Joined: Tue Nov 26, 2024 9:39 pm
User avatar
Game Master
Game Master
Sarılmanın ardından uzayan o sessizlikte Jizou seni izliyor, hiçbir şey söylemiyor. Seni deli yerine koymadan, seni yargılamadan. Sadece izliyor. Sonra yavaşça başını çeviriyor, ağaçlara bakıyor, içini çekiyor. "Tamam evlat." diyor alçak sesle. "Önce ağaçtaki acemiyi indiririz. Ben doğudan sarıyorum, Ōotoko-Jin gölgede bekliyor, sen direkt iri adama gidiyorsun. Ama dikkat et..." Gözleri keskinleşiyor. "İri adam, görünüşüne aldanma. Katasuke'yi taşıyabilen biri sadece kuvvetli değil, dayanıklıdır. Seni oyalamaya çalışırsan harika, ama ikinci bir hamlesi varsa beni bekleme, kendini kurtar." Üçünüz ayrılıyorsunuz. Jizou sağa, ağaçların arasına kaçıyor, sisin içinde eriyor gibi yok oluyor. Ōotoko-Jin gölgelere çekiliyor, dev gövdesi karanlıkla bütünleşiyor. Sen ise ileriye, iri adama doğru koşuyorsun.

Adam seni henüz fark etmemiş. Katasuke'nin cesedini omzunda taşırken başı öne eğik, nefesi ağır. Ağır bir yük, ağır bir tempo. Arkasından yaklaşırken toprağın ıslak olduğunu fark ediyorsun, adımların sesi değişiyor, adam başını kaldırıyor. Seni görüyor. Bir anlık donukluk, sonra Katasuke'nin cesedini yere bırakıyor, dönüyor. Maskesi düz, siyah, hayvan figürü yok bu sefer. Belinden kalın, kısa bir kılıç çekiyor, hem kesmeye hem ezmeye uygun bir silah. Sesi gür ama tonu düz. "Sen..." diyor. "Shuujin'in yavrusu. Onu bulduk, o öldü. Şimdi sen de öldün." Saldırıyor. Düz değil, eğik, aşağıdan yukarıya. Kılıcı ağır ama hızı beklediğinden fazla. Sağa çekiliyorsun, kesik seni sıyırıyor, omzunun üstünden geçiyor, giysini kesiyor. Refleksle dönerek sırtına kesik atmayı deniyorsun. Tanto, adamın sırtına değiyor, ama kılıcın tersini döndürüyor adam, omzu ile savunuyor. Metal sese omuz kasları katlanıyor, geri bile çekilmiyor. Adam gerçekten beklediğinden güçlü çıkıyor.

"Küçük bıçak." diyor. "Küçük çocuk." Tekrar geliyor, bu sefer yatay, geniş bir yay çizerek. Geri atlıyorsun, rüzgar yüzüne çarpıyor. Tam o anda kuzeyde, ağaçların tepesinde bir kargaşa başlıyor. Çarpışma sesi, bir çığlık, sonra bir cismin ağır düşüşü. Dal sesleri birbirini kovuluyor, yapraklar savruluyor. Ardından... sessizlik. Jizou'nun acemi ile hesabını gördüğü belliydi. Ama adam buna gülümsüyor, maskesinin altından belli oluyor bu. "Biri daha mı var?" diyor. Umursamıyor bile. Gözleri hala sende. "Kaç kişi gelirseniz gelin."

Saldırıyor. Bu sefer farklı. Kılıcı bir anda yere saplıyor, çakrasını ayaklarına akıtıyor, elleriyle yere çakıyor. Zemin kırılıyor, toprak fırlıyor, ayaklarının altı kayıyor. Sen dengeyi kaybederken adam üstüne geliyor, kılıcını almış, doğrudan göğsüne doğru. O an Ōotoko-Jin geliyor. Sanki toprağın altından çıkmış gibi öne fırlıyor ve adamın kılıç kolunu iki eliyle kavrıyor. Metal parmaklar kilitlenirken kemik sesi duyuluyor. Adam çığlık atmıyor, sadece dişlerini sıkıyor, kılıcı düşüyor. Ōotoko-Jin bırakmıyor. Adamın kolunu büküyor, arkaya doğru, insan vücudunun bükülmemesi gereken yöne. Bir çatırtı. Bir çatırtı daha. Adam diz çöküyor. Ōotoko-Jin duraksıyor ve sana bakıyor. Bu sefer soru sormak için değil, onay istemek için değil. Sadece bakıyor. Sanki bu kararın sende olduğunu biliyor, senin vermeni gerektiğini biliyor, ama vermeni de bekliyor.

Jizou ağaçların arasından çıkıyor, ellerini silkiyor. Kuzeydeki acemiden geriye bir şey kalmamış gibi görünüyor. Cesedi taşıyan adam diz çökmüş, kolu kırık, ama gözleri sert ve canlı. Belinden hızla bir kunai çıkarmak istiyor ama Ōotoko-Jin'in tutuşu izin vermiyor. Jizou yanına geliyor, adama bakıyor, sonra sana bakıyor. "Konuşturabilirsin." diyor alçak sesle. "Tsukikage hakkında bir şeyler biliyor olabilir. Belki bilmiyordur, ama denemeye değer." Duraksıyor, gözleri adama kayıyor. "Ya da bugün bu gruptan kimse sağ çıkmayacak dedin. O karar da geçerli." Şimdi üç seçenek var önünde. Adamı konuşturabilirsin. Genjutsu, acı, söz. Ne gerekiyorsa. Tsukikage hakkında bir şeyler öğrenebilirsin, ya da öğrenemezsin. Ōotoko-Jin'e bırakabilirsin. Kararı ona devredebilirsin, ne istiyorsa yapsın. Kendi iradesini bir kez daha kullanmasına izin verebilirsin. Ya da kendin bitirebilirsin. Tanto hala elinde. Bu adamın gözlerinin içine bakarak, bu savaşı kapatabilirsin. Ne yapacaksın, Jin?
Joined: Sun Nov 24, 2024 1:41 am
Rütbe:   
 Image
User avatar
Konohagakure
Konohagakure
Jizou, söylediğim gibi ağaçtaki acemiyi indireceğini belirtmişti, beni ise adamın görünüşü hakkında uyarmıştı. Katasuke’yi taşıyabilen birisinin sadece kuvvetli değil, aynı zamanda dayanıklı olacağını da söylüyordu. Oyalamayı başarmak haricinde, bana canımı kurtarmamı da tembihlemişti. İleriye doğru çıktığımda, içimi bir heyecan kaplıyordu. Tekrardan dövüşecek olmak, üstelik kendimden birkaç gömlek üstte bir adamla dövüşmek kanımı kaynatıyordu. Aramızdaki mesafe kısaldıkça bu heyecan beni daha da alevlendiriyordu. Adam, arkasını döndüğünde maskesinin düz ve siyah olduğunu görüyordum, hayvan figürüne sahip değildi. Belinden çıkardığı kısa bir kılıç vardı, bununla hem kesebilir hem de ezebilirdi. Tam da cüssesine yakışan bir kılıç diye düşünürken, bana benim de öldüğümü söylüyordu. Belli ki kara haber tez yayılıyordu, şimdi bunların hepsi ya peşimde olmalıydı ya da bana karşı tetikte kalacaklardı.

Adamın konuşmaya pek niyeti yoktu, zira cümlesini bitirdiği gibi aşağıdan yukarıya bir hamle ile saldırmıştı. Böylesine ağır bir kılıca rağmen hızı beklediğimin üzerindeydi. Sağa çekilmeseydim muhtemelen beni ikiye ayırmış olabilirdi. Refleksle sırtına bir kesik atmayı denemiştim, ancak tanto adamın sırtına değdikten sonra kendisini omzu ile savunmuştu. Geri çekilmeye bile gerek duymamıştı, aramızdaki güç farkı bariz bir şekilde ortaya çıkıyordu, zaten bunu hiç inkar etmemiştim. Bıçağımın küçüklüğü ile benim küçüklüğüme laf ettikten sonra, yatay bir saldırıya geçmişti. Geri atlayarak bu saldırıyı savunmaya çalıştığım sırada, ağaçların tepesinde bir kargaşa başlamıştı. Dal seslerinin ardından gelen sessizlik ile birlikte, Jizou’nun işi bitirdiğini anlamıştım ama beni ürküten şey adamın maskesinin altında bile buna gülümsediğini hissediyor olmaktı. Umursamıyordu, kaç kişi olursak olalım hepimize karşı koymaya çalışacaktı. İlginç bir irade ile karşı karşıyaydım.

Adam, kılıcını bir anda yere saplayıp çakrasını ayaklarına aktarmaya başladığında, çok daha kötü şeylerin yaşanacağını anlamıştım. Zemin kırılmaya başlamış, toprak fırlıyordu, ayaklarımın altı kayıyordu, dengemi toparlamakta çok zorlanıyordum. Bu anımı fırsat bilip üzerime gelen adam, doğrudan göğsüme doğru saldırıya geçtiğinde, Ōotoko-Jin toprağın altından çıkmış gibi öne fırlamış ve adamın kılıç tutan kolunu iki eliyle kavramıştı. Metal parmaklarının ardından adamın kemik çıtırdamalarını duyabiliyordum, ancak çığlık atmıyordu, sadece dişlerini sıkıyordu. Bu vesile ile kılıcını da düşürmeyi başarmıştı ama Ōotoko-Jin durmamış, kolunu bükmüştü, bir insan vücudunun bükülmemesi gereken yöne doğru bükmeye devam ediyordu. Adam diz çöktüğünde, Ōotoko-Jin bana doğru bakmıştı, ne yapılacağını bana bırakmış gibi duruyordu.

Jizou, ağaçların arasından ellerini silkerek çıktıktan sonra acemiden geriye bir şey kalmadığını anlamıştık. Adamın gözlerinde hala sertlik ve canlılık vardı. Belinden hızla bir kunai çıkarmak isterken, Ōotoko-Jin’in tutuşu sayesinde bunu başaramamıştı. Ustam bana onu konuşturup Tsukikage hakkında bilgi alabileceğimi ya da onu direkt öldürebileceğimi söylüyordu. “Bugün bu ölecek. Ama önce konuşacak.” dedim sakince. “Sadece Tsukikage hakkında değil, Ōotoko-Jin hakkında da konuşacak.” Böyle bir iradeye karşılık, ne yapacağımı biliyordum, biraz pis bir iş olacaktı, ancak olması gerekiyordu. Adama doğru birkaç adım attıktan sonra, suratındaki maskesini çıkardım. “Babam hep derdi ki, sağlam bir iradeye sahip adamları kırmak, bizim ailemizin asıl görevlerinden birisidir. Bir Kurooni bunu başardığı zaman adının yükünü gerçekten anlamaya başlar.” Maskesini elimde tutarken, bir yandan gözlerim sürekli maskesinin üzerinde geziniyordu. O an kararımı vermiştim, Eiengan’ı aktifleştirirken, maskeyi suratıma geçirdim.

Maskeyi taktıktan sonra, Ōotoko-Jin ile göz teması kurmadan iletişime geçtim. “Her geçen saniye acısını biraz arttır Ōotoko-Jin.” Maskenin ardında kalan spiralli gözlerimi adamın gözlerine diktikten sonra, ellerimi kafasına koydum, baş parmaklarım adamın şakağına duruyordu, ikimizin gözleri arasında bir karış mesafe ya vardı ya yoktu. Derin Fısıltı tekniğimi kullanmaya başladım adamın üstünde.

“Her geçen saniye, vücuduna yayılan acı bir zehir gibi dağılmaya başlıyor. Daha da acıyor canın, sanki kanının içinde gezinen bu acı bütün vücuduna dağılıyor. Can çekişen bir hayvan gibi hissediyorsun kendini. Saniyeler senin için uzuyor, dakikalara, saatlere dönüşüyor. Canını vermek istiyorsun, ama tanrı bir türlü almıyor onu senden. Yalvarıyorsun, içten içe tanrıya yalvarıyorsun. Vücudunun soğumasını, acının bitmesini istiyorsun. Bitmiyor, daha da artıyor. Damarların patlıyor gibi hissediyorsun. Beynin acıdan çatlıyor. Zihninin derin kuyularında kalmış, bütün anıların gözünün önünden geçiyor. Anılarında değer verdiğin herkes sana gülümsüyor gözlerinin önünde. Zihnin çatlıyor. Sanki beynin kendini bırakmaya başlıyor. Artık savunamıyor. Bütün geçmişin gözlerinin önünden geçiyor, kaybettiğin insanlar seni selamlıyor, öldürdüğün insanlar seni selamlıyor. Hiçbiri sana nefret duymuyor, hepsi seni bağışlıyor. Bu bağışlama, bedensel acını daha da arttırırken, zihninde büyük bir çatlak yaratıyor. Bir boşluk hissediyorsun, tüm pişmanlıklarından arınmak, konuşmak istiyorsun. Bağış bekliyorsun, olmayan insanlardan değil, olan insanlardan. Benden bağışlanmayı bekliyorsun, yanımdaki beyaz saçlı adamdan ve arkanda duran o metal adamdan. Konuşmak istiyorsun. Zihnindeki çatlakları ve o sana her saniye daha da acı veren boşluğu doldurmak istiyorsun. Cevap vermek istiyorsun, sorulan sorulara doğru cevapları vermek istiyorsun. Gözlerinden yaşlar akıyor, doğruları konuşman için geçmişinden gelen her insan omzuna dokunuyor. Hepsi sana destek oluyor, hissediyorsun. Bu destek zihnindeki çatlağı arttırırken, o boşluğu da büyütüyor. Acı çekiyorsun, canını vermek istiyorsun, bunu başarabilmek için konuşman gerektiğini biliyorsun…”

Gözlerim hala adamın gözlerinin içinde gezinirken, spirallerimin daha hızlı döndüğünü hissedebiliyordum. Birkaç saniye sessizce bekledikten sonra, bu sefer daha sesli konuşmaya başladım.

