor ve kerhanenin dar koridorunu neredeyse omuzlarını duvarlara sürte sürte geçiyorsun, kırık kapının ardından kaçırılan kadının eteğinin ucu bir anlığına köşeyi dönmeden önce gözünün önünde savruluyor. Önündeki adamlar ağır cüsselerine rağmen şaşırtıcı bir hızla hareket ediyorlar ama bu hız, eğitimli bir kaçıştan çok, yakalanmaktan korkan haydut telaşına benziyor. Birbirlerine çarpa çarpa, küfrede küfrede ilerliyorlar. En öndeki kilolu adam kadının kolunu öyle sert çekiyor ki kadın bir kez daha sendeleyip neredeyse yüzüstü düşüyor, arkasındaki sıska heriflerden biri de onu ensesinden dürterek ayakta tutmaya çalışıyor. Hepsi seni duymuş durumda, ama dönüp bakmıyorlar, senin parasını ödedim diye anırman ise arkalarında yankılanıyor.
Aralarındaki mesafeyi hızla kapatıyorsun. Tahta merdiveni inip arka çıkışa yöneldiklerinde sen de peşlerinden dönüyorsun ve ilk yakaladığın omuzu, dediğin gibi, sertçe silkerek adamı yana savuruyorsun. Sıska olanlardan biri sendeleyip duvara çarpıyor, "Ulan!" diye bağırıyor. Kilolu olan sonunda kadını bırakmadan arkasına dönüyor, yüzü hem öfkeden hem de küçük düşmenin verdiği utançtan mosmor olmuş durumda. "Sana ne lan?!" diye kükrüyor. Kadın bu arada kolunu kurtarmaya çalışıyor, bileği kızarmış, gözleri dolu, ama henüz tamamen dağılmamış. Bu köyde korkuya alışık biri gibi, bağırmaktan çok fırsat kolluyor.
Adamlar seni hızlıca yarım daire içine almaya çalışıyorlar ama dar sokak buna izin vermiyor. Kerhanenin arka tarafındaki bu geçit, iki kişinin yan yana zor yürüdüğü türden bir taş aralık, bir yanda rutubetli duvar, diğer yanda devrilmiş fıçılar ve boş sepetler. Kaçamıyorlar artık, çünkü kadını da sürükledikleri için çevik değiller, sen de araya girmiş durumdasın. Tam bu sıkışmışlıkta iş ciddileşecekken arkadan iki ayrı ayak sesi yetişiyor. Kaito ilk geliyor, nefes nefese. Haru ise pançosunu hala yarım yamalak üstüne dolamış halde, koşarken bir yandan da "Ben niye bunu yaşıyorum ya." diye söyleniyor. Geldikleri gibi durumu tartıyorlar. Kaito sana yanaşıp "Moruk yalnız çok kötü girdin ama saygı duydum." diye soluk soluğa homurdanırken Haru karşı tarafa sert bir bakış atıyor ve bir anda sesini kalınlaştırıyor. "Kızı bırakın." Bu iki kelime, az önce odada anlattıkları bütün klan, köy, tehdit, plan meselelerinin üstüne ilk kez gerçek bir ağırlıkla düşüyor.
Kilolu adam Haru’yu görünce yüzü bozuluyor. Tanıyor. Hem de kötü tanıyor. "Sen..." diyor ve sert bir ifadeyle bakıyor. Arkasındaki sıska heriflerden biri Kaito’ya bakıyor, öteki sana, sonra hepsi aynı anda ne bok yediklerini idrak etmeye başlıyorlar. Kaito hiç bozuntuya vermeden kilolu adama doğru bir adım atıp gayet sakin bir sesle "Bak abi, kızla işiniz bitecek, bizim de sabrımız. Hangisini önce tüketmek istiyorsun?" diyor. Cümle pek mantıklı değil. Adamlar geri adım atmıyorlar, ama ileri de gelemiyorlar. O an herkesin omzu, diz açısı, nefesi, bakışı birbirini ölçüyor. Sen bir bakışta şunu anlıyorsun, bunlar dövüşmek için gelmiş adamlar değil, alışkanlıkla korkutuyorlar, sürüklüyorlar, eziyorlar. Duvara tosladıklarında ise cesaretleri hızla buharlaşıyor.
