Joined: Tue Nov 26, 2024 9:39 pm
User avatar
Game Master
Game Master
Sarılmanın ardından uzayan o sessizlikte Jizou seni izliyor, hiçbir şey söylemiyor. Seni deli yerine koymadan, seni yargılamadan. Sadece izliyor. Sonra yavaşça başını çeviriyor, ağaçlara bakıyor, içini çekiyor. "Tamam evlat." diyor alçak sesle. "Önce ağaçtaki acemiyi indiririz. Ben doğudan sarıyorum, Ōotoko-Jin gölgede bekliyor, sen direkt iri adama gidiyorsun. Ama dikkat et..." Gözleri keskinleşiyor. "İri adam, görünüşüne aldanma. Katasuke'yi taşıyabilen biri sadece kuvvetli değil, dayanıklıdır. Seni oyalamaya çalışırsan harika, ama ikinci bir hamlesi varsa beni bekleme, kendini kurtar." Üçünüz ayrılıyorsunuz. Jizou sağa, ağaçların arasına kaçıyor, sisin içinde eriyor gibi yok oluyor. Ōotoko-Jin gölgelere çekiliyor, dev gövdesi karanlıkla bütünleşiyor. Sen ise ileriye, iri adama doğru koşuyorsun.

Adam seni henüz fark etmemiş. Katasuke'nin cesedini omzunda taşırken başı öne eğik, nefesi ağır. Ağır bir yük, ağır bir tempo. Arkasından yaklaşırken toprağın ıslak olduğunu fark ediyorsun, adımların sesi değişiyor, adam başını kaldırıyor. Seni görüyor. Bir anlık donukluk, sonra Katasuke'nin cesedini yere bırakıyor, dönüyor. Maskesi düz, siyah, hayvan figürü yok bu sefer. Belinden kalın, kısa bir kılıç çekiyor, hem kesmeye hem ezmeye uygun bir silah. Sesi gür ama tonu düz. "Sen..." diyor. "Shuujin'in yavrusu. Onu bulduk, o öldü. Şimdi sen de öldün." Saldırıyor. Düz değil, eğik, aşağıdan yukarıya. Kılıcı ağır ama hızı beklediğinden fazla. Sağa çekiliyorsun, kesik seni sıyırıyor, omzunun üstünden geçiyor, giysini kesiyor. Refleksle dönerek sırtına kesik atmayı deniyorsun. Tanto, adamın sırtına değiyor, ama kılıcın tersini döndürüyor adam, omzu ile savunuyor. Metal sese omuz kasları katlanıyor, geri bile çekilmiyor. Adam gerçekten beklediğinden güçlü çıkıyor.

"Küçük bıçak." diyor. "Küçük çocuk." Tekrar geliyor, bu sefer yatay, geniş bir yay çizerek. Geri atlıyorsun, rüzgar yüzüne çarpıyor. Tam o anda kuzeyde, ağaçların tepesinde bir kargaşa başlıyor. Çarpışma sesi, bir çığlık, sonra bir cismin ağır düşüşü. Dal sesleri birbirini kovuluyor, yapraklar savruluyor. Ardından... sessizlik. Jizou'nun acemi ile hesabını gördüğü belliydi. Ama adam buna gülümsüyor, maskesinin altından belli oluyor bu. "Biri daha mı var?" diyor. Umursamıyor bile. Gözleri hala sende. "Kaç kişi gelirseniz gelin."

Saldırıyor. Bu sefer farklı. Kılıcı bir anda yere saplıyor, çakrasını ayaklarına akıtıyor, elleriyle yere çakıyor. Zemin kırılıyor, toprak fırlıyor, ayaklarının altı kayıyor. Sen dengeyi kaybederken adam üstüne geliyor, kılıcını almış, doğrudan göğsüne doğru. O an Ōotoko-Jin geliyor. Sanki toprağın altından çıkmış gibi öne fırlıyor ve adamın kılıç kolunu iki eliyle kavrıyor. Metal parmaklar kilitlenirken kemik sesi duyuluyor. Adam çığlık atmıyor, sadece dişlerini sıkıyor, kılıcı düşüyor. Ōotoko-Jin bırakmıyor. Adamın kolunu büküyor, arkaya doğru, insan vücudunun bükülmemesi gereken yöne. Bir çatırtı. Bir çatırtı daha. Adam diz çöküyor. Ōotoko-Jin duraksıyor ve sana bakıyor. Bu sefer soru sormak için değil, onay istemek için değil. Sadece bakıyor. Sanki bu kararın sende olduğunu biliyor, senin vermeni gerektiğini biliyor, ama vermeni de bekliyor.