“Tsukikage’yi nasıl bulurum? Shuujin ve diğerleri, beni nerede bekliyor ya da bekliyorlar mı? Shuujin beni öldürmek konusunda harekete geçtiyse veya tuzak kurduysa, hepsinin detayını ver. Tsukikage’nin nerede olduğunu biliyor musun? Biliyorsan nerede?” Bu soruların ardından, gözlerimdeki sertlik artmaya başladı. “Arkanda duran Ōotoko-Jin, kimin eseri? Onu kim bu hale getirdi, bu hale gelmesi için kimleri feda etti? Bu hale neden getirildi, kim için, ne için? Cevapla. Cevapla ve bağışlan, tüm acılarından kurtul.”
Image
► Show Spoiler
Joined: Tue Nov 26, 2024 9:39 pm
User avatar
Game Master
Game Master
Adamın gözleri, maske yüzüne geçtiğinde bir anlığına iriliyor. Spiral gözler. Eiengan. Derin Fısıltı zihnine akmaya başladığında, adam önce dişlerini sıkıyor, sonra boynu geriliyor, sonra omuzları titremeye başlıyor. Ōotoko-Jin kırık koluna baskı uyguluyor, acı fiziksel, gerçek ve keskin. Ama fısıltının yarattığı acı... farklı. Dışarıdan değil, içeriden geliyor. Adamın gözleri kızarıyor, damarlar şişiyor, nefesi düzensizleşiyor. Çenesi titremeye başlıyor, dişleri birbirine çakılıyor, sonra o da sökülerek açılmaya başlıyor. Gözleri dolmaya başlıyor, maskesi olmayan o çıplak surata birden fazla his aynı anda akıyor. Pişmanlık, yalnızlık, bitkinlik. Bunca yıllık sertlik, tek bir fısıltıyla çatlıyor. İlk gözyaşı, sol gözden akıyor. Adam fark etmiyor bile, ya da fark etmek istemiyor. Başını çevirmeye çalışıyor ama ellerinin şakaklarında olması, Eiengan'ın gözlerine kilitlenmesi onu bir yerde tutuyor. Zihnindeki çatlak genişledikçe, sesi de genişliyor, önce derin bir homurtu çıkıyor boğazından, sonra o da sessiz bir çığlığa dönüşüyor, ağzı açık ama ses çıkmıyor, sadece hava kaçıyor ciğerlerinden. Ōotoko-Jin hafifçe baskıyı artırıyor, kırık kol biraz daha bükülüyor, bu sefer ses çıkıyor, kısa ve boğuk. Adam konuşmaya başlıyor. Dili tutuluyor, kelimeler birbirine giriyor, ama çıkıyorlar, çünkü artık durduramıyor kendini.

"Tsukikage... sabit bir yerde değil. Hiçbir zaman değil. Bir yerde üç günden fazla kalmıyor. Ama... ama bu bölge için... bu bölge için bir buluşma noktası var. Tanigakure'nin doğusunda, nehrin çatallandığı yer. Orada yarı yıkık bir su değirmeni var, altında bir geçit. Her ayın yedisinde, orada bekliyor. Bir dahaki... dört gün sonra." Nefes alıyor, nefes veremiyor, tekrar alıyor. Gözleri bir yere sabitlenmiş, ama oraya bakmıyor, geçmişe bakıyor, fısıltının açtığı o derin kuyunun içine bakıyor. "Shuujin... Shuujin seni arıyor. Ordugahın kuzeyinde, eski çam ormanında bekliyor. Yanında beş kişi var. Tuzak yok, kurduğunu sanmıyorum. Seni alıp götürmek istiyor, öldürmek için değil." Duraksıyor, yutkunuyor. "Seni Tsukikage'ye götürmek için. Bugün Katasuke öldü. Tsukikage haber isteyecek. Shuujin seni cevap olarak sunacak."

Sessizlik. Adam titremeye devam ediyor. Gözyaşları artık ikisinden de akıyor, ama yüzü sabit tutmaya çalışıyor, eski alışkanlıkla. "Ōotoko-Jin..." diyor sonra. Bu kelimeyi duyduğu anda sesi tamamen değişiyor. Öncekinde bir sertlik kalıntısı vardı, şimdi yok. Şimdi sadece yorgunluk var. "O, on yedi yıl önce yapıldı. Ben de oradaydım. Genç bir shinobi olan ben... oradaydım ve durdurmadım." Yutkunuyor, sesi titreyerek çıkıyor. "Tsukikage'nin o zamanki kolu, üç Eiengan kullanıcısı yakalamıştı. Hepsi Kurooni değildi, biri başka bir ailedendi. Ama ikisi Kurooni'ydi. Genç, henüz tam gücüne ulaşmamış. Onları bir mağarada, ay ışığı olmayan üç gün boyunca mühürleme ritüeline tabi tuttular. Ruhlarını bedenlerinden ayırdılar, bedenlerini dönüştürdüler. Ōotoko-Jin, o insanlardan yapılmış. Bedenini kim verdi bilmiyorum, o kısmı bilmiyorum ama... içindeki sesler, o sesler o üç insana ait."

Adam başını öne düşürüyor, ama Eiengan bağlantısı kesilmiyor. "Neden yapıldı sorusuna..." diyor alçak sesle. "...Tsukikage, Eiengan'ı kopyalamak istiyordu. Sadece kullanmak değil, anlayıp çoğaltmak. Bir Eiengan kullanıcısını ele geçirip zihnini okumak yetmiyordu ona. Daha derinini istiyordu. Ruhun içinde ne olduğunu, gücün nereden geldiğini. Ōotoko-Jin bir deney değil, bir araç. Kurooni kanına tepki veren, Kurooni çakrasını içine çeken, onu analiz eden bir araç. Her temas, her çakra aktarımı... bilgi topluyor. Senin kanın, senin gözlerin, senin gücün... hepsi kaydediliyor." Gözleri sana bakıyor, içinde hem pişmanlık hem de eski bir uyarı var. "Seni bulmak için değil... seni anlamak için yapıldı. Ve sen ona ne kadar yakın durursan..." Cümleyi bitiremiyor.

Jizou uzun süre sessiz kaldıktan sonra yanına geliyor, alçak sesle, sadece ikinizin duyabileceği bir tonda konuşuyor. "Dört günümüz var Tsukikage'nin gelmesine. Shuujin seni arıyor ama öldürmek için değil, bu bizim için bir fırsat. Ve Ōotoko-Jin meselesini de artık biliyoruz." Duraksıyor, gözleri Ōotoko-Jin'e kayıyor, sonra tekrar sana dönüyor. "Şimdi sana birkaç şey söyleyeceğim ve hepsini dinleyeceksin. Birincisi. Shuujin'in yanına gidebilirsin. Seni Tsukikage'ye götürmek istiyor, bu senin planına uyuyor. Ama dikkat et, Tsukikage'nin önüne çıktığında, artık geri dönüş yok. Ya onu orada bitirirsin, ya da o seni bitirir. Bu seçenek, en hızlı yol ama en tehlikelisi." Parmağını kaldırıyor. "İkincisi. Dört günün var. Su değirmenine gidebilirsin, Tsukikage'nin gelmesinden önce o geçidi bulabilirsin, tuzağını kurabilirsin. Kendi alanında, kendi kurallarınla karşılarsın onu. Bu seçenek daha kontrollü, ama Tsukikage haber almışsa ve o noktayı değiştirmişse, her şey çöker." Şemsiyesini toprağa dayayıp sana yaklaşıyor, sesi daha da alçalıyor. "Üçüncüsü. Ōotoko-Jin. Adam ne dedi biliyor musun? Senin her temasın, her çakra aktarımın kaydediliyor. Yani Tsukikage, senin hakkında şimdiden çok şey biliyor olabilir. Ōotoko-Jin'i yanında tutmak seni güçlü kılıyor, ama aynı zamanda seni şeffaf yapıyor. Bu bağı kesmeden önce düşünmen gereken şey şu. O bağı kesmek, Ōotoko-Jin'in içindeki ruhlara ne yapar?" Jizou'nun yüzüne bakıyorsun ve derinlemesine düşünmeye başlıyorsun.
Joined: Sun Nov 24, 2024 1:41 am
Rütbe:   
 Image
User avatar
Konohagakure
Konohagakure
Derin fısıltının adamın zihninin en karanlık köşelerine etki etmeye başladığını görebiliyordum. Bir örümceğin yakaladığı bir av gibi karşımda duruyordu, bense onu öldürmek için yavaşça sarıp sarmalıyordum ağlarımla. Pişmanlık, yalnızlık, bitkinlik, her bir duygu maskesinin altında sakladığı suratına işliyordu. Sertliği, bir fısıltı ile çatladığında, içimde ona karşı bir acıma duygusu belirmeye başlamıştı, ancak bir kenara savurmaya çalıştım bunu. Gözyaşı, sol gözünden akıyordu, belki fark etmiyor belki de fark etmek istemiyordu. Her geçen saniye, fısıltımın zihninden damarlarına aktığı her bir saniye daha da kırılıyordu karşımdaki iri adam. Küçük bir çocuğun gözlerinin esiri olmuştu. Ağzından çıkarmaya çalıştığı o sessiz çığlık, zihninde dönen tüm acıların narasıydı. Artık kendini durdurabilecek konumda değildi. Çenesi açılmaya başladığında, gözlerimi onun gözlerinden ayırmadan dinlemeye başladım dikkatlice. Bir yandan, zihnimin bir köşesinde elimde nasıl bir güç tuttuğumu düşünmeden edemiyorken, bir yandan adamı dinliyordum.

Tsukikage’nin sabit bir yerde olmadığını, bir yerde üç günden fazla kalmadığını bilgisini aktarıyordu önce. Bu bölge için buluşma noktası, Tanigakure’nin doğusunda, nehrin çatallandığı yerdi. Yarı yıkık su değirmeninin altında bir geçit vardı, her ayın yedisinde orada beklediğini belirtiyordu. Bir dahaki buluşma ise dört gün sonraydı. Fısıltının açtığı o derin kuyunun içine baktığını anlayabiliyordum. Hala oralarda, geçmişinde bir yerlerde geziniyordu. Her ne kadar şuan reddetsem de, o derin kuyunun içine ben de bakıyordum. Daha da korkunç olanı ve zihnimin geçen her bir saniye reddetmeye çalıştığı şey ise, kuyunun içinden bana bakıldığıydı. Dibi gözükmeyen, kapkaranlık kuyudan Eiengan’ın bana baktığını ve spirallerinin döndüğünü görebiliyordum. O karanlığın içerisinde, bir tehlike gibi bakıyordu bana bu adam konuşmaya devam ederken. Zihnimin en karanlık köşesinden beni içine çekmek istercesine gözlüyordu, sanki bağımsız bir parçammış gibi. Ya o beni içine çekip yok etmek istiyor, ya da onu tamamen özümseyip bu karanlığın kendisi olmamı istiyormuş gibi fısıldıyordu sanki. Hangimizin kazanacağını ise tahmin edemiyordum ve bu çok daha ürkütücüydü.

Zihnimin karanlığından bana bakmaya devam eden bu gözlerle birlikte tekrardan adama odaklandım. Shuujin’in beni aradığını, ordugahın kuzeyinde, çam ormanında beklediğini söylüyordu. Bir tuzak olduğunu düşünmüyordu bu adam, beni alıp götürecekti, öldürmeyecekti. Tsukikage haber istediğinde, beni cevap olarak sunacaktı. Orada sonumun ne olacağı ise muammaydı. Aramızda bir sessizlik oluştuğunda, zihnimin karanlık köşesinden bakan o gözlerin kendilerini geriye çektiğini düşündüğüm için rahatlamıştım birkaç saniyeliğine. Ancak, adamın titremesini gördüğümde ve gözyaşları iki gözünden birden akmaya başladığında, hayatımda hiç hissetmediğim bir acı başımın arkasından zihnime doğru akın etmeye başladı. Zihnimin karanlığından bakan, o dipsiz kuyuya beni çekmeye çalışan gözler daha hızlı dönüyordu, daha parlak spiraller vardı. Sanki, yaşadığım bu acıdan zevk alıyor gibi, aynı zamanda verdiği bu acıyı kontrol etmemi istiyor gibiydi. Bu keskin acı, bir bedelin gösterimi gibiydi, ya ona sahip olacaktım ya da o bana sahip olacaktı. Bunu bana, o gözler fısıldıyordu.

Ōotoko-Jin, on yedi önce yapılmıştı. Genç bir shinobi iken bu adam oradaydı ve durdurmamıştı. Tsukikage’nin o zamanki kolu, üç Eiengan kullanıcısı yakalamıştı. İkisi benim ailemden, bir diğeri ise başka bir ailedendi. Gençlerdi, güçleri tam yerine oturmamıştı. Onları bir mağarada, ay ışığı olmayan üç gün boyunca mühürleme ritüeline sokmuşlar, ruhlarını bedenlerinden ayırıp bedenlerini dönüştürmüşlerdi. Ōotoko-Jin, o insanlardan yapılmıştı, içindeki sesler, acı içinde bağıran o kişiler, şimdi ise zinciri kırılmış o kişi, onlardı. Tsukikage, Eiengan’ı kopyalamak istiyordu, kullanmak için değil, anlayıp çoğaltmak için. Eiengan kullanıcılarını yakalayıp zihnini okumakla yetinmiyordu. Ōotoko-Jin bir araçtı, Kurooni kanına tepki veren, Kurooni çakrasını içine çekip analiz eden bir araç. Her temas, her aktarım, her şeyi bilgi olarak topluyor, kanımı, gözlerimi, gücümü, hepsini kaydediyordu. Eiengan’ın spiralleri, sanki bir tehditi algılarmış gibi daha fazla dönmeye başlıyordu. Bunu hem kendi gözlerimde, hem zihnimin derinliklerinde hissedebiliyordum. O karanlığın içerisinde, dipsiz kuyunun en diplerinden yankılarla yükselen bir ses, kulağımın içinde uzaktan gelen bir melodi gibi ötmeye başlıyordu.

“Öldür.”

Jizou, uzun bir sessizliğin ardından bana yapabileceğimiz planları ve eylemleri özetliyordu. En sonuncusu ise, benim karar verebileceğim bir şey değildi. Ōotoko-Jin ile konuşmam gerekiyordu, kararı onun vermesi gerekiyordu. Zincirlerini kırmıştı artık, muhtemelen beni hipnoz ettiğinde onunla iletişime geçebilirdik. Shuujin ve diğerlerini yok etmem gerektiğini içen içe biliyordum. Kafam, artık bir basınç altında kalmış şişe gibi sıkışmaya başlıyordu. Zihnimin içinde duran o gözlerin beni izlemeye devam ettiğini hissediyor olmak, kalbime yakın bir noktada büyük bir sıkışmaya sebep oluyordu. Arzularım kendi kontrolümde değilmiş gibi hissediyordum. O gözler, benim sahip olmadığım o kuyunun dibindeki gözler arzularımı yönlendirmek için büyük çaba sarf ediyordu. Kafamda sürekli, sürekli aynı şeyleri duymaya başlıyordum. Bunlar uzaktan gelen kuş cıvıltıları gibi iştirak ediyordu beynimin içine.

“Ya benim ol, ya da bana sahip ol.”