Kadın o sırada nihayet kolunu bir hamleyle çekip kurtarıyor ve sendeleyerek iki adım geri gidiyor. Kilolu olan onu tekrar tutmaya yeltenir gibi yapıyor ama senin omzunun hafifçe öne düşmesi bile yeterli oluyor, vazgeçiyor. Sıska heriflerden biri "Abi boşver gidelim." diye fısıldıyor, öteki "Bunlar normal değil." diye ekliyor. Kaito bunun üzerine sırıtmaya başlıyor, o sırıtmada hiç güven verici bir şey yok. Haru ise gözünü hiç kırpmadan adamların üzerine dikmiş durumda. Sokak, bir anda iki seçeneğe zorlanmış gibi, ya herkes burada dayak yiyecek ya da herkes aklını kullanacak. Tam bu çizgide, karar verebilecek kişi bir anlığına sen oluyorsun, çünkü saldırıyı ilk başlatan, peşlerine ilk düşen ve şimdi önlerini ilk kesen sensin. Kızı tamamen arkana alıp bu işi sözle bitirmeyi deneyebilirsin. Ya da kilolu olanın göğsüne tek bir itiş bırakıp domino taşı gibi geri devrilmelerini sağlayabilirsin. Yahut Haru ile Kaito’ya bakıp alanı onlara bırakabilirsin, o zaman mesele köylüler, Kumoashi’nin gölgesi ve yaklaşan daha büyük hesaplaşma üzerinden başka bir şekle bürünür.
Adamlar artık kaçamıyor. Sokak dar, önleri siz, arkaları kerhanenin duvarı ve devrik fıçılar. Kadın da ilk şoku atlatıp nefes nefese arkanda duruyor, korkmuş ama ilk kez kurtulabileceğine dair küçücük bir inanç beliriyor yüzünde. Haru ve Kaito da artık tam yanında. Bu noktadan sonra ne olursa olsun, yalnız değilsin. Şimdi söz mü konuşacak, yumruk mu konuşacak, yoksa ikisinin garip bir karışımı mı olacak, buna karar vermen gerekiyor.
Aralarındaki mesafeyi hızla kapatıyorsun. Tahta merdiveni inip arka çıkışa yöneldiklerinde sen de peşlerinden dönüyorsun ve ilk yakaladığın omuzu, dediğin gibi, sertçe silkerek adamı yana savuruyorsun. Sıska olanlardan biri sendeleyip duvara çarpıyor, "Ulan!" diye bağırıyor. Kilolu olan sonunda kadını bırakmadan arkasına dönüyor, yüzü hem öfkeden hem de küçük düşmenin verdiği utançtan mosmor olmuş durumda. "Sana ne lan?!" diye kükrüyor. Kadın bu arada kolunu kurtarmaya çalışıyor, bileği kızarmış, gözleri dolu, ama henüz tamamen dağılmamış. Bu köyde korkuya alışık biri gibi, bağırmaktan çok fırsat kolluyor.