Jizou ağaçların arasından çıkıyor, ellerini silkiyor. Kuzeydeki acemiden geriye bir şey kalmamış gibi görünüyor. Cesedi taşıyan adam diz çökmüş, kolu kırık, ama gözleri sert ve canlı. Belinden hızla bir kunai çıkarmak istiyor ama Ōotoko-Jin'in tutuşu izin vermiyor. Jizou yanına geliyor, adama bakıyor, sonra sana bakıyor. "Konuşturabilirsin." diyor alçak sesle. "Tsukikage hakkında bir şeyler biliyor olabilir. Belki bilmiyordur, ama denemeye değer." Duraksıyor, gözleri adama kayıyor. "Ya da bugün bu gruptan kimse sağ çıkmayacak dedin. O karar da geçerli." Şimdi üç seçenek var önünde. Adamı konuşturabilirsin. Genjutsu, acı, söz. Ne gerekiyorsa. Tsukikage hakkında bir şeyler öğrenebilirsin, ya da öğrenemezsin. Ōotoko-Jin'e bırakabilirsin. Kararı ona devredebilirsin, ne istiyorsa yapsın. Kendi iradesini bir kez daha kullanmasına izin verebilirsin. Ya da kendin bitirebilirsin. Tanto hala elinde. Bu adamın gözlerinin içine bakarak, bu savaşı kapatabilirsin. Ne yapacaksın, Jin?
Joined: Sun Nov 24, 2024 1:41 am
Rütbe:   
 Image
User avatar
Konohagakure
Konohagakure
Jizou, söylediğim gibi ağaçtaki acemiyi indireceğini belirtmişti, beni ise adamın görünüşü hakkında uyarmıştı. Katasuke’yi taşıyabilen birisinin sadece kuvvetli değil, aynı zamanda dayanıklı olacağını da söylüyordu. Oyalamayı başarmak haricinde, bana canımı kurtarmamı da tembihlemişti. İleriye doğru çıktığımda, içimi bir heyecan kaplıyordu. Tekrardan dövüşecek olmak, üstelik kendimden birkaç gömlek üstte bir adamla dövüşmek kanımı kaynatıyordu. Aramızdaki mesafe kısaldıkça bu heyecan beni daha da alevlendiriyordu. Adam, arkasını döndüğünde maskesinin düz ve siyah olduğunu görüyordum, hayvan figürüne sahip değildi. Belinden çıkardığı kısa bir kılıç vardı, bununla hem kesebilir hem de ezebilirdi. Tam da cüssesine yakışan bir kılıç diye düşünürken, bana benim de öldüğümü söylüyordu. Belli ki kara haber tez yayılıyordu, şimdi bunların hepsi ya peşimde olmalıydı ya da bana karşı tetikte kalacaklardı.

Adamın konuşmaya pek niyeti yoktu, zira cümlesini bitirdiği gibi aşağıdan yukarıya bir hamle ile saldırmıştı. Böylesine ağır bir kılıca rağmen hızı beklediğimin üzerindeydi. Sağa çekilmeseydim muhtemelen beni ikiye ayırmış olabilirdi. Refleksle sırtına bir kesik atmayı denemiştim, ancak tanto adamın sırtına değdikten sonra kendisini omzu ile savunmuştu. Geri çekilmeye bile gerek duymamıştı, aramızdaki güç farkı bariz bir şekilde ortaya çıkıyordu, zaten bunu hiç inkar etmemiştim. Bıçağımın küçüklüğü ile benim küçüklüğüme laf ettikten sonra, yatay bir saldırıya geçmişti. Geri atlayarak bu saldırıyı savunmaya çalıştığım sırada, ağaçların tepesinde bir kargaşa başlamıştı. Dal seslerinin ardından gelen sessizlik ile birlikte, Jizou’nun işi bitirdiğini anlamıştım ama beni ürküten şey adamın maskesinin altında bile buna gülümsediğini hissediyor olmaktı. Umursamıyordu, kaç kişi olursak olalım hepimize karşı koymaya çalışacaktı. İlginç bir irade ile karşı karşıyaydım.