Bir adım geriye doğru attım istemsizce. Gözlerimde dönen spirallerin hızı, kalbimin her atışında ve kalbime yakın o noktadan gelen her bir sıkışma ile daha da hızlanıyordu. “Öldür.” fısıltısını duymak, zihnimin içerisine bir ok saplanmış gibi hissettiriyordu. Derin bir yara, daha da derinleşiyordu, anlam veremediğim şey ise bana bakan ve fısıldamaya başlayan o gözlerin bunun kontrolünü elime vermiş olmasıydı. Sanki, ya bu yara daha da genişleyecek ve gözleri olan ölü bir beden olacaktım, ya da bu yarayı kapatmayı öğrenecek ve o gözlerin ustası, sahibi olacaktım. Daha önce hiç böylesine bir stres yükünün, korkunun ve sıkışmanın içerisine girmemiştim. Vücudumun kontrolü elimden gidiyordu yavaş yavaş, o gözlerin kontrolüne geçtiğini hissedebiliyordum.

O kuyunun dibinde bakan gözler…

Benim değillerdi, aynı zamanda benimlerdi…

Bir adımımı geriye attırıyor, bir adımımı ise ileriye atmamı zorluyordu sanki. Ya benim ol, ya da bana sahip ol fısıltısını vücuduma döküyordu. Ya ileriye adım atacaktım, ya da geriye atacaktım, hangisinin kararını verebileceğimi kestiremiyordum. Önümde duran adam, ilk defa masum duran birisi vardı karşımda. Ağlıyor, pişmanlık, bitkinlik, yorgunluk akıyordu adamdan. Şimdiye kadar öldürdüğüm kişiler gibi değildi. Onlar, bana saldırmışlardı, savunmuştum, beni öldürme niyetleri vardı. Ancak bu, savunmasızdı. Onu burada bu şekilde bıraksam, uzun bir zaman dilimi boyunca belki bana karşı saldırısı bile olmayacaktı, hatta zihni öylesine kırılmıştı ki her şeyi geride bırakabilirdi. Ancak, öldürmek zorunda olduğumu da hissediyordum. O gözler, fısıldıyordu bana. Bunun bir tehlike olduğunu, onu canlı bırakmanın doğru olmadığını, öldürmem gerektiğini fısıldıyordu. Etrafımdaki kimseyi göremiyordum, bir karanlığın içerisine düştüğümü hissediyordum.

Jizou, Ōotoko-Jin, ikisi de yanımda değillerdi. Karanlığın içerisinde bir tek ben ve karşımda adını bile bilmediğim, ağlayan ve zihni parçalanmış bu adam duruyordu. Ama yalnız değildik, hissediyor ve görüyordum. O kuyunun içerisine, o dipsiz kuyunun içerisine birlikte düşmüştük ve o spiraller, bana ait olmayan ama aynı zamanda bana ait olan o spiraller arkamda duruyordu. O spirallerin kulağıma gelen fısıltıları, artık büyük bağırışlara dönüşmeye başlıyordu. Sanki elleri vardı, kafamı zorla tutmuş adama baktırıyordu.

“Öldür.”

Image

Ben, henüz öldürdüğüm hiçbir insanla yüzleşecek vakti bile bulamamışken, şimdi çok daha büyük bir kararın içerisine düşmüştüm. Karanlığın içerisinde, her bir el yavaş yavaş bana dokunmaya başlıyordu. Bir kısmı vücudumu sarmaya çalışıyor gibi hissediyordum, beni kuvvetlendirmek, desteklemek, kararımı güçlendirmek istiyorlardı. Diğer bir kısmı ise, beni yönetmek istiyordu. Onun dediğini yapmamı, ona teslim olmamı, benim kendi kararım yerine, o gözlerin kararını vermemi istiyordu. Sol elim, istemsizce acıdan kıvranmaya başlayan başıma doğru gitti. “Acı…” Bu kelimenin zihnimde mi yankılandığını, yoksa ağzımdan mı çıktığını bilmiyordum. Gözlerimi sıktım istemsizce bir kabustan uyanmak ister gibi. Ama bu bir kabus değildi, biliyordum, sadece kaçmaya çalışıyordum lakin karanlıktan gelen o eller kaçmamı engelliyordu. Gözlerimi zorla açıyorlardı ve karşımdaki adama bakmadan duramıyordum. Bu adam, karşımda savunmasız ve masum duran bu adam için fazlasıyla merhamet gösterdiğimi fısıldıyordu bana gözler.


Ōotoko-Jin, Eiengan için avlanmış üç masum ruh. Bir mağarada, ay ışığı olmayan üç gün boyunca mühürleme ritüeline tabi tutulmuş, üç masum ruh. Acı içindeki haykırışları, sesleri, kulağımın dibinden bir vızıltı gibi geçiyordu. Bu üç masum ruh, beni anlamak, ailemi anlamak, kanımı, gözümü ve gücümü anlamak işkenceye uğramıştı. Yaşanan bu acımasızlığın tanıklarından birisi karşımda duruyordu. On yedi yıl önce, genç bir shinobi olan bu adam, tanıklardan bir tanesiydi. Etrafımdaki karanlığın daha da sarıldığını hissediyordum. O spiraller, dönmeye devam ettikçe bu sefer adamı değil, hakikatleri ve zihnimde dönüp duran karmaşık düşünceleri görebilmem için ellerini gözlerime doğru uzatıyordu. Bu hem bana ait, hem de bana ait olmayan gözler tarafından zorla açık tutulan gözlerim, karanlığın içerisine hapsolmuştu. Bu karanlığın içerisinde keşfetmemi istiyorlardı, artık karşımda duran o adamı bile göremez olmuştum. Birden fazla ses, o kuyunun dibinden yukarıya doğru çıkıyordu. Hepsi, birbirinden bağımsız bir şekilde “Gör.” diyerek sesleniyordu. Birkaç saniye tekrar bu seslenişlerin ardından, gözlerim tamamen kararmıştı. O an, işte o an, çok daha derinden, çok daha kuvvetli bir ses geldi. Spiraller çok daha baskın, çok daha korkutucu bir şekilde dönmeye başladı.

“Gör.”

Görmeye çalışıyorum. Önümden öldürdüğüm o tüm insanlar geçmeye başlıyordu. Hiçbiriyle şimdiye kadar yüzleşmemenin ağırlığı, gözlerimi kapatmama engel oluyordu. Hepsi birer candı, birer sevdikleri vardı, belki şimdi onları arayanlar, arkasından ağlayanlar, ancak tek bir hamlemle onların canını almayı başarmıştım, üstelik, bunu sevmiştim. Ama bir fark vardı, o an kendimi ve yanımdaki insanları savunmaya çalışıyordum. Bir hayatta kalma içgüdüsü bedenimi ve zihnimi ele geçirmişti. Peki ya şimdi? Bu adamı buradan yollayıp, belki de sakin bir hayat yaşamasını sağlayabilir miydim? Kesinlikle sağlayabilirdim. Ona her şeyi geride bırakmasını, doğru düzgün bir hayat yaşamasını Eiengan ile telkin edebilirdim. Belki birkaç gün, belki birkaç saat ondan kurtulabilirdim. Belki de ömür boyu kurtulacaktım, bilmiyorum. Bu adamın içindeki pişmanlıkların, bitkinliğin ortaya çıkışı, onu tamamen bu hayattan uzaklaştıracak ve ona canını kazandıracaktı. Olabilirdi. Lakin bu adam, benim ailemden iki kişinin ruhunun çıkarılışını izlemiş, on yedi yıl boyunca bu sırrın ağırlığı ile yaşamıştı. Onun için ağır bir şey olup olmadığından bile emin değildim.

Yine de, karşımda duran savunmasız birisiydi. Ellerimdeki kanı temizleyememişken, şimdi de savunmasız birinin kanını ellerime alacaktım. Bu hayatın içerisinde var olabilmem için buna ihtiyacım olabilirdi. “Merhamet.” diye fısıldadı arkamda büyük bir arzu ile bekleyen gözler. Merhametin varlığı beni zayıflatan yegane unsurlardan birisi olabilirdi. Bunu şimdiden yok etmek, ellerimi kan içinde bırakmak, yükselişimin bedeli olabilir miydi? Bu düşünce zihnimin derinliklerinde yankılanırken, ellerin beni daha sıkı sıkıya sarmaya başladığını fark ettim. Spiraller daha dengesiz dönmeye başlıyordu. Kararımın ardındaki gücü hissettirmeye çalışıyorlardı. Ancak bu gücün varlığında, beni hapsetmeye mi çalıştığını yoksa benim mi onu hapsetmeye çalıştığımı anlayamıyordum. Hangimiz, hangimize öğüt veriyordu? Ben mi gözlerin istediklerini yapıyordum, yoksa gözler mi bana istediği şeyi yaptırmaya çalışıyorlardı? Arkamda duran o büyük spirallerin dengesiz dönüşleri, gözümün içinde fiziksel bir acıya sebep oluyordu. Her bir sorgulayışım, daha fazla dengesizlik getiriyordu beraberinde.

“İntikam.”

Ağzımdan çıkan kelimelerden bir tanesi oluyordu. İstemsizce, sadece var olduğunu bildiğim kavramı fırlatmıştım dışarı sağ elimi tantoma uzatırken. Tantomun kabzamdan çıkışı, saatler sürmüştü sanki. Soğuk çeliğin kendisini göstermeye başladığı her bir an, ellerin ve gözlerin desteğini daha fazla hissediyordum karanlığın içerisinde. Adama doğru attığım adımlar, beni daha kararlı ve güçlü kılıyordu. Ailemi avlayan bu adamlardan alınacak intikamı düşündükçe, kalbimdeki sıkışma yerini kanımın daha hızlı akmasına bırakıyordu. Kanımın akışında bile o gücü hissedebiliyordum. Sol elim, adamın saçlarına gitti düzgün tutabilmem adına. Kararımı vermiştim, gözlerin gücünü arkama aldığımı hissediyordum, belki de onlar benim gücümü sahiplenmeye karar vermişti. Benim için artık prangalar kırılmalıydı. Sennashi, içinde bulunacağım ve yok edeceğim bir örgüt olacaktı.

Bir yandan gözlerimi açıkta tutan eller, bu sefer titreyen ellerimi sarmalamıştı. Sağ elim, hem kendi irademle hem de gözlerin iradesiyle tantomu kınından çıkarmıştı. Sol elim, adamın saçlarından tutmuş, sanki ne yapmam gerektiğini ve ne yapacağımı çok öncesinden biliyormuş gibi davranıyor ve hissediyordum. Tantomun keskin ucu, adamın boğazına yaklaştığında, ellerimin titremesi daha fazla artıyordu. “Merhamet…” Diye fısıldadılar tekrardan zihnime. “Onlar etmediler…” Doğru söylüyordu. Onlar etmemişti, bir süredir yanımda sadece Eiengan kullanıcısı olduğu için ayinle ruhları bedenlerinden çıkarılmış, acı içerisinde gezinen bir kukla ile birlikteydim. Merhametsizliğin kendi başına bir ürünüydü. Merhamet, beni zincirleyen bir duygudan ibaretti. Spirallerin dönüşü hızlanıyor, her bir kararımı ya destekliyorlar ya da bana özellikle dikte ediyorlardı. Güç ve intikam yolunda önüme çıkan bu merhamet duygusunu…



Image

“Yok et.”


Ellerimin titremesi kesilmiş, adamın boğazından içeriye doğru ittirmiştim tantoyu. Suratımdaki maskeye sıçrayan kanları sanki bedenime işliyormuş gibi hissedebiliyordum. Onun canlı gözlerinin içine gözlerimin içerisinde dönen spiraller ile birlikte odaklandım. Sanki içimden bir ses, onun bu gözlerinin cansızlığa dönüşünü sonuna kadar izlemem gerektiğini söylüyordu. Boğazının ortalarında duran kılıcı iyice ileriye doğru ittirmiş, gözünün içinde dönen o acıyı görmeye başlamıştım. Gözünün içindeki canlılığın yavaş yavaş yok olmaya başladığını görebiliyordum. Bu sefer, gözlerimi açıkta tutan arkamdaki büyük gözlerin sahip olduğu o eller değildi, bendim.

Adamın saçlarında duran sol elimi çekmiş, maskemi yukarıya kaldırmış ve soluma doğru atmıştım. Tantomu geriye çekmeye başladığımda, adamdan sıçrayan kanlar tüm yüzümü boyamaya başlamıştı. Gözlerimi hala onun gözlerinin içinden ayırmıyordum. Tantom tamamen adamın boğazından ayrıldığında, başının düşmemesi için sol elimle boğazını sıkmaya başlamıştım. Suratımdan akmaya devam eden kanı umursamadan, sadece içimdeki o merhameti yok ediyordum. Arkamda duran gözler, yavaş yavaş silinmeye başlamıştı. Bir amaca ulaştığımı hissediyordum, ancak gözler mi amacına ulaşmıştı, yoksa ben mi ulaşmıştım emin değildim. İçimde büyük bir karanlık filizlenmeye başlıyordu, bunu görebiliyordum. Adamın gözlerinin içindeki tüm canlılık silindiğinde ve bedeni kendi kendini bıraktığında, sol elimi geriye doğru çekip bir adım geri atmıştım.

Bir süre yerde duran cesedini izledikten sonra, sol tarafımda duran maskesine yöneldim. Elime alıp, üzerinde adamın kendi kanıyla resmedilmiş maskeye baktım, sonrasında tantomun arka tarafıyla sert bir vuruş atarak birkaç parçaya ayırdım maskeyi. “Tsukikage diye birisi olmayacak. Sennashi’ye girişimiz, onlar için bile potansiyel bir tehditin varlığını gösterecek. Ya bu tehditi silah olarak kullanmak isteyecekler, ya da baştan yok etmek. Yok edemediklerini gösterdiğimizde, beynimi yıkayıp silah olmamı isteyecekler. Buna inandıkları zaman, Sennashi’yi yok edeceğim.” Adamın kırık maskesinin sağ göz kısmını kafama yerleştirdim. Bütün öldürdüğüm bu kişilerin maskelerini toplayacak, onların varlığını yüzümde taşıyarak nasıl bir tehdit olduğumu maske ile göstereceğim en başından. Maskelerin lordu. “Tsukikage olarak değil, başka bir şekilde anılacağım.” Dedikten sonra, derin bir nefes alıp, hala aktif olan Eiengan’ı Ōotoko-Jin’in gözlerine çevirdim.

“Ōotoko-Jin, Eiengan’ı aktive et ve beni ilk sefer yaptığımız gibi, hipnozun altına al. Seninle konuşmak istiyorum.”