Adamlar seni hızlıca yarım daire içine almaya çalışıyorlar ama dar sokak buna izin vermiyor. Kerhanenin arka tarafındaki bu geçit, iki kişinin yan yana zor yürüdüğü türden bir taş aralık, bir yanda rutubetli duvar, diğer yanda devrilmiş fıçılar ve boş sepetler. Kaçamıyorlar artık, çünkü kadını da sürükledikleri için çevik değiller, sen de araya girmiş durumdasın. Tam bu sıkışmışlıkta iş ciddileşecekken arkadan iki ayrı ayak sesi yetişiyor. Kaito ilk geliyor, nefes nefese. Haru ise pançosunu hala yarım yamalak üstüne dolamış halde, koşarken bir yandan da "Ben niye bunu yaşıyorum ya." diye söyleniyor. Geldikleri gibi durumu tartıyorlar. Kaito sana yanaşıp "Moruk yalnız çok kötü girdin ama saygı duydum." diye soluk soluğa homurdanırken Haru karşı tarafa sert bir bakış atıyor ve bir anda sesini kalınlaştırıyor. "Kızı bırakın." Bu iki kelime, az önce odada anlattıkları bütün klan, köy, tehdit, plan meselelerinin üstüne ilk kez gerçek bir ağırlıkla düşüyor.
Kilolu adam Haru’yu görünce yüzü bozuluyor. Tanıyor. Hem de kötü tanıyor. "Sen..." diyor ve sert bir ifadeyle bakıyor. Arkasındaki sıska heriflerden biri Kaito’ya bakıyor, öteki sana, sonra hepsi aynı anda ne bok yediklerini idrak etmeye başlıyorlar. Kaito hiç bozuntuya vermeden kilolu adama doğru bir adım atıp gayet sakin bir sesle "Bak abi, kızla işiniz bitecek, bizim de sabrımız. Hangisini önce tüketmek istiyorsun?" diyor. Cümle pek mantıklı değil. Adamlar geri adım atmıyorlar, ama ileri de gelemiyorlar. O an herkesin omzu, diz açısı, nefesi, bakışı birbirini ölçüyor. Sen bir bakışta şunu anlıyorsun, bunlar dövüşmek için gelmiş adamlar değil, alışkanlıkla korkutuyorlar, sürüklüyorlar, eziyorlar. Duvara tosladıklarında ise cesaretleri hızla buharlaşıyor.
Kadın o sırada nihayet kolunu bir hamleyle çekip kurtarıyor ve sendeleyerek iki adım geri gidiyor. Kilolu olan onu tekrar tutmaya yeltenir gibi yapıyor ama senin omzunun hafifçe öne düşmesi bile yeterli oluyor, vazgeçiyor. Sıska heriflerden biri "Abi boşver gidelim." diye fısıldıyor, öteki "Bunlar normal değil." diye ekliyor. Kaito bunun üzerine sırıtmaya başlıyor, o sırıtmada hiç güven verici bir şey yok. Haru ise gözünü hiç kırpmadan adamların üzerine dikmiş durumda. Sokak, bir anda iki seçeneğe zorlanmış gibi, ya herkes burada dayak yiyecek ya da herkes aklını kullanacak. Tam bu çizgide, karar verebilecek kişi bir anlığına sen oluyorsun, çünkü saldırıyı ilk başlatan, peşlerine ilk düşen ve şimdi önlerini ilk kesen sensin. Kızı tamamen arkana alıp bu işi sözle bitirmeyi deneyebilirsin. Ya da kilolu olanın göğsüne tek bir itiş bırakıp domino taşı gibi geri devrilmelerini sağlayabilirsin. Yahut Haru ile Kaito’ya bakıp alanı onlara bırakabilirsin, o zaman mesele köylüler, Kumoashi’nin gölgesi ve yaklaşan daha büyük hesaplaşma üzerinden başka bir şekle bürünür.
Adamlar artık kaçamıyor. Sokak dar, önleri siz, arkaları kerhanenin duvarı ve devrik fıçılar. Kadın da ilk şoku atlatıp nefes nefese arkanda duruyor, korkmuş ama ilk kez kurtulabileceğine dair küçücük bir inanç beliriyor yüzünde. Haru ve Kaito da artık tam yanında. Bu noktadan sonra ne olursa olsun, yalnız değilsin. Şimdi söz mü konuşacak, yumruk mu konuşacak, yoksa ikisinin garip bir karışımı mı olacak, buna karar vermen gerekiyor.

