Masato, sen ansızın kollarına atıldığında bir an için gerçekten ne yapacağını bilemiyor. Omuzları kaskatı kesiliyor, nefesi yarım kalıyor, bakışları boşluğa takılıyor. Sonra yavaş yavaş gevşiyor. İlk şaşkınlığını atlattığında elleri tereddütle sırtına geliyor ve seni gerçekten geri sarıyor. Öyle gösterişli, alışkın, rahat bir sarılış değil bu, biraz acemi, biraz utangaç ama bütünüyle içten. Başını hafifçe yana eğiyor, sanki bu anı çok belli etmeden saklamaya çalışıyormuş gibi. Sen uzaklaştığında kulaklarının dibine kadar kızarmış olduğunu görüyorsun. Bir şey söylemek istiyor gibi oluyor, sonra yalnızca başını eğip küçük bir tebessümle bakıyor sana. Bokukichi ise bu sahnenin bir saniyesini bile kaçırmadığı için siz ondan uzaklaşır uzaklaşmaz koluna yapışıp kendini yerlere atacak kadar abartılı bir iç çekiyor. "Ay aşkım, bu köyde bir kişiyi daha mı kendine bağladın? Ben artık rekabet ortamında yaşamak istemiyorum yalnız." Birkaç adım sonra yine başlıyor. "Muska, sarılma, saç düzeltme... Şu an yemin ediyorum Masato'dan başkası olsa yıkar. Hani yıkar demiyorum, yıkar." Sen onu dürttükçe daha beter oluyor, sesini değiştirip Masato taklidi yapıyor, sonra kendi kendine gülüyor, sonra da bir anda ciddileşip "Şaka maka çocuk iyi çocuk ama. Gelmesi iyi oldu." diye ekliyor. Yureikumo bölgesine döndükçe havadaki tanıdık koku, ağaçların diplerine sinmiş tütsü dumanı ve o sessiz matem hissi yeniden üstüne çöküyor. Ama bu kez içinde sabit duran yalnızca yas değil, gece yarısına kadar yapılması gerekenler, toplanacak eşyalar ve omzuna yüklenmiş bir yol var.
Evinizin önüne vardığında kapının henüz tam kapanmadığını, içeriden de hafif bir tütsü kokusunun sızdığını fark ediyorsun. Daha sen eşiğe tam yaklaşmadan baban dışarı çıkıyor. Üzerinde günlük ama tertipli kıyafetleri var. Bakışları önce yüzünde geziniyor, sonra koluna girmiş olan Bokukichi’ye kayıyor, ardından yeniden sana dönüyor. "Geldin demek." diyor yalnızca. O tek kelimenin içinde hem rahatlama, hem merak, hem de senden bir açıklama beklediği hissi var. Sen ağzını açmaya fırsat bulamadan annen de içeriden aceleyle çıkıyor. Seni görür görmez gözleri doluyor gibi oluyor ama kendini toparlıyor, yine de korkusunu gizleyemiyor. "Aoi..." diyor ilk anda ve sesindeki kırılganlık seni daha konuşmadan yakalıyor. "Ne olur bir daha böyle ansızın çıkıp gitme. Zaten sabah görmeyince içimiz yerinden söküldü." Yanına kadar gelip ellerini tutuyor, sonra sargılı elini fark edince yüzü daha da bozuluyor. "Bu da ne? Yine kendini mi ihmal ettin? Yavrum, bu görev başka görevlere benzemiyor. Son günlerde yaşadıkların zaten yeterince ağır. Shinmei’nin yokluğu yetmedi, klanın üstünde bir gölge var gibi. Bir de sen kendini ateşin ortasına atıyorsun. Yuukon insanı sınar, evet. Ama sınanmak başka, kendi ayağınla felakete yürümek başka. Ben senin annenim. Bunu metanetle karşılamamı bekleme. Korkuyorum. Seni kaybetmekten korkuyorum."