Yere bağdaş kurduktan sonra, Ōotoko-Jin’in Eiengan’ı aktive etmesini ve benimle konuşmasını bekleyeceğim. Eğer bu sefer ruhlardan bir veya iki tanesi ya da hepsi özgür kaldıysa, onunla iletişim kurabileceğime olan inancım tam. Hepsinin intikamını alacağım ve hepsini özgür bırakacağım.
Attachments:
Spiral 1.jpeg
Spiral 1.jpeg (57.99 KiB) Viewed 4780 times
Image
► Show Spoiler
Joined: Tue Nov 26, 2024 9:39 pm
User avatar
Game Master
Game Master
Kan, maskenin çatlaklarından sızıp parmaklarının arasından akarken, avlu bir anda dünyanın en sessiz yeri oluyor. Rüzgar bile durmuş gibi. Ateşin cızırtısı, uzaktaki nehrin uğultusu, hatta kendi nefesinin sesi bile geride kalıyor. Sen orada duruyorsun, elinde kanlı tanto, yüzünde bir başkasının kanı, ayaklarının dibinde artık hiçbir şey söyleyemeyecek bir beden. Bu senin ilk bilinçli, hesaplı, savunmasız birine karşı işlediğin cinayet. Öncekiler savaştı, bu bir infazdı. Ve şimdi, bu farkın ağırlığını, vücudunun her hücresinde hissediyorsun, ama tuhaf bir şekilde... hafiflik de var. Sanki içindeki bir şey, uzun süredir taşıdığı bir yükten kurtulmuş gibi. Jizou hiçbir şey söylemiyor. Şemsiyesine yaslanmış, gözleri seni izliyor, ama yüzünde ne yargı var ne de onay. Sadece o eski, bilge sessizlik. Uzun süredir shinobi dünyasında yaşamış bir adamın, bu tür anlarda konuşmanın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini bilen sessizliği. Sadece bakıyor, seni izliyor, senin bu anı nasıl taşıdığını gözlemliyor. Belki de bu, onun sana verdiği son ders. Bazen en iyi öğretmenlik, hiçbir şey söylememektir.

Sen dönüp Ōotoko-Jin'e doğru adım attığında, elini kaldırıp emrini vermeye hazırlanırken, Jizou'nun sesi araya giriyor. "Jin, bir dakika." Sesi alçak ama kesin, seni durduran bir ağırlıkta. Sen dönüyorsun, ona bakıyorsun. Yüzünde şimdi farklı bir ifade var, daha ciddi, daha temkinli. "İşini hallet, sonrasında seninle konuşacağız, haberin olsun." Duraksıyor, gözleri Ōotoko-Jin'e kayıyor, sonra tekrar sana. "Hipnozdayken bedenini koruyacağım. Kimse sana dokunamaz. Ama dönüşünde... konuşmamız gereken şeyler var." Sesinde bir uyarı var, ama düşmanlık yok. Sadece bir usta, çırağının girmek üzere olduğu yerin ne kadar tehlikeli olduğunu bilen bir usta. Başını sallıyorsun. Yere, kanın ve toprağın karıştığı zemine bağdaş kurarak oturuyorsun. Ōotoko-Jin yanına geliyor, dev gövdesi çöküyor, senin seviyene iniyor. Gözlerindeki damarlar yavaşça parlamaya başlıyor, siyah-beyaz bir ışık, nabız gibi atan bir ritimle. Elini göğsüne koyuyorsun, gözlerini onunkilere sabitliyorsun. Sözlerin havada asılı kalırken, Ōotoko-Jin'in gözleri aniden büyüyor, spiraller dönmeye başlıyor, ama bu sefer senin gözlerindekinden farklı, daha eski, daha derin, daha çok acıyla yoğrulmuş bir dönüş.

Dünya bükülüyor.

Önce renkler kayboluyor. Sonra sesler. Nehrin uğultusu, ateşin cızırtısı, Jizou'nun nefesi, hepsi geride kalıyor, giderek uzaklaşan bir yankıya dönüşüyor. Gözkapakların ağırlaşıyor ama kapanmıyorlar, çünkü zaten gözlerin artık burada değil. Bedenin toprağın üzerinde bağdaş kurmuş halde kalırken, sen düşüyorsun. Kendi zihninin, kendi Eiengan'ının ve Ōotoko-Jin'in Eiengan'ının kesiştiği o ortak noktaya, hiçbir haritanın çizemeyeceği bir yere. Karanlık, seni sarmalıyor, kendi bir parçası yapıyor gibi geliyor. Ne yukarı var ne aşağı, ne sağ var ne sol. Sadece kapkaranlık, nefes alan, canlı, bekleyen bir boşluk. Adımların yok, ama ilerliyorsun. Kalbin yok gibi, ama çarpıyor. Ve tam bu hiçliğin ortasında, uzaktan, çok uzaktan, bir şey beliriyor.

Beyaz.

Kapkaranlığın içinde, saf, lekesiz, neredeyse ışık saçan bembeyaz bir insan silüeti. Yüzü yok, ya da yüzü var ama sen göremiyorsun, sanki gözlerin onu tam olarak görmeyi reddediyor. Vücudu insan formunda ama kesinlikle insan değil, kenarları titriyor, bazen netleşiyor bazen bulanıklaşıyor, sanki üç ayrı şeklin üst üste bindirilmiş hali gibi. Sana doğru başını çeviriyor. Ya da çevirmiyor, sadece sen onun seni gördüğünü hissediyorsun. Ses geliyor. Önce tek bir ses, düz, soğuk, hiçbir tını taşımayan bir ses. "Onu nasıl öldürdüğünü gördüm." diyor. "Boğazından girerken çeliğin, gözlerinin içindeki ışığın sönüşünü izledin. Güzeldi, değil mi? Bu güç... bu göz... çok güzel değil mi?" Ses, bu soruyu sorarken bir zevk barındırıyor, insana ait olmayan, hastalıklı bir merak. "Onun ruhunu da içimize alsak nasıl olurdu acaba? Bir tane daha, bir tane daha ekleyebilirdik. Daha kalabalık olurduk. Daha güçlü."

Ama bu cümle bitmeden, silüetin duruşu değişiyor. Omuzları düşüyor, başı yana eğiliyor, sanki vücut aniden küçülmüş gibi, sanki içinde bambaşka biri konuşmaya başlamış gibi. Ses de değişiyor, tonlaması çocuksu bir merak ve heyecana bürünüyor, kelimeler daha basit, daha saf çıkıyor. "Sen mi geldin? Gerçekten sen misin?" diyor, sesi neredeyse titreyerek, bir çocuğun uzun süre yalnız kaldıktan sonra birini gördüğündeki o karışık sevinç ve şaşkınlıkla. "Bize isim verdin. Ōotoko-Jin dedin. Kimse bize önceden isim vermemişti. Sadece... sadece 'araç' derlerdi. Ya da 'numara üç'. Sen bize isim verdin." Eller, ya da elimsi bir şey, göğsüne doğru kalkıyor, sıkıca kavrıyor, sanki içindeki bir şeyi tutmaya çalışıyormuş gibi.

Sonra tekrar değişiyor. Bu sefer omuzlar geriliyor, silüet biraz geri çekiliyor, adeta küçülüyor, saklanmaya çalışıyormuş gibi bir duruş alıyor. Ses bu sefer ürkek, kesik kesik çıkıyor, her kelimenin ardında bir tereddüt var. "O bize acı verdi... hep acı verdi... sen de bize acı vereceksin, değil mi? Herkes verdi. Kan istediler, çakra istediler, gözlerimizi... gözlerimizi açık tutmamızı istediler o karanlık mağarada, üç gün, üç gece..." Ses burada kırılıyor, neredeyse bir hıçkırığa dönüşüyor. "Sen de mi bizi kullanacaksın? Bir araç gibi? Bir silah gibi?" Üç ses, üç ruh, üç farklı acı, aynı bembeyaz bedende birbirine karışıyor, birbirinin sözünü kesiyor, birbirinin üstüne biniyor. Ve tam sen bir şey söylemeye hazırlanırken, silüet birden dinginleşiyor, tüm o titreşim, tüm o kararsızlık bir anda duruyor. Beyaz figür dimdik duruyor artık, sana tam olarak dönüyor, ve bu sefer sesi, üçünün de bir arada, tek bir kararlılıkla konuştuğu o ses çıkıyor.

"Kurooni Jin." diyor, ismini ilk kez telaffuz ediyor, ve bu isim karanlığın içinde acayip bir ağırlıkla yankılanıyor. "Sen bizi özgür bırakacağını söyledin. Ama söyle bana, gerçekten merak ediyorum..." Bir sessizlik. Karanlık nefes alıyor gibi. "...bizi özgür bıraktığında, geriye senin için ne kalacak? Çünkü şu an baktığım şey, artık sadece bir Genin değil. Bizim acımız, bizim gücümüz, bizim karanlığımız, seninkine karışmaya başladı bile. Bizi çıkardığında... sen hala sen olacak mısın?"
Joined: Sun Nov 24, 2024 1:41 am
Rütbe:   
 Image
User avatar
Konohagakure
Konohagakure
Maskenin çatlakları arasından sızıp, parmaklarımı süslemeye başlayan kanın sıcaklığını hissettikçe, anlamını veremediğim bir his, sanki elektrik verircesine geçiyordu parmaklarımdan zihnime doğru. Etrafımdaki her şey sessizliğe gömülmüş, benim bu sessizlik içerisindeki sesimi dinliyor gibiydi. Bu cinayet, kalp atışlarımı hızlandırmış, içimde dolaşan kanın basıncını yükseltmişti. Bu cinayetten geriye kalan kanlı bir tanto, yüzümü ve parmaklarımı boyayan başkasının, savunmasız bir adamın kanı ve ayaklarıma eğilmiş, ruhu yok olmuş bir beden. Bir intikamı almış mıydım, bilmiyorum. Geride ne bıraktığından bile emin değildim. Akademi hayatım boyunca yaşı benden büyük ve tecrübeli shinobileri dinlediğimde, pişmanlık, nefret, barış gibi kelimeleri fazlasıyla duymuştum. Birilerini aslında öldürmek istemediklerini anlatmışlardı bana, aralarında bir barış olması gerektiğini, kimsenin kimseyi öldürmesine gerek olmadıklarını söylüyorlardı. Ancak bu bahsettikleri pişmanlık, sürekli betimlemeye çalıştıkları ve anlaşıldığı kadarıyla onları zaman zaman çaresizliğe sürükleyen bu duyguyu, hiç hissetmemiştim. Kendimi suçlu mu hissetmeliydim, bilmiyorum. Ne bir pişmanlık, ne bir suçluluk, ne de bu iki duyguyu birden hissetmiyor olmanın suçluluğu, hiçbirine sahip değildim. Aksine…

Oldukça hafiflemiştim.

İçimde bir yerlere oturmuş olan yük kalkmıştı. Kendime bir katil mi demeliydim, yoksa intikamını almış bir akraba mı, onu bile bilmiyordum. Hangisini kendime yakıştırmalıydım? Bunun kararını ben mi vermeliydim, yoksa birileri benim için mi vermeliydi? Bir shinobi ne zaman katil olmaz? Bir infazdan sonra suçlu olduğunda, pişmanlık öyküleri anlattığında mı? Herhangi bir sıfatın altında nasıl var olacağımı düşünmemeye çalışırken, zihnimde sorular durmadan birbirlerini kovalıyorlar. Hangi sıfatı kabul etmem gerektiğini bilmiyorum. İnsanların bana yakıştıracağı bir sıfattansa, kendi yolumu çizmenin en mantıklısı olduğunu düşünüyorum. Kurooni Akiyama yanımda olsaydı, bunu onaylamazdı. Bir sıfata sığınmamı kesinlikle reddederdi. Ancak ben, onun kadar sert bir adam değilim. Henüz, değilim. Kendim, kendimle yüzleşemezken insanların bana yakıştıracağı bir sıfatla yüzleşebileceğimden emin değilim. Kendi kendimi, korumak zorundayım. Ağabeyim Ryoichi’nin ve anlatılan diğer insanların yoluna düşmemek için, kendimi bir güvence altına almak zorundayım.

Gözlerim Jizou’nun üstüne doğru döndü. Bilge bir sessizlik içerisinde bana doğru bakıyordu. Yüzünde ne bir yargı, ne de onay vardı. Belki de ustamın konuşması, kafamın daha da netleşmesine sebebiyet verebilirdi, ancak onun bana olan bakışlarında çözdüğüm şey, bunun tamamen benim meselem olduğuydu. Belki bir gün yanımda hiçbir zaman olmayacak bir ustanın bilgeliğini görüyordum. Bu anı nasıl taşıdığımı izliyordu, ancak benim emin olamadığım şey gerçekten bu anı ben mi taşıyordum, yoksa bir başkası mı? O gözler, onların içimde yarattığı etkiyi unutamadığım gibi, anlamlandıramıyorum. Güç, beni etkisi altına alan bir canavar mıydı, yoksa ben gücü etkisi altına almış bir canavar mıydım o an, bilmiyorum. O gözler, boş yere orada değillerdi. Bana bir şey öğretmek istiyorlardı, veya zaten bildiğim ve ortaya çıkartamadığım bir şeyi onlara öğretmemi istiyorlardı. Belki de, tek bir soruyu keşfetmemi istiyorlardı ve şimdi, o sorunun cevabını bulmak veya o cevabı yaratmak zorundaydım.

Ben bir canavar mıyım, yoksa olacak mıyım?

Peki ya benim gözlerim? Jizou’nun baktığı o bilgelikle bakabilecek miydi bir gün? Yoksa bugün olduğu gibi, hangi gözün baktığını bilmeden, anlamlandırılamamış bakışlar mı hakim olacaktı tüm bedenime? Bunu istemiyordum. Belki bir bilge, belki bir katil, belki bir kahraman, hangisi bilmiyorum ama bakışlarımın bir anlamı olmasını istiyordum. Öğrendiğim şeyler, tecrübe ettiğim tüm bu anlar, hepsinin bende bir anlamı var olmalıydı. Akademide bize öğretmedikleri bir şeyi burada öğreniyor olmak, içimde bir yerlerde burukluk yaratıyordu. Merhametin ağırlığı, pişmanlığı hissetmemek, birini soğuk bir şekilde katletmek, bunlar öğretilmemişti. Kızgınlık yükünü taşımıyordum. Bu taşımak isteyebileceğim bir duygu değildi, taşımak isteseydim bile artık arkamda duran o gözlerin bunu kabul etmek isteyebileceğini zannetmiyordum. Zira, şuan damarlarımda dolaşan hissiyatlar çok daha farklıydı. Karar veremediğim tek şey, bunları ben mi hissetmek istiyordum ve o gözler izin vermişti, yoksa bu hissiyatları bana zımbalayan onlar mıydı?