Adam, kılıcını bir anda yere saplayıp çakrasını ayaklarına aktarmaya başladığında, çok daha kötü şeylerin yaşanacağını anlamıştım. Zemin kırılmaya başlamış, toprak fırlıyordu, ayaklarımın altı kayıyordu, dengemi toparlamakta çok zorlanıyordum. Bu anımı fırsat bilip üzerime gelen adam, doğrudan göğsüme doğru saldırıya geçtiğinde, Ōotoko-Jin toprağın altından çıkmış gibi öne fırlamış ve adamın kılıç tutan kolunu iki eliyle kavramıştı. Metal parmaklarının ardından adamın kemik çıtırdamalarını duyabiliyordum, ancak çığlık atmıyordu, sadece dişlerini sıkıyordu. Bu vesile ile kılıcını da düşürmeyi başarmıştı ama Ōotoko-Jin durmamış, kolunu bükmüştü, bir insan vücudunun bükülmemesi gereken yöne doğru bükmeye devam ediyordu. Adam diz çöktüğünde, Ōotoko-Jin bana doğru bakmıştı, ne yapılacağını bana bırakmış gibi duruyordu.

Jizou, ağaçların arasından ellerini silkerek çıktıktan sonra acemiden geriye bir şey kalmadığını anlamıştık. Adamın gözlerinde hala sertlik ve canlılık vardı. Belinden hızla bir kunai çıkarmak isterken, Ōotoko-Jin’in tutuşu sayesinde bunu başaramamıştı. Ustam bana onu konuşturup Tsukikage hakkında bilgi alabileceğimi ya da onu direkt öldürebileceğimi söylüyordu. “Bugün bu ölecek. Ama önce konuşacak.” dedim sakince. “Sadece Tsukikage hakkında değil, Ōotoko-Jin hakkında da konuşacak.” Böyle bir iradeye karşılık, ne yapacağımı biliyordum, biraz pis bir iş olacaktı, ancak olması gerekiyordu. Adama doğru birkaç adım attıktan sonra, suratındaki maskesini çıkardım. “Babam hep derdi ki, sağlam bir iradeye sahip adamları kırmak, bizim ailemizin asıl görevlerinden birisidir. Bir Kurooni bunu başardığı zaman adının yükünü gerçekten anlamaya başlar.” Maskesini elimde tutarken, bir yandan gözlerim sürekli maskesinin üzerinde geziniyordu. O an kararımı vermiştim, Eiengan’ı aktifleştirirken, maskeyi suratıma geçirdim.

Maskeyi taktıktan sonra, Ōotoko-Jin ile göz teması kurmadan iletişime geçtim. “Her geçen saniye acısını biraz arttır Ōotoko-Jin.” Maskenin ardında kalan spiralli gözlerimi adamın gözlerine diktikten sonra, ellerimi kafasına koydum, baş parmaklarım adamın şakağına duruyordu, ikimizin gözleri arasında bir karış mesafe ya vardı ya yoktu. Derin Fısıltı tekniğimi kullanmaya başladım adamın üstünde.

“Her geçen saniye, vücuduna yayılan acı bir zehir gibi dağılmaya başlıyor. Daha da acıyor canın, sanki kanının içinde gezinen bu acı bütün vücuduna dağılıyor. Can çekişen bir hayvan gibi hissediyorsun kendini. Saniyeler senin için uzuyor, dakikalara, saatlere dönüşüyor. Canını vermek istiyorsun, ama tanrı bir türlü almıyor onu senden. Yalvarıyorsun, içten içe tanrıya yalvarıyorsun. Vücudunun soğumasını, acının bitmesini istiyorsun. Bitmiyor, daha da artıyor. Damarların patlıyor gibi hissediyorsun. Beynin acıdan çatlıyor. Zihninin derin kuyularında kalmış, bütün anıların gözünün önünden geçiyor. Anılarında değer verdiğin herkes sana gülümsüyor gözlerinin önünde. Zihnin çatlıyor. Sanki beynin kendini bırakmaya başlıyor. Artık savunamıyor. Bütün geçmişin gözlerinin önünden geçiyor, kaybettiğin insanlar seni selamlıyor, öldürdüğün insanlar seni selamlıyor. Hiçbiri sana nefret duymuyor, hepsi seni bağışlıyor. Bu bağışlama, bedensel acını daha da arttırırken, zihninde büyük bir çatlak yaratıyor. Bir boşluk hissediyorsun, tüm pişmanlıklarından arınmak, konuşmak istiyorsun. Bağış bekliyorsun, olmayan insanlardan değil, olan insanlardan. Benden bağışlanmayı bekliyorsun, yanımdaki beyaz saçlı adamdan ve arkanda duran o metal adamdan. Konuşmak istiyorsun. Zihnindeki çatlakları ve o sana her saniye daha da acı veren boşluğu doldurmak istiyorsun. Cevap vermek istiyorsun, sorulan sorulara doğru cevapları vermek istiyorsun. Gözlerinden yaşlar akıyor, doğruları konuşman için geçmişinden gelen her insan omzuna dokunuyor. Hepsi sana destek oluyor, hissediyorsun. Bu destek zihnindeki çatlağı arttırırken, o boşluğu da büyütüyor. Acı çekiyorsun, canını vermek istiyorsun, bunu başarabilmek için konuşman gerektiğini biliyorsun…”