Annenin sesi son cümlede biraz çatallanınca baban çok yavaş bir hareketle onun omzuna dokunuyor. Sonra sana dönüyor. Uzun bir an yalnızca bakıyor sana, sanki konuşmadan önce sende neyin değiştiğini anlamaya çalışıyormuş gibi. "Korku, insanı geri çeken şey değildir her zaman." diyor ağır, sabit ve duru bir sesle. Bir an durup sözlerinin sende yer etmesini bekliyor, sonra devam ediyor. "Bazen doğru yere yürüdüğünü gösteren tek işarettir. Mesele korkmamak değil, korkarken neye sadık kaldığını unutmamaktır." Sen istemsizce sessizleşiyorsun. Baban bunu fark edip bu kez biraz daha yumuşak bir tonla ekliyor. "Eğer gerçekten gidiyorsan, bunu öfkeyle değil bilinçle yap. Kimi koruduğunu, neden yürüdüğünü ve geri dönmek için neye tutunacağını unutma. O zaman endişeler seni zayıflatmaz." Annen gözlerini silip sana bakıyor, hala ikna olmamış ama sesindeki paniği biraz bastırmış halde. "Ben yine de gitme desem de gideceğini biliyorum." diyor. "O zaman en azından dikkatsiz olma. Aç kalma. Üşüme. Ve ne olur kendini tek başına her şeyin önüne atma." Sen buna karşılık birkaç sakinleştirici söz söyledikten sonra baban kısa bir baş hareketiyle seni yanına çağırıyor. "Benimle gel." diyor. "Sana vermem gereken bir şey var." Annen de Bokukichi’ye dönüp onu içeri davet ediyor. "Sen de gel evladım." diyor, kendini toparlamaya çalışarak. "Sana çay koyayım, çörek de var. Açsındır." Böylece sen babanın peşine takılıp ana binaya yürürken, annen Bokukichi’yi kapıda tutup oyalamaya başlıyor.
Ana bina bugün daha sessiz. Koridorlarda ayak sesleri yankılanıyor, birkaç kapının önünde dua kaseleri ve yarı sönmüş tütsüler var. Baban seni, ismini hiç duymadığın ama yüzünden yüksek konumlu biri olduğu belli olan bir kadın klan üyesinin odasına götürüyor. Kadın, masa başında oturuyor, sırtı dik, yüzü ifadesiz, bakışları ise cam kadar duru ve okunmaz. Babanı görünce ayağa kalkmıyor, yalnızca başıyla çok hafif selam veriyor. Baban ona doğru yaklaşıyor ve "Kolyeyi istiyorum." diyor. Kadının gözleri ilk kez sana kayıyor. O tek bakışta sanki hem seni ölçüyor hem de çoktan tanıyormuş gibi bir şey var. "Emin misin?" diye soruyor düz bir sesle. Baban hiç düşünmeden "Zamanı geldi." diyor. Kadın birkaç saniye daha babana bakıyor, sonra yavaşça sana dönüyor ve yüzündeki o monotonluk içinden küçücük bir gülümseme doğuyor. Sözcük kullanmıyor. Yalnızca çekmecelerden birini açıp küçük, koyu renkli bir kutuyu dışarı alıyor. Baban kutuyu ondan teslim alıyor, siz odadan çıkarken kadın bakışlarını bir süre sırtınızda tutuyor. Koridora yeniden çıktığınızda baban adımlarını yavaşlatıyor. Kutuyu açıp içinden kolyeyi çıkarıyor. Metalinde zamanın matlığı, taşında ise tuhaf bir tanışıklık hissi var. Sana uzatırken sesi iyice alçalıyor. "Bu ona aitti." diyor. "Her gün giyiyordu. Köyden giderken bıraktı. Artık senin."
Kolyeyi eline aldığında ağırlığı beklediğinden fazla geliyor, yalnızca maddi bir ağırlık değil bu. Baban bunu fark etmiş gibi sana biraz daha yaklaşıyor. Sonra, sanki asıl konuşma şimdi başlıyormuş gibi durup eğiliyor. Gözleri bu kez baba olarak değil, senden gerçekten bir cevap duymak isteyen biri gibi bakıyor. "Bir şey soracağım Aoi." diyor. "Sence Akane kötü bir insan mı? Bütünüyle yani." Soru koridorda asılı kalıyor. Elindeki kolye hafifçe ısınıyor gibi geliyor sana. Geceye daha zaman var, hazırlanman gerekiyor, Masato’ya haber verdin, Bokukichi aşağıda seni bekliyor, ama şu an bütün bunların ortasında önünde duran şey bu soru oluyor. Akane hakkında vereceğin cevap, belki yalnız ona değil, bu gece çıkacağın yolun neye hizmet edeceğine de değecek.