Jizou’nun beni koruyacağını söylemesinin ardından, bulanmaya başlamış zihnimi az biraz toparlama umuduyla Ōotoko-Jin’in göğsüne elimi koymuş, gözlerinin içine odaklanmıştım. Spiraller dönmeye başladığında dünya bükülmüş, renkler kaybolmuş ve sesler gitmişti. Her şeyi geride bıraktığımda, artık hiç kimsenin bilmediği ve belki de var bile olmayan bir yerdeydim. Karanlık beni sarmalamış, sanki buraya aitmişim gibi sahiplenmişti beni. Uzaktan, çok uzaktan bir yerlerden bu karanlığın içerisinde saf, lekesiz, ışık saçan bembeyaz bir insan silüeti yaklaşıyordu sanki. Yüzü ya yoktu, ya da gözlerim onun yüzünü görmeyi reddediyordu. Vücudu insan formunda görünse bile, insan olmadığını anlayabiliyordum. Üç ayrı şeklin üst üste bindirilmiş hali gibiydi. Bana doğru başını çevirmişti, en azından ben böyle hissediyordum. Benimle konuşmaya başladığında, suratımda hiçbir mimik değişmedi. Bu gücü, bu gözü övmeye başladığında bile, sadece sessizliğimi korudum. Kendisine yaşatılan şeyin aynısını, öldürdüğüm adama da yapabileceğimizi söylemişti. Bu ruhlardan bir tanesi ya delirmişti, ya da zaten kafası sıyrıktı.

Cümle bitmeden, silüetin duruşu değişmiş, omuzları düşmüş, başı yana doğru eğilmişti. Vücut küçülmüş gibi duruyordu. Çocuksu bir merak ve heyacanla, gerçekten benim gelip gelmediğimi merak ediyordu. Kendisine isim verdiğim için memnundu, daha önceden onlara numara üç veya araç dendiğini söylüyordu. Bir isim almış olmanın umudunu ve keyfini yaşıyordu. Sonrasında tekrardan değişmiş, O denen kişinin acı verdiğini, benim de acı vereceğimi söylüyordu. Herkes kan istemiş, çakra istemiş, gözlerini istemişti. O mağaranın içerisinde gözlerini üç gün, üç gece açık tutturmuşlardı. Onu bir silah olarak, bir araç olarak kullanıp kullanmayacağımdan şüpheleniyordu. Gözlerimin içerisindeki öfkenin dönmeye başladığını sanki üçüncü bir gözden görebiliyordum. Eiengan, sahibini av haline getiriyordu. Avcıyı indirmek zorunda olduğumu fısıldıyordu zihnim.

Silüet, bana tam olarak dönüp ismimle hitap ettiğinde, gözlerimi ağır ağır onun göremediğim yüzüne doğru kaldırdım. Onu özgür bıraktığımda, geriye benim için ne kalacağını sorguluyordu. Baktığı şeyin artık bir Genin olmadığını, onların acısının, onlarının gücünün, onların karanlığının bana karışmaya başladığını söylüyordu. Onları çıkardığım zaman, geride kalan hala ben olacak mıydım?

“Geride kalan şey, benden daha korkunç bir şey olacak.”

Bir anlık refleksle verdiğim cevaptan sonra, bağdaş kurduğum pozisyonumdan ağır bir şekilde ayaklandım. “Sizi kanımızda akan kan, vücudumuzda gezinen çakra ve gözlerimizde dönen spiraller için avladılar. Göz durdukça, avcı da duracak.” Karşımda duran silüete doğru birkaç adım attım, aramızda kısa bir mesafe kaldığında durdum, birbirimizin gözlerinin içine bakıyormuş gibi hissetmeye çalıştım. Ben onun gözlerini göremesem bile, onun görüyor olduğundan emindim. Ōotoko-Jin, bir pranga. Onların kaderini bir başkasının yaşamaması için, ondan kurtulmam, onları özgür bırakmam gerekiyor.

“Bana isminizi bahşedin, Ōotoko-Jin. Sizi izleyenleri anlatın, size gözlerini yumanları anlatın. Sizi arkada bırakanları anlatın, bana sizi anlatın. Sizi özgürleştirdikten sonra….”

Sesim hayatımda belki de ilk defa, bu kadar soğuk bir şekilde çıkacaktı. Hiçbir duygu belirtmeden, bir merhamet, bir vicdan kırıntısı olmadan. Sanki, olması gereken bir şeyin planını yapıyormuşum gibi, bunun benim kaderim olduğunu hisseder gibi çıkacaktı ağzımdan.

“Bu gözleri kimseye bırakmayacağım.”
Image
► Show Spoiler
Joined: Tue Nov 26, 2024 9:39 pm
User avatar
Game Master
Game Master
Sözlerin karanlığın içinde yankılanırken, boşluk ilk defa gerçekten sessizleşiyor. Şimdiye dek nefes alıyormuş gibi genişleyip daralan, teninin altına girmeye çalışan o canlı karanlık, bir anlığına duruyor. Sanki söylediğin şey yalnızca karşındaki silüete değil, burada var olan her şeye ulaşmış gibi. Uzaklarda hiçbir kaynağı olmayan beyazlıklar yanıp sönüyor. Ayaklarının altında bir zemin bulunmamasına rağmen, durduğun yerin ağırlaştığını hissediyorsun. Karşındaki şekil ise hareketsiz kalıyor. Üç ayrı bedenin üst üste bindirilmiş hali gibi titreyen kenarları giderek daha sert hareket etmeye başlıyor. Önce başı üç farklı yöne çekiliyor. Omuzlarından biri yükselirken diğeri düşüyor, gövdesi uzayıp küçülüyor, elleri aynı anda hem sana uzanıyor hem de kendi boğazını tutmaya çalışıyor. İçinden gelen sesler birbirine karışıyor. Birisi gülüyor, birisi ağlamaklı bir nefes alıyor, üçüncüsü ise diğer ikisini susturmaya çalışıyor. Sonra beyaz bedenin tam ortasında, başından kasıklarına kadar uzanan simsiyah bir çatlak beliriyor. Çatlak, bir yaranın açılması gibi yavaşça genişliyor. Ancak içinden kan değil, bu karanlığın kendisi sızıyor. Silüet ikiye ayrılırken üçüncü bir beden, sanki diğer ikisinin arasından kopartılarak çekiliyormuş gibi öne savruluyor. Üçü de sendeleyerek birbirinden uzaklaşıyor ve ilk defa karşında yan yana duran üç ayrı insan görüyorsun.

Soldaki adam diğerlerinden daha uzun, fakat vücudu hastalıklı derecede zayıf. Omuzlarından aşağı dökülen saçları, karanlığın içinde bile siyahlığını koruyan dağınık teller hâlinde beline kadar uzanıyor. Yüzü keskin, elmacık kemikleri belirgin, yanakları çökmüş. Dudaklarının iki köşesi, orada bir gülümseme olmasa dahi yukarı doğru kıvrılmış gibi duruyor. Üzerinde yüksek yakalı, parçalanmış siyah bir giysi var. Kumaşın göğüs kısmı yırtılmış ve kaburgalarının üstünde, deri boyunca ilerleyen sayısız ince kesik görülüyor. Sanki biri onu tekrar tekrar açmış, ardından yaraların kapanmasını beklemeden yeniden kesmiş. Gözleri tamamen açık. Gözkapaklarını kırpmıyor. Gözlerinin içinde dönen spiraller diğerlerininkinden daha hızlı, daha aç ve daha huzursuz. Sana doğru bir adım atıyor. Başını hafifçe yana eğip seni yukarıdan aşağı incelerken, ağzındaki gülümseme biraz daha genişliyor.

"Kurooni Shidou." İsmini söylerken, bir insan kendisini tanıtmıyor da uzun süredir unutulmuş bir bıçağı yeniden eline alıyormuş gibi konuşuyor. Dilini üst dişlerinin üzerinde gezdiriyor, ardından tanto tutan eline bakıyormuş gibi senin sağ eline odaklanıyor. "Bana bir zamanlar Shidou derlerdi. Daha sonra yalnızca Birinci dediler. Sonra denek dediler. En sonunda da hiçbir şey demediler." Gülümsemesi kaybolmuyor. "Ama senin söylediğin daha güzeldi. Ōotoko-Jin. Büyük Adam Jin. Bir mezara verilebilecek en komik isimlerden biri."

Ortadaki silüet, Shidou’nun sesini duyduğu anda biraz geriye çekiliyor. O bir adam değil. En fazla dokuz ya da on yaşlarında görünen bir çocuk. Saçları beyaza yakın, açık gri renkte ve alnına düzensiz bir şekilde düşüyor. Üzerinde dizlerinin biraz altına kadar uzanan, eskiden açık renkli olduğu belli olan sade bir giysi var. Kolları gereğinden uzun ve parmaklarını neredeyse tamamen kapatıyor. Çıplak ayaklarında ve bileklerinde koyu halkalar bulunuyor. Zincir izlerine benziyorlar. Boynunun iki yanında, kulaklarının hemen altından başlayıp köprücük kemiklerine doğru uzanan küçük siyah noktalar var. İğne delikleri. Gözleri diğerlerininki gibi Eiengan taşıyor, fakat spiraller yavaşça dönüyor. Her dönüşlerinde gözlerinden yaşlar süzülüyor ve yanaklarında beyaz çizgiler bırakıyor. Sana bakmaya çalışıyor, fakat birkaç saniyeden uzun süre gözlerini üstünde tutamıyor. Önce yanındaki daha yaşlı adama, sonra Shidou’ya bakıyor. Sanki ismini söylemek için izin bekliyor. Kimse konuşmayınca küçük bir adım öne çıkıyor.

"Minazuki Ren."

Sesi, az önce tek bedenin içinden duyduğun çocuksu sesle aynı. Kendi ismini söyledikten sonra dudaklarını birbirine bastırıyor. Sanki adını yüksek sesle duymak, onun gerçekten var olduğuna inanmasını zorlaştırmış gibi. "Ben Kurooni değildim." diyor. "Gözlerim sonradan böyle oldu. Nasıl olduğunu hatırlamıyorum. Önce çok sıcak olduğunu hatırlıyorum. Sonra herkes bağırıyordu. Sonra o mağaradaydım." Ellerini giysisinin uzun kollarının içine çekiyor. "Bizi özgür bırakacağını söyledin ama... nasıl yapacaksın? Bedenimiz yok. Evimiz yok. Bizi bekleyen kimse yok. Buradan çıkarsak nereye gideceğiz?" Sorularının sonuna doğru sesi giderek inceliyor. Sana doğru bakıyor ve ilk kez gözlerini kaçırmadan birkaç saniye dayanıyor. Yüzünde umut olması gereken yerde korku var. Özgürlük kelimesi, onun için açık bir kapıdan çok, arkasında ne bulunduğu bilinmeyen karanlık bir çukur gibi görünüyor. "Burada en azından yalnız değilim." diye devam ediyor. "Dışarı çıkarsam yeniden küçük olurum. Yeniden güçsüz olurum. Biri beni görürse tekrar alır. Tekrar bağlarlar. Gözlerimi açık tutarlar." Nefesi bozuluyor. Omuzları titremeye başlıyor. "Sen yanımda olmayacaksan özgür olmak istemiyorum. Özgürlük savunmasız olmaksa, ben..."

Cümlesini tamamlayamıyor. Yüzünü kollarının arasına saklıyor ve ağlamaya başlıyor. Ağlaması önce sessiz, yalnızca omuzlarının titremesinden anlaşılan bir halde. Ardından boğazından bastıramadığı küçük hıçkırıklar yükseliyor. Karanlık, sesini alıp her yöne taşıyor. Çocuğun ağlayışı bir kez yankılanıyor, sonra iki kez, sonra onlarca farklı yerden geri dönüyor. Burada gökyüzü olmamasına rağmen, sanki her yönden ağlayan çocuklar varmış gibi. Shidou bir süre onu izliyor. Yüzündeki gülümseme genişliyor, dişleri ortaya çıkıyor. Önce burnundan kısa bir ses çıkarıyor. Ardından kahkaha atmaya başlıyor. Kahkahası insani bir neşeden yoksun. Kesik kesik, bozuk ve tiz. Başını geriye atıyor, ellerini karnının üzerine koyuyor. "Özgürlükten korkuyor." diyor kahkahalarının arasında. "Bunu duyuyor musun, Jin? Çocuk kafesini seviyor. Zincirlerini özlüyor. Belki de onu çıkarmamalıyız. Belki de burada bırakmalıyız. Ya da daha iyisi, senin içine gömelim. Kaburgalarının arasına saklansın. Korktuğunda ağlar, sinirlendiğinde gözlerini döndürür, birini öldürdüğünde alkışlar." Ren’in hıçkırıkları daha da şiddetleniyor. Shidou çocuğun korkusunu fark ettikçe keyifleniyor. Ona doğru eğilip parmaklarını yüzünün iki yanında hareket ettiriyor. "Ya dışarı çıktığında kimse seni duyamazsa, küçük Ren? Ya Jin seni çıkarırken bir parçanı burada unutursa? Belki gözlerin gider ama sesin kalır. Belki ellerin çıkar ama başın burada kalır. Belki de özgürlük dedikleri şey, yavaşça parçalanmaktır."

Sağda duran üçüncü adam o ana kadar tek kelime etmeden ikisini izliyor. Diğerlerinden daha geniş omuzlu, daha sağlam yapılı. Yaşı otuzlarına yakın görünse de yüzündeki yorgunluk onu daha yaşlı gösteriyor. Saçları koyu kahverengi, kısa ve düzensiz. Alnının sol tarafından başlayıp kaşının üzerinden geçen, gözünün altına kadar uzanan kalın bir yara izi var. Eiengan taşıyan sol gözü yarı kapalı, sağ gözü ise tamamen açık. Üzerinde Kurooni kıyafetlerini andıran koyu renkli, çapraz yakalı bir üstlük bulunuyor. Giysinin sırtında klanın sembolü olması gereken yerde yanmış, okunamaz hale gelmiş bir iz var. Bileklerinde Ren’inkine benzeyen halkalar bulunuyor, fakat onun zincir izleri daha kalın ve derin. Ellerine baktığında parmaklarının uçlarının siyaha dönmüş olduğunu görüyorsun. Çakra yanığına benziyor. Shidou çocuğa doğru bir kez daha eğildiğinde, üçüncü adamın yüzündeki sabır tükeniyor. Bir anda öne atılıyor. Shidou’nun yüksek yakasını tek eliyle kavrıyor ve onu yerden kaldırır gibi kendine çekiyor. İki adamın yüzü birbirine birkaç parmak kadar yaklaşıyor. Shidou’nun gülüşü kesilmiyor, fakat gözlerinin içindeki spiraller bir anlığına yavaşlıyor.