Gözlerim hala adamın gözlerinin içinde gezinirken, spirallerimin daha hızlı döndüğünü hissedebiliyordum. Birkaç saniye sessizce bekledikten sonra, bu sefer daha sesli konuşmaya başladım.

“Tsukikage’yi nasıl bulurum? Shuujin ve diğerleri, beni nerede bekliyor ya da bekliyorlar mı? Shuujin beni öldürmek konusunda harekete geçtiyse veya tuzak kurduysa, hepsinin detayını ver. Tsukikage’nin nerede olduğunu biliyor musun? Biliyorsan nerede?” Bu soruların ardından, gözlerimdeki sertlik artmaya başladı. “Arkanda duran Ōotoko-Jin, kimin eseri? Onu kim bu hale getirdi, bu hale gelmesi için kimleri feda etti? Bu hale neden getirildi, kim için, ne için? Cevapla. Cevapla ve bağışlan, tüm acılarından kurtul.”
Image
► Show Spoiler
Joined: Tue Nov 26, 2024 9:39 pm
User avatar
Game Master
Game Master
Adamın gözleri, maske yüzüne geçtiğinde bir anlığına iriliyor. Spiral gözler. Eiengan. Derin Fısıltı zihnine akmaya başladığında, adam önce dişlerini sıkıyor, sonra boynu geriliyor, sonra omuzları titremeye başlıyor. Ōotoko-Jin kırık koluna baskı uyguluyor, acı fiziksel, gerçek ve keskin. Ama fısıltının yarattığı acı... farklı. Dışarıdan değil, içeriden geliyor. Adamın gözleri kızarıyor, damarlar şişiyor, nefesi düzensizleşiyor. Çenesi titremeye başlıyor, dişleri birbirine çakılıyor, sonra o da sökülerek açılmaya başlıyor. Gözleri dolmaya başlıyor, maskesi olmayan o çıplak surata birden fazla his aynı anda akıyor. Pişmanlık, yalnızlık, bitkinlik. Bunca yıllık sertlik, tek bir fısıltıyla çatlıyor. İlk gözyaşı, sol gözden akıyor. Adam fark etmiyor bile, ya da fark etmek istemiyor. Başını çevirmeye çalışıyor ama ellerinin şakaklarında olması, Eiengan'ın gözlerine kilitlenmesi onu bir yerde tutuyor. Zihnindeki çatlak genişledikçe, sesi de genişliyor, önce derin bir homurtu çıkıyor boğazından, sonra o da sessiz bir çığlığa dönüşüyor, ağzı açık ama ses çıkmıyor, sadece hava kaçıyor ciğerlerinden. Ōotoko-Jin hafifçe baskıyı artırıyor, kırık kol biraz daha bükülüyor, bu sefer ses çıkıyor, kısa ve boğuk. Adam konuşmaya başlıyor. Dili tutuluyor, kelimeler birbirine giriyor, ama çıkıyorlar, çünkü artık durduramıyor kendini.

"Tsukikage... sabit bir yerde değil. Hiçbir zaman değil. Bir yerde üç günden fazla kalmıyor. Ama... ama bu bölge için... bu bölge için bir buluşma noktası var. Tanigakure'nin doğusunda, nehrin çatallandığı yer. Orada yarı yıkık bir su değirmeni var, altında bir geçit. Her ayın yedisinde, orada bekliyor. Bir dahaki... dört gün sonra." Nefes alıyor, nefes veremiyor, tekrar alıyor. Gözleri bir yere sabitlenmiş, ama oraya bakmıyor, geçmişe bakıyor, fısıltının açtığı o derin kuyunun içine bakıyor. "Shuujin... Shuujin seni arıyor. Ordugahın kuzeyinde, eski çam ormanında bekliyor. Yanında beş kişi var. Tuzak yok, kurduğunu sanmıyorum. Seni alıp götürmek istiyor, öldürmek için değil." Duraksıyor, yutkunuyor. "Seni Tsukikage'ye götürmek için. Bugün Katasuke öldü. Tsukikage haber isteyecek. Shuujin seni cevap olarak sunacak."