"Bir daha onu korkutursan, burada bedenimiz olup olmadığını birlikte öğreniriz." diyor adam. Sesi yüksek değil. Bağırmıyor. Fakat sözlerinin altında, uzun süre bastırılmış gerçek bir öfke var. "Seni kaç kez susturduğumu unuttun mu, Shidou?" Shidou başını hafifçe yana eğiyor. Adamın bileğine bakıp gülümsemeye devam ediyor. "Unutmadım. Her seferinde yeniden konuşabildiğimi de unutmadım." Üçüncü adam yakayı daha da sıkıyor. Shidou’nun giysisi parmaklarının arasında bükülüyor. "Bu sefer konuşacak bir ağzın kalmayabilir." Karanlığın içinde kısa bir süre boyunca yalnızca Ren’in ağlaması duyuluyor. Shidou’nun gülümsemesi hala yüzünde olsa da artık kahkaha atmıyor. Üçüncü adam onu sertçe geriye itiyor. Shidou birkaç adım sendeleyip yeniden doğrulurken, adam çocuğun yanına gidiyor. Önünde diz çöküyor, böylece Ren’den daha uzun görünmemeye çalışıyor. Siyahlaşmış parmaklarından birini yavaşça çocuğun omzuna koyuyor. Ren önce irkiliyor, ardından onu tanımış gibi biraz gevşiyor. "Bak bana." diyor adam. Ren başını kaldırmıyor. "Ren, bak bana. Kimse seni parçalamayacak." Çocuk, yüzünü kollarının arasından yavaşça çıkarıyor. Gözlerinden yaşlar akmaya devam ediyor. "Ama nereden biliyorsun?"

"Bilmiyorum." Adam bu cevabı verirken sesini yumuşatıyor. "Fakat bilmediğimiz her şeyin en kötü şekilde biteceğine inanırsak, mağaradan hiçbir zaman çıkamayız. Bizi orada tutan zincirlerden bazıları demirdi. Bazılarını ise kendimiz yaptık." Ren burnunu çekiyor. Adam başparmağıyla çocuğun yanağındaki yaşı silmeye çalışıyor, fakat parmağı yüzüne değdiğinde ikisinin beyaz silüeti kısa bir anlığına birbirine karışıyor. Sanki aynı bedende geçirdikleri yıllar, ayrı durmalarına hala tam olarak izin vermiyor. "Ben Kurooni Masanori." diyor adam, sonunda sana doğru bakarak. İsmini diğer ikisi gibi törensel bir ağırlıkla değil, unuttuğu bir gerçeği tekrar hatırlatır gibi söylüyor. "Kurooni Masanori. Klanın araştırmacılarından biriydim. Gözlerimizin nasıl çalıştığını anlamaya çalışıyordum. Sonra birileri, anlamanın izlemekten daha kolay bir yolu olduğuna karar verdi. Bizi açtılar. Bizi birbirimize bağladılar. Çakramızı aynı damarın içinde dolaştırdılar. Shidou ilk getirilen kişiydi. Ren sonuncuydu. Ben ise ikisinin arasında, hala bunun durdurulabileceğine inanan aptaldım."

Masanori, Ren’in omzundaki elini çekmeden ayağa kalkıyor. Çocuk ona yakın duruyor, uzun kolunun bir parçasını parmaklarının arasında tutuyor. Shidou biraz ötede başını bir o yana bir bu yana çevirerek boynunu esnetiyor. Senin söylediğin özgürlük sözü, üçünün de içinde farklı bir yere dokunmuş durumda. Birisi bunu yeni bir oyun gibi görüyor. Birisi yeni bir işkence ihtimali gibi. Birisi ise henüz hesaplanmamış, riskli bir deney gibi. Masanori gözlerini sana çeviriyor. Sağ gözü seninkine bakarken, Eiengan taşıyan sol gözündeki spiral ağır ağır dönüyor. "Bizi nasıl özgür bırakacağını soruyorsun. Güzel. Önce bize kim olduğumuzu sordun. Bu da güzeldi. Fakat şu anda bizi nasıl buradan çıkaracağını bırak, senin bile nasıl çıkacağını bildiğini sanmıyorum." Sözleriyle birlikte çevrendeki karanlık bir kez daha hareketleniyor. Geldiğin yönü hatırlamaya çalışıyorsun, fakat arkanda hiçbir iz yok. Ne bir kapı, ne bir ışık, ne de bedenine uzanan görünmez bir bağ. Jizou’nun yanında oturan bedenini hissedemiyorsun. Toprağın soğukluğunu, kanın kokusunu, parmaklarının arasındaki tanto kabzasını bulamıyorsun. Kalbinin çarpıp çarpmadığından bile emin değilsin. Bu yere düşerken bir yol izlemiştin, fakat düşmekle geri dönmek aynı şey olmayabilir. Masanori, yüzündeki ifadeyi okuyormuş gibi devam ediyor.

"Ōotoko-Jin bir beden değil. Yalnızca bir hapishane de değil. O, bizim çakralarımızla sizin kanınız arasında kurulmuş bir düğüm. Sen ona dokunduğunda kendini düğümün içine çektin. Burada gördüğün şeyler yalnızca biz olmayabilir. Burada gördüğün sen, dışarıdaki senin tamamı da olmayabilir." Shidou, birkaç adım öteden kısık bir kahkaha çıkarıyor. "Belki dışarıdaki Jin çoktan kalktı. Belki Jizou’nun boğazını kesiyordur." Ren yeniden irkilince Masanori başını hızla Shidou’ya çeviriyor. Bu kez yalnızca bakışı yeterli oluyor. Shidou iki elini teslim olur gibi kaldırıyor, fakat gülümsemeyi bırakmıyor. Masanori tekrar sana dönüyor. "Çıkmak istiyorsan önce neyin içinde olduğunu anlaman gerekiyor. Bizi özgür bırakmak istiyorsan, özgürlükten ne kastettiğini anlaman gerekiyor. Ruhlarımızı bu bedenden ayırmak mı? Bizi başka bedenlere taşımak mı? Öldürmek mi? Dinlendirmek mi? Yoksa yalnızca üzerimizdeki kontrolü kırıp bizi onun içinde bırakmak mı?" Ren, Masanori’nin arkasından sana bakıyor. Gözleri yaşlı, fakat ağlaması yavaşlamış durumda.

"Ben ölmek istemiyorum." diyor sessizce. "Daha önce ölüp ölmediğimi bilmiyorum ama tekrar ölmek istemiyorum." Shidou bu kez gülmüyor. Başını kaldırıp karanlığın içine bakıyor. "Ben de ölmek istemiyorum." diyor. Ardından dudaklarının köşesi yeniden kıvrılıyor. "Henüz değil." Masanori derin bir nefes alıyor. Burada gerçekten nefes alıp alamadığı belli değil, ancak göğsü yükselip alçalıyor. Sonra sana doğru bir adım atıyor. Aranızdaki mesafe kapanırken, yüzündeki sertlik biraz azalıyor. "Sen bize isimlerimizi sordun. Verdik. Bizi izleyenleri sordun. Onları da anlatabiliriz. Gözlerini yumanları, kaçanları, emir verenleri, öldüğümüzü sananları anlatabiliriz. Fakat acele etme, Jin. Bir adamın boğazını kestikten birkaç dakika sonra üç ölünün kaderine karar vermeye çalışma."

Bakışları, senin gözlerinin içinde dönen spirallere kayıyor. "Şu anda hangimizin öfkesiyle düşündüğünü bilmiyorsun. Belki kendi öfken. Belki Shidou’nunki. Belki benimki. Belki de hepimizin." Shidou sessizce sana yaklaşıyor ve Masanori’nin birkaç adım gerisinde duruyor. Ren de onun diğer tarafında, hala Masanori’nin giysisine tutunmuş halde sana bakıyor. Üçü artık yan yana. Aynı beyazlıktan kopmuş olmalarına rağmen birbirlerinden tamamen farklılar. Shidou’nun çevresindeki karanlık kıpırdanıyor, sanki ona yaklaşmak istiyor. Ren’in etrafında ışık soluk ve titrek, her an sönecekmiş gibi. Masanori’nin silüeti ise ikisinin arasında sabit duruyor, kırılmak üzere olan iki ucu aynı yerde tutmaya çalışan bir bağ gibi. "Biraz daha konuşalım." diyor Masanori. "Bizi kurtarmadan önce bizi tanı. Kendini kurtarmadan önce de burada neye dönüştüğünü öğren." Karanlığın uzak bir noktasında, çok zayıf bir ses duyuluyor. İlk başta rüzgar gibi. Sonra bir nefes. Ardından kendi adın.

"Jin..."

Ses Jizou’ya ait olabilir. Ya da yalnızca bu yerin, dışarıdaki dünyayı taklit etme biçimi. Üç ruh da aynı anda sesin geldiği yöne bakıyor. Shidou’nun gülümsemesi geri dönüyor. Ren, Masanori’nin koluna daha sıkı sarılıyor. Masanori ise gözlerini kısarak karanlığı dinliyor. "İşte." diyor. "Belki çıkış seni aramaya başladı." Ardından sana bakıyor. "Ya da içeride başka bir şey uyandı."

Kurooni Shidou
► Show Spoiler

Minazuki Ren
► Show Spoiler

Kurooni Masanori
► Show Spoiler
Joined: Sun Nov 24, 2024 1:41 am
Rütbe:   
 Image
User avatar
Konohagakure
Konohagakure
Akademi mezuniyetinden bir gün öncesi.

Kurooni ailesinin evinin bahçesi, ay bütün ihtişamıyla bahçede karşılıklı bir şekilde bağdaş kurmuş Akiyama ve Jin’i selamlıyor.

“Seni fiziksel olarak iyi yetiştirdiğimi umuyorum, evlat.”

Babamın derin sesi, gözlerimin içine doğru gelen o duygusuz bakışı, yine her zaman ki gibi ürpertiyordu beni. Bu ürpertimi anlamış olacak ki, gözlerinde ufak bir keskinlik sezebilmiştim. Yine de, hiçbir şey belli etmeden kendi önünde duran, sıcak çayını alıp sakince yudumladı. Bense, yutkunmaya bile korkar bir şekilde, pür dikkat babamın ağzına bakıyordum kuracağı cümlelerin ne olacağını öğrenmek için. Heyecanlıydım, meraklıydım ve aynı zamanda korkaktım. Onun benim üstümde yarattığı mükemmellik etkisi, büyük bir baskı oluşturuyordu.

“Sana öğretmediğim, çok farklı bir konu var Jin. Gelişeceksin, güçleneceksin, çok daha kuvvetli olacaksın. Ancak, öyle zamanlar gelecek ki, en zor kararları vermek zorunda olacaksın. Bir görev, beklediğin gibi gitmeyecek. Çok farklı seçenekler, çok kötü ihtimaller göreceksin. Bazen kötünün içinden iyiyi ayıklayacaksın, bazense iyinin içinden kötüyü. En zoru da bazen yapmak istemeyeceğin bir şeyleri, yapmak zorunda olacaksın.”

Kendi önünde duran, ona dedem tarafından hediye edilmiş katanayı yavaşça çıkardı kınından. Bir anda önüme fırlattı, öyle dengeli fırlattı ki kını tam tutacağım noktaya düştü. Gözlerim, sadece bir saniyeliğine onun katanasına dönmüştü, bakışlarımı geri kaldırdığımda onun kudret dolu spirallerine bakıyordum. Etrafımı hafif bir karanlık sarmaya başladığında, bir göz kırpmamla birlikte dibimde bitmişti. Bir yutkunma sesi, gözlerimi sol tarafa döndürdüğünde, babam ağabeyimi boğazlamıştı. Suratı morarmış, nefes almakta zorlanıyordu. Katanayı tutan ellerim titremeye başladığında, içimi büyük bir korku kaplamıştı. Babam, yine o duygusuz ses tonunu ve suratını bozmadan, ağabeyimin boğazını daha sıkı sıkmaya başladı. Ağabeyimin gözleri yukarıya doğru kaymaya başladığında, ağzından çıkan kelimeler beynimin içinde patlatacak gibi yankılanmıştı.

“Ağabeyini öldüreceğim. O katanayı boğazımdan içeri geçirecek misin?”

Korkuyla birlikte yutkundum, ama yutkunmam sanki saatler aldı. Ağabeyimin gözleri tamamen beyaza dönmek üzereydi. Ellerim daha fazla titrerken, kafasının yavaşça düşüşünü izledim. O an, gerçekten ağabeyimin öldüğünü sanmıştım. Ağabeyim ölüyorken, hiçbir şey yapamamıştım, sadece ellerim titreyerek izlemiştim. Oysa, katanayı babamın boğazına saplayabilecek vaktim ve açığım vardı. Ancak, yapamadım. Ağabeyimin düşen kafasına son kez bakıp göz kırptığımda, babam tekrardan karşımda bağdaş kurmuş bir şekilde oturuyordu, her şey yok olmuştu. Bunların hiçbiri yaşanmamıştı. Babam suratıma bile bakmadan çayını içmek için bardağını ağzına doğru uzattı.

“Kaldın.”

Şimdi

Kurooni Shidou. Önce birinci dedikleri, sonrasında denek ve en sonunda hiçbir şey demedikleri ilk kişi. Ōotoko-Jin, bir mezara verilebilecek en güzel isim diye nitelendiriyordu. Belli ki asıl problem yaşayacağımız kişi bu olmalıydı. Ancak ortadaki kişi, dokuz ya da on yaşlarındaki çocuk, saçları beyaza yakın, açık gri renkte ve alnına düzensizce düşüyordu. Çıplak ayaklarında ve bileklerinde koyu halkalar vardı, zincir izlerine benziyordu. Muhtemelen çok uzun süre o şekilde tutulmuştu. Minazuki Ren. Kurooni olmayan bu çocuk, gözlerinin sonradan böyle olduğunu söylüyordu. Nasıl olduğunu hatırlamadığını, önce çok sıcak olduğunu ve sonra herkesin bağırdığını söylüyordu. En son ise kendini mağarada bulmuştu. Onları özgür bırakma fikrime karşılık, bir bedeni ve evi olmadığını, onu bekleyen kimsenin olmadığını söylüyordu. Buradan çıkarsak nereye gideceğini merak etmesini doğal karşılıyordum, ancak onları bir kuklanın içerisinde tutamazdım.

Burada yalnız olmadığını, dışarı çıkarsa yeniden küçük, güçsüz olacağını söylüyordu. Biri onu görürse tekrardan alacağını, tekrardan bağlayacağını düşünüyordu. Bu duygu seli, dişlerimi istemsizce kasmama sebep olmuştu. Öfke, bir şekilde damarlarımın içinde daha fazla dolanıyordu. Shidou, araya girerek çocuğun özgürlükten korktuğunu ve kafesini sevdiğini söylüyordu. Zincirlerini özlediğini, belki de onu çıkarmamamız gerektiğini belirtiyordu. Daha iyisi olarak, onu içime gömebileceğini söylüyordu. Kaburgalarımın arasına saklayabileceğini, korktuğunda ağlayacağını ve sinirlendiğinde gözlerimi döndürebileceğini ekliyordu. Ardından Ren’i korkutacak kelimelere başlamıştı. Sessizce, suratımda hiçbir ifade olmadan onları dinlemeye devam ettim. Babam bu halimi görseydi, benimle gurur duyardı.

Diğer adam, Shidou’yu tehdit edecek bir şekilde öne atıldığında, sakinliğimi korumaya devam ettim. Shidou ve ikisinin arasında uzun bir süredir atışmalar olmuş olmalıydı. Ren’in ağlamasına karşılık, onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Kurooni Masanori, klanın araştırmacılarından biriymiş. Gözlerimizin nasıl çalıştığını anlamaya çalışıyor, ancak sonra birileri anlamak yerine izlemenin daha önemli olduğunu karar verdiğinde, üçünü de birbirine bağladığını söylüyordu. Shidou ilk getirilen, Ren ise sonuncu olandı. Masanori ise bunun hala durdurabileceğine inanan birisiydi. Masanori, özgürlükten bahsetmeye başladığında, benim bile buradan nasıl çıkacağımı bilmediğini söylüyordu. Belki de ilk defa ağzımın kenarıyla gülümsediğim an bu zamandı. Buradan çıkmak gibi bir niyetim yoktu.

Ōotoko-Jin’in bir beden olmadığını, yalnızca hapishaneden de ibaret olmadığını söylüyordu. Çakralarımız ve kanımız arasında kurulmuş bir düğümdü. Ben ona dokunduğumda düğümü içime çekmiştim, burada gördüğüm şeyler yalnızca onlar da olmayabilirdi. Burada gördüğüm ben de, dışarıdaki benin tamamı olmayabilirdi. Shidou, belki de dışarıdaki benin Jizou’nun boğazını kestiğini söylüyordu. Çıkmak istiyorsam, önce neyin içinde olduğumu anlamam gerekirdi, özgür bırakmak istiyorsam özgürlükten kastımın ne olduğunu anlamam gerekiyordu. Ren, ölmek istemediğini, daha önce ölüp ölmediğini bilmese de tekrardan ölmek istemediğini söylüyordu. Shidou da aynı şekilde, ölmek istemiyordu. Üç adamın kaderine karar vermemem gerektiğini söylüyordu, ancak burada onları bir hapishane içerisinde tutmamın anlamı olamazdı. Şuan da hangisinin öfkesiyle düşündüğümü bilmediğimi, belki birinin, belki kendimin, belki de hepimizin öfkesiyle düşünüyordum.

Adımı haykıran bir sesle birlikte, Masanori çıkışın beni aramaya başladığını söylüyordu. Ya da içeride bir şeylerin uyandığını. Olduğum yerden sakince ayaklandım. “Önemli değil. Eğer dışarıda bir şeyler yaşanacak olursa, Jizou beni durduracaktır. En kötü ihtimalde, beni öldürecektir. Bu yüzden vaktimiz var, sorun değil.” Babamın konuşmaları aklımın içinde dönüyordu. Yapmamam gereken şeyleri yapmak zorunda kalacaktım. “Bu yola sizinle, yani Ōotoko-Jin ile devam ettiğimde muhtemelen çoğu engeli çok kolay aşacağımı biliyorum. Ancak sizi ömür boyu bir kuklanın içerisinde tutamam.” Derin bir nefes aldım. “Zamanı geldiğinde, sizlere bir beden de vermeyeceğim. Huzura kavuşmanız için, ruhlarınızı özgür bırakacağım.” Belki bu cümlem Ren’i korkutacaktı, ancak doğru olanı söylemem gerekiyordu. Üçü de kendini tanıttığına göre, artık kendimi tanıtabilirdim. Muhtemelen beni tanıyorlardı, ancak yine de tanıtmanın nezaket olacağını düşünüyordum.

“Ben Kurooni Jin. Klan lideri Kurooni Akiyama’nın en küçük oğluyum. İçine hapsolduğunuz bu bedenin üstünde yazan ismin oğluyum.” Yutkundum. Bu ismin neden burada yazdığı konusunda çok daha büyük şüphelere düşmeye başlıyordum. Babam, bu şeyi nereden bulduğumu merak etmişti, bir alakası olmalıydı. Alakası varsa, neden onları kurtarmamıştı? Ailemizin birer üyesi değiller miydi? “Neye dönüştüğümü bilmiyorum, neye dönüşeceğimi öngörüyorum. Bu gözler, sizi bir ava dönüştüren bu gözler, tek bir avcının ellerinde kalmalı…” Yüzüm, yine duygusuz bir hal almaya başladı. Babamın dediği gibi, bazı zamanlar yapmak istemediğim şeyleri yapmak zorunda kalacaktım. Belki de, bu üçünün çakrasını tamamen emmeli ve gözleri kendime geçirmeliyim. Bakışlarım, üçünün de üstünde gezerken sertleşmeye başladı. Bu işin başka yolu yoktu, eğer bu yolda yürüyeceksem ve hepsini avlayacaksam, yapılması gereken belliydi.

“Üçünüzün de gözlerini ödünç almak istiyorum. Üçünüzün öfkesini, korkusunu, sevgisini, nefretini, hepsini. Buradan çıkmadan önce, hepsini bana vermeniz gerekiyor. Sizlere söyledim, bu gözleri kimseye bırakmayacağım.”

Buradan çıkmakla ilgili bir niyetim yoktu, ancak yine de onlara doğru birkaç adım atıp, aramızdaki mesafeyi iyice kısalttım. Sonrasında elimi uzattım. Avucumun içi, onlara doğru bakıyordu.

“Kurooni Shidou. Minazuki Ren. Kurooni Masanori.”

Kısa bir es verdim.

“Elimi tutun. Bana güvenin. Buraya tekrar geleceğim.”
Image
► Show Spoiler
Joined: Tue Nov 26, 2024 9:39 pm
User avatar
Game Master
Game Master
Uzattığın el, karanlığın içinde bekleyen bir tekliften çok, geri dönüşü olmayan bir karar gibi duruyor. Avucunun çizgileri bile bu renksiz boşlukta olduğundan daha derin görünürken, üç ruhun bakışları aynı noktada toplanıyor. Masanori’nin yüzünde ağır bir düşünce beliriyor. Shidou’nun dudaklarının kenarındaki gülümseme, sanki sonunda beklediği kelimeleri duymuş gibi yavaşça genişliyor. Ren ise önce eline, ardından yüzüne bakıyor. Gözlerinin içinde dönen soluk spiraller bir anlığına duraksamış gibi oluyor. Ruhlarını özgür bırakacağını söylediğinde korkmuştu, fakat gözlerini, korkusunu, sevgisini ve nefretini sana vermesini istediğinde içindeki korku biçim değiştiriyor. Artık karşısında kendisini kurtarmak isteyen birini değil, sahip olduğu son parçaları da alabilecek başka birini görüyormuş gibi geriye doğru küçük bir adım atıyor. Masanori’nin giysisine tutunan parmakları titriyor. Dudakları aralanıyor, ancak sesi ilk denemesinde boğazından çıkmıyor. Başını iki yana sallamaya başladığında gözlerinden süzülen yaşlar yeniden çoğalıyor. "Hayır..." diyebiliyor sonunda. Sesi o kadar cılız çıkıyor ki karanlık bile kelimeyi taşımakta zorlanıyor. "Gözlerimi alma. Ne olur alma. Onlar benim... bende kalan tek şey onlar. Beni çıkardıktan sonra öldüreceksin. Huzur dediğin şey ölmek. Ben huzur istemiyorum. Ben gitmek istemiyorum." Kollarını göğsüne doğru çekiyor, sanki gözlerini orada saklayabilirmiş gibi bedenini küçültüyor. "Bana tekrar geleceğini söylüyorsun ama ya gelmezsen? Ya bizi aldığında artık bize ihtiyacın kalmazsa? Herkes önce yardım edeceğini söyledi. Herkes önce yalnızca biraz kan istedi. Sonra daha fazlasını aldılar." Cümlelerinin sonuna doğru sesi tamamen dağılıyor. Dizlerinin üzerine çöküyor ve yüzünü kollarının arasına saklayarak ağlamaya başlıyor. Hıçkırıkları bir çocuğun sesinden çok, uzun zamandır kapalı duran bir odadan dışarı sızan eski bir acıya benziyor. Her nefesinde omuzları sarsılıyor. Ağladıkça bileklerindeki koyu zincir izleri belirginleşiyor, ayaklarının çevresindeki beyazlık zayıflıyor ve altındaki karanlık onu yutmaya hazırlanıyormuş gibi usulca yükseliyor.

Ren’in ilk yüksek hıçkırığı duyulduğunda Shidou’nun yüzündeki gülümseme artık saklanamayacak kadar büyüyor. Önce boğazından kısa, bozuk bir ses çıkıyor. Sonra başını öne eğiyor, omuzları titremeye başlıyor. Bir anlığına onun da ağladığı düşünülebilir, fakat dudaklarının arasından yükselen kahkaha karanlığı bıçak gibi yarıyor. Shidou başını geriye atarak deli gibi gülmeye başlıyor. Kahkahası bir insandan çıkamayacak kadar keskin, düzensiz ve kontrolsüz. Bazen tizleşiyor, bazen boğuk bir hırıltıya dönüşüyor, ardından tekrar patlayarak Ren’in ağlamasını bastırıyor. İki eliyle karnını tutuyor, nefes alamıyormuş gibi öne doğru eğiliyor, fakat gözleri bir an bile senden ayrılmıyor. "Böyle bir şeyin mümkün olabileceğini mi sandın lan? Velet! Anlaşılan kuralların nasıl işlediğini bilmiyorsun. O halde izin ver anlatayım." Sözleriyle birlikte kahkahası kesiliyor, ancak yüzündeki delice keyif olduğu yerde kalıyor. Başını yavaşça çevirip yanında duran Masanori’ye, ardından yerde ağlayan Ren’e bakıyor. Bakışlarında ne yakınlık ne de yıllardır aynı bedenin içinde tutulmuş olmanın getirdiği bir bağ var. Onlara bakışı, bir kasabın önünde sıralanmış et parçalarını incelerken takınacağı ifadeye benziyor. Birkaç saniye boyunca sessiz kalıyor, sonra omuzlarını hafifçe kaldırıp umursamazca gülümsüyor. "Anlatmasam da olur aslında. Benim hiçbirinize ihtiyacım yok. Sana gözlerimi ödünç vermemi istiyorsun. Peki ya..."

Shidou cümlesini tamamlamadan sana doğru yürümeye başlıyor. Attığı ilk adımda çevresindeki karanlık dalgalanıyor. İkinci adımında bedeni daha belirgin hâle geliyor, kaburgalarının üstündeki kesikler açılarak içlerinden siyah duman sızdırıyor. Üçüncü adımında yüzündeki gülümseme kayboluyor ve geriye yalnızca kırpmadan sana bakan, spiralleri çılgınca dönen gözler kalıyor. Uzattığın el hala ikinizin arasında dururken Shidou başını hafifçe yana eğiyor. "Aynı teklifi ben yaparsam ne dersin?" Masanori’nin yüzündeki sakinlik bir anda parçalanıyor. Ren’in omzundan elini çekerek öne atılıyor, fakat Shidou sizden çok daha yakın. "Jin, uzak dur!" diye bağırıyor. Sesi karanlığın her tarafından aynı anda duyuluyor. Ren başını kaldırdığında Shidou’nun sana doğru ilerlediğini görüyor ve ağlayarak ayağa kalkıyor. "Dur! Yapma! Shidou, yapma!" Küçük bedeniyle size doğru koşuyor, ancak attığı her adımda bulunduğu yer uzuyor gibi. Ne kadar koşarsa koşsun aradaki mesafe kapanmıyor. Masanori de elini uzatıyor, parmakları Shidou’nun omzuna değmek üzereyken Shidou sağ kolunu geriye çekiyor. Yumruğunu kaldırdığı anda kolunun çevresinde üç farklı çakra birbirine dolanıyor. Shidou’nun öfkesi, Ren’in korkusu ve Masanori’nin çaresizliği aynı noktada sıkışıyor. Sana doğru savurduğu yumruk yalnızca yüzüne yaklaşmıyor, karanlığın tamamını peşinden sürüklüyor. Darbe yanağına ulaştığı anda kemiklerinin arasından geçen gerçek bir acı hissediyorsun. Başın yana savruluyor, ayaklarının altında var olmayan zemin aniden sertleşiyor ve bütün bedenin yere çarpıyor. Karanlık çatlıyor. Ren’in çığlığı, Masanori’nin uyarısı ve Shidou’nun yeniden başlayan kahkahası birbirine karışırken gözlerinin önünde beyaz bir ışık patlıyor.

Gözlerini açtığında yüzüne vuran ilk şey karanlık değil, güneş oluyor. Yaprakların arasından süzülen sıcak ışık gözlerini kamaştırırken, sırtında sert toprağın ve küçük taşların baskısını hissediyorsun. Burnuna ıslak yosun, çam kabuğu ve yabani çiçek kokuları doluyor. Birkaç saniye önce içinde bulunduğun o sonsuz boşluktan eser yok. Üzerinde mavi bir gökyüzü, çevrende güneş ışığıyla parlayan yemyeşil bir orman uzanıyor. Kuş sesleri birbirine karışıyor, hafif bir rüzgar dalları sallıyor ve az ilerideki ince bir derenin sesi ağaçların arasından duyuluyor. Karşında duran ilk şey ise bir çift eski sandalet oluyor. Bakışlarını kaldırdığında Jizou’yu görüyorsun. Şemsiyesi bir omzuna dayanmış, beyaz saçlarının arasına birkaç kuru yaprak takılmış. Yüzündeki ifade alıştığın sırıtıştan uzak. Kaşları çatılmış, gözleri öfkeli bir ustanın gözleri gibi seni tepeden süzüyor. Eğilip giysinin yakasından kavrıyor ve seni tek hamlede ayağa kaldırıyor. "Eceline mi susadın oğlum sen?" diye çıkışıyor. Seni ayakta tutarken yüzünü sağa sola çevirip gözlerini inceliyor, ardından alnına iki parmağıyla sertçe vuruyor. "Bilinmeyen bir boyutta gördüğüne el uzatmak da nereden çıktı? Baban seni yetiştirirken aklını evde mi unuttu? Kim bilir ne gördün."