Sessizlik. Adam titremeye devam ediyor. Gözyaşları artık ikisinden de akıyor, ama yüzü sabit tutmaya çalışıyor, eski alışkanlıkla. "Ōotoko-Jin..." diyor sonra. Bu kelimeyi duyduğu anda sesi tamamen değişiyor. Öncekinde bir sertlik kalıntısı vardı, şimdi yok. Şimdi sadece yorgunluk var. "O, on yedi yıl önce yapıldı. Ben de oradaydım. Genç bir shinobi olan ben... oradaydım ve durdurmadım." Yutkunuyor, sesi titreyerek çıkıyor. "Tsukikage'nin o zamanki kolu, üç Eiengan kullanıcısı yakalamıştı. Hepsi Kurooni değildi, biri başka bir ailedendi. Ama ikisi Kurooni'ydi. Genç, henüz tam gücüne ulaşmamış. Onları bir mağarada, ay ışığı olmayan üç gün boyunca mühürleme ritüeline tabi tuttular. Ruhlarını bedenlerinden ayırdılar, bedenlerini dönüştürdüler. Ōotoko-Jin, o insanlardan yapılmış. Bedenini kim verdi bilmiyorum, o kısmı bilmiyorum ama... içindeki sesler, o sesler o üç insana ait."

Adam başını öne düşürüyor, ama Eiengan bağlantısı kesilmiyor. "Neden yapıldı sorusuna..." diyor alçak sesle. "...Tsukikage, Eiengan'ı kopyalamak istiyordu. Sadece kullanmak değil, anlayıp çoğaltmak. Bir Eiengan kullanıcısını ele geçirip zihnini okumak yetmiyordu ona. Daha derinini istiyordu. Ruhun içinde ne olduğunu, gücün nereden geldiğini. Ōotoko-Jin bir deney değil, bir araç. Kurooni kanına tepki veren, Kurooni çakrasını içine çeken, onu analiz eden bir araç. Her temas, her çakra aktarımı... bilgi topluyor. Senin kanın, senin gözlerin, senin gücün... hepsi kaydediliyor." Gözleri sana bakıyor, içinde hem pişmanlık hem de eski bir uyarı var. "Seni bulmak için değil... seni anlamak için yapıldı. Ve sen ona ne kadar yakın durursan..." Cümleyi bitiremiyor.

Jizou uzun süre sessiz kaldıktan sonra yanına geliyor, alçak sesle, sadece ikinizin duyabileceği bir tonda konuşuyor. "Dört günümüz var Tsukikage'nin gelmesine. Shuujin seni arıyor ama öldürmek için değil, bu bizim için bir fırsat. Ve Ōotoko-Jin meselesini de artık biliyoruz." Duraksıyor, gözleri Ōotoko-Jin'e kayıyor, sonra tekrar sana dönüyor. "Şimdi sana birkaç şey söyleyeceğim ve hepsini dinleyeceksin. Birincisi. Shuujin'in yanına gidebilirsin. Seni Tsukikage'ye götürmek istiyor, bu senin planına uyuyor. Ama dikkat et, Tsukikage'nin önüne çıktığında, artık geri dönüş yok. Ya onu orada bitirirsin, ya da o seni bitirir. Bu seçenek, en hızlı yol ama en tehlikelisi." Parmağını kaldırıyor. "İkincisi. Dört günün var. Su değirmenine gidebilirsin, Tsukikage'nin gelmesinden önce o geçidi bulabilirsin, tuzağını kurabilirsin. Kendi alanında, kendi kurallarınla karşılarsın onu. Bu seçenek daha kontrollü, ama Tsukikage haber almışsa ve o noktayı değiştirmişse, her şey çöker." Şemsiyesini toprağa dayayıp sana yaklaşıyor, sesi daha da alçalıyor. "Üçüncüsü. Ōotoko-Jin. Adam ne dedi biliyor musun? Senin her temasın, her çakra aktarımın kaydediliyor. Yani Tsukikage, senin hakkında şimdiden çok şey biliyor olabilir. Ōotoko-Jin'i yanında tutmak seni güçlü kılıyor, ama aynı zamanda seni şeffaf yapıyor. Bu bağı kesmeden önce düşünmen gereken şey şu. O bağı kesmek, Ōotoko-Jin'in içindeki ruhlara ne yapar?" Jizou'nun yüzüne bakıyorsun ve derinlemesine düşünmeye başlıyorsun.
Post Reply