Ne olduğunu anlamaya çalıştığın sırada Jizou seni bırakıveriyor. Ayakların henüz tam olarak dengeni bulamamışken yeniden dizlerinin üzerine düşüyorsun. Jizou ise sanki az önce seni yumruklayan veya karanlığın içinden çekip çıkaran kişi kendisi değilmiş gibi şemsiyesini yere dayıyor, iki elini sapının üzerine koyuyor ve uzun bir nefes veriyor. Gözleri önce sana, sonra çevredeki ağaçlara kayıyor. "Gerçekten de düşündüğüm şey oldu. Bunun mümkün olduğunu bile unutmuşum. Normal yani, kim bilir kaç yıl önce gördüm en son..." Birkaç saniye boyunca kendi kendine konuşur gibi sessizleşiyor. Gözlerinin içindeki şaşkınlık, yerini eski bir anıyı hatırlamanın verdiği huzursuzluğa bırakıyor. Sonra tekrar sana dönüyor. Bu kez yüzünde ne alay ne de öfke var. Seni ilk defa görüyormuş, hatta sende yıllardır görmediği bir şeyi bulmuş gibi dikkatle inceliyor. "Genjitsuka yaşayabilen bir Kurooni. Gerçekten de babanın oğlu olmalısın Jin." Başını hafifçe sallıyor, fakat sözlerinde Akiyama’ya yönelik bir övgüden çok, onunla ilgili eski ve yorucu bir gerçeğin kabulü bulunuyor. Şemsiyesini omzuna alıp arkasını dönüyor. "Buradan gidelim, sana yaşadıklarını açıklamam gerekiyor."

Jizou ağaçların arasındaki dar patikaya girerken seni beklemek için arkasına bakmıyor. Adımları aceleci değil, fakat her bastığı yeri önceden biliyormuş kadar dikkatli. İçinde bulunduğunuz orman ilk bakışta sıradan görünse de yürüdükçe küçük yanlışlıklar kendisini göstermeye başlıyor. Bazı ağaçların gölgeleri güneşin ters yönüne düşüyor. Dalların üzerinde duran kuşların gagaları bulunmuyor, fakat ötüşleri ormanın her tarafından duyuluyor. Bir ağacın gövdesinde açmış mor çiçekler, yanlarından geçtiğiniz anda kapanarak küçük gözlere dönüşüyor ve ikinizi takip ediyor. Derenin suyu aşağıya doğru değil, eğimin tersine akıyor. Jizou bunların hiçbirine şaşırmış görünmüyor. Yalnızca şemsiyesinin ucuyla yol kenarındaki taşlara dokunuyor, bazen bir ağacın gövdesini işaretliyor, bazen de durup rüzgarı dinliyor. Bir süre sonra önünüzdeki patika genişliyor ve güneş ışığıyla kaplı küçük bir açıklığa çıkıyor. Açıklığın ortasında, ilk bakışta kurumuş bir ağaca benzeyen uzun bir şekil duruyor. Fakat siz yaklaştıkça ağaç yavaşça doğruluyor. Kök sandığın uzantılar toprağın içinden çıkarak uzun, ters eklemli bacaklara dönüşüyor. Gövdesinin üstünde bir baş bulunmuyor. Onun yerine omuzlarından yükselen geyik boynuzlarına benzeyen dalların her bir ucunda açık birer göz var. Gözler farklı yönlere bakıyor, ardından aynı anda ikinize dönüyor. Gövdesinin tam ortasında dikey bir yarık açılıyor. İçeride diş yok, dil yok, yalnızca ışığı bile içine çeken koyu bir boşluk var.

Jizou’nun yürüyüşü bir an bile bozulmuyor. Yaratığı görmemiş gibi başını sana doğru çeviriyor ve normalden biraz daha yüksek bir sesle konuşuyor. "Gençlerin en büyük sorunu ne biliyor musun? Her şeyi hemen çözmeleri gerektiğini sanıyorlar. Biraz sabır, biraz yaşlı sözü dinlemek kimseyi öldürmez." Konuşurken şemsiyesini omzundan indiriyor ve ucunu toprağa hafifçe sürtüyor. Arkasında ince, kesintisiz bir çizgi bırakıyor. Yaratığın boynuzlarındaki gözler bu çizgiyi takip etmeye başlıyor. Jizou yürümeyi sürdürürken cebinden küçük, kırmızı bir kumaş parçası çıkarıyor. Kumaşı şemsiyesinin ucuna takıp belli etmeden yolun sağındaki çalılığa bırakıyor. Ardından sol eliyle iki parmağını birbirine vuruyor. Çalılığın içinden senin ve Jizou’nun ayak seslerine benzeyen sesler yükseliyor. Yaratığın gövdesindeki yarık titriyor, uzun bacakları kırmızı kumaşın bulunduğu yöne dönüyor. Jizou gözlerini yaratığa çevirmeden sol taraftaki dar geçide sapıyor. "Şimdi koşarsak peşimize düşer." diye fısıldıyor. "Korktuğumuzu düşünürse de peşimize düşer. O yüzden gayet güzel bir gezintiye çıktık. Hava güzel. Kuşlar çirkin ama sesleri fena değil." Yürüyüş hızını yalnızca fark edilmeyecek kadar artırıyor. Birkaç nefes sonra arkanızdan dalların kırılma sesi duyuluyor. Yaratık çalılığa saldırıyor. Kırmızı kumaş havaya yükselirken Jizou şemsiyesini açıyor. Şemsiyenin yüzeyinden yayılan kısa bir çakra dalgası, ikinizin kokusunu ve geride bıraktığınız izi bir anlığına dağıtıyor. Patikadan çıkarak iki büyük kayanın arasındaki karanlık yarığa giriyorsunuz. Jizou seni içeri aldıktan sonra şemsiyesini kapatıp girişteki eğrelti otlarının üzerine yatırıyor. Dışarıdan bakıldığında yarık, yalnızca bitkilerle kapanmış sıradan bir kaya duvarı gibi görünüyor.

Dar geçit birkaç metre sonra genişleyerek doğal bir taş odaya dönüşüyor. Tavanın çatlaklarından içeri ince güneş çizgileri süzülüyor. Jizou girişin yanında bir süre sessizce bekliyor, başını yana eğerek dışarıdaki sesleri dinliyor. Uzakta ağır adımlar duyuluyor, ardından yaratığın boğuk, rüzgârı içine çeken bir nefese benzeyen sesi yükseliyor. Ses yavaşça uzaklaştığında Jizou omuzlarını gevşetiyor ve şemsiyesini yanına bırakıp düz bir kayanın üzerine oturuyor. "İşte bu yüzden önce buradan çıkalım dedim." diyor. "Az önce gördüğün şey bizim dünyamızda yaşamıyor. Orada doğmadı, oraya da gidemez. Buraya ait. Senin genjutsunun oluşturduğu bir görüntü değildi. Sana saldırsa yaralanırdın. Seni öldürse de büyük ihtimalle gerçekten ölürdün. Bu kısmı denemeni tavsiye etmiyorum." Dizlerinin üzerine dirseklerini dayayıp ellerini birleştiriyor. Yüzündeki ifade, bir öğretmenin karmaşık bir konuyu daha önce hiçbir şey bilmeyen bir öğrenciye anlatmadan önce takındığı sabırlı ciddiyete dönüşüyor. "Şimdi dikkatle dinle. Çünkü sana anlatacağım şey bir teknik değil. İstediğin zaman mühür yapıp kullanabileceğin bir Kurooni jutsusu hiç değil. Hatta klanınızın çoğu üyesi hayatı boyunca bunu yaşamadan ölür. Yaşayanların önemli bir kısmı da geri dönemez."

Jizou, anlatacaklarını zihninde doğru sıraya koyuyormuş gibi kısa bir süre duruyor. Ardından işaret parmağıyla şakağına dokunuyor. "Genjutsu normalde gerçekliği değiştirmez. Hedefin gerçekliği nasıl algıladığını değiştirir. Ona olmayan bir şeyi gösterirsin, var olan bir sesi saklarsın, bedenine hareket edemediğini düşündürürsün. Ne kadar güçlü olursa olsun, ortada hala gerçek bir dünya ve onu yanlış algılayan bir zihin vardır." Parmağını şakağından çekip önünüzdeki taş zemini işaret ediyor. "Genjitsuka’da bu sınır kırılır. Bir Kurooni, çoğu zaman ne yaptığını bile fark etmeden kendisini tekrar tekrar genjutsuya alır. Bir kez değil. Onlarca, belki yüzlerce kez. Bunların hepsi birkaç kalp atışından daha kısa bir sürede gerçekleşir. Her yeni genjutsu bir öncekinin üzerine biner. Algının üstüne algı, dünyanın üstüne dünya, rüyanın üstüne başka bir rüya kurulur. Eiengan bütün bu katmanları ayakta tutmak için inanılmaz miktarda çakra harcar. Bir noktadan sonra zihin, kurduğu gerçekliği gerçeğin kendisi olmaya zorlar."

Şemsiyesinin sapını kavrıyor ve ucuyla taşın üzerine birbirinin içine geçmiş birkaç daire çiziyor. En dıştaki daireyi gerçek dünya olarak gösteriyor, ardından iç içe geçen diğer çizgileri işaret ediyor. "Normal bir genjutsuda sen bu dairelerin merkezinde hayal görürken bedenin dışarıda kalır. Genjitsuka’da ağır çakra yükü ve tekrar eden genjutsu katmanları, Eiengan kullanıcısının bedenini de merkeze çeker. Kurooni kendi yarattığı sahte dünyayı sürdürmek yerine, o dünyanın karşılığı olabilecek başka bir boyuta geçer. Kısacası zihnin bir kapı tasarlar, Eiengan kapıyı açar, çakran da bedenini o kapıdan zorla geçirir. Yaşadığın olayın adı Genjitsuka. Bir Kurooni’nin kendisini bilinçsizce, çok kısa bir zaman içinde, ağır bir çakra kullanarak tekrar tekrar genjutsuya alması ve genjutsunun gerçekliğe evrilerek o Kurooni’yi farklı bir boyuta göndermesi." Çizdiği dairelerden birinin üzerine şemsiyesinin ucuyla vuruyor. Taşın üstündeki toz hafifçe havalanıyor. "Sen az önce yalnızca Ōotoko-Jin’in zihnine girmedin. Onun Eiengan’ı, senin Eiengan’ın ve içindeki çakralar birbirini tekrar tekrar etkiledi. Sen onları görmeye çalıştın, onlar seni kendi hatıralarına çekti, sen onların hislerini kendininkilerden ayıramadın. Her döngüde kendini yeniden aynı genjutsunun içine aldın. Sonunda karanlık bir zihin alanı olmaktan çıktı ve bu boyuta açılan kapının ilk katmanına dönüştü."

Jizou bu kez başparmağıyla kendi göğsünü işaret ediyor. "Senin silüetin önümde kaybolmaya başladığında omzundan tuttum. Normal şartlarda yalnızca seni çekmesi gerekirdi. Fakat çakran üzerime dolandığı için beni de yanında sürükledin. Şanslısın. Peşinden başka biri gelseydi, seni yerde yatarken bulabilir veya içeride tamamen kaybolmana izin verebilirdi. Ben daha önce bir Genjitsuka gördüğüm için ne olduğunu son anda anladım. Yüzüne vurup en üstteki genjutsu katmanını kırdım. Shidou’nun yumruğu sandığın şeyin bir kısmı ondan, bir kısmı bendendi. Karanlık çöktüğünde buraya düştün. Ben de birkaç adım ötende düştüm." Ağzının kenarında kısa bir gülümseme beliriyor. "Bu arada yumruk için özür dilemiyorum. Hak ettin." Gülümsemesi hemen ardından kayboluyor. "Fakat şu kısmı anlaman gerekiyor. Burası senin hayalin değil. Bu boyut, sen gelmeden önce de vardı. Sen gittikten sonra da var olmaya devam edecek. Burada dünyanda göremeyeceğin canlılar, maddeler, belki bizim kurallarımızla açıklanamayacak varlıklar bulunuyor. Bazıları seni fark etmez. Bazıları çakranın kokusunu kilometrelerce öteden alır. Bazıları ise zihninin içinde taşıdığın şeyleri görür. Az önceki yaratık muhtemelen üstündeki farklı Eiengan izlerini kokladı."

Jizou’nun bakışları gözlerine yerleşiyor. "Farklı diyorum çünkü sen artık yalnızca kendi gözlerinin izini taşımıyorsun. Birilerinin çakraları sana yapışmış durumda. Bu, gözlerini gerçekten aldığın anlamına gelmez. Henüz. Fakat tahminim doğruysa onlardan birine elini uzattığın anda aranızdaki düğümü daha da sıkılaştırdın. Elini tutsaydı hanginizin diğerini kullanacağını söylemek zor. Belki sen onun gözlerini ödünç alırdın. Belki o senin bedenini." Son cümlesinin ardından dışarıdan gelen hafif bir taş yuvarlanma sesiyle susuyor. Birkaç saniye boyunca girişe bakıyor, fakat yaklaşan başka bir ses duymayınca yeniden sana dönüyor.

Jizou doğrulup sırtını arkasındaki taş duvara yaslıyor. Şimdi yüzünde sert bir yargı bulunmuyor. Yalnızca senin vereceğin cevapları dikkatle tartmaya hazırlanan, yaşlı ve deneyimli bir shinobinin sabrı var. "Buradan çıkmanın bir yolunu bulacağız. Genjitsuka kapısı tek taraflı değildir, fakat dönüş yolu geliş yolundan daha zor açılır. Önce çakranı sakinleştirmen, hangi hissin sana, hangisinin onlara ait olduğunu ayırman gerekiyor. Sonra gerçek dünyadaki bedeninle bağ kuracağız. Ōotoko-Jin orada kaldıysa bağlantının diğer ucunu hala tutuyor olabilir." Başını hafifçe yana eğiyor, gözlerini kısarak seni inceliyor. "Şimdi, önce sorularını sor. Anlamadığın bir şey varsa açıkça söyle. Sonra da bana o karanlıkta ne gördüğünü başından sonuna kadar anlat. Kimler vardı, sana ne söylediler, sen onlara ne teklif ettin ve en önemlisi..." Bakışları yüzünde sertleşiyor. "Dünya neye benziyordu?"
Post Reply