Nefesin yavaşladıkça taş odanın içindeki sesler uzaklaşmaya başlıyor. Önce dışarıdaki yaprakların hışırtısı siliniyor. Ardından tavandan düşen küçük su damlalarının yankısı kayboluyor. Jizou’nun ayakkabısının taş üzerinde yaptığı hafif sürtünme bile giderek senden uzaklaşan bir hatıraya dönüşüyor. Parmaklarının dizlerine dokunduğunu biliyorsun, fakat dokunuşun sıcaklığını hissedemiyorsun. Ayaklarının altında sert zemin olduğunu hatırlıyorsun, ancak ağırlığının o zemine ulaştığından emin olamıyorsun. Bedenin orada, bağdaş kurmuş durumda kalırken, sen ağır ağır ondan soyunuyorsun. Önce derinden, sonra yüzeyden. Derinin içindeki damarlar, kaslarının gerginliği, ciğerlerinin hareketi, hepsi senden kopan gereksiz bilgiler gibi geride kalıyor. Yang çakranın dünyaya tutunan sıcaklığı bastırıldıkça zihnindeki alan genişliyor. Bu genişleme bir ferahlık yaratmıyor. Aksine, kafatasının içinden başlayıp bütün varlığını yutan dipsiz bir boşluğa dönüşüyor. Düşüncelerin artık zihninin içinde dolaşmıyor. Zihnin, düşüncelerinin içinde dolaşmaya başlıyor. Her hatıra bir koridor, her korku kapalı bir oda, her niyet kendisine ait bir gökyüzü haline geliyor. Eiengan’ı aktifleştirdiğin anda kapalı gözkapaklarının ardında spiraller dönmeye başlıyor. Onları göremiyorsun, fakat dönüşlerinin beyninin içindeki gölgeleri birbirine sardığını hissediyorsun. Her dönüşte biraz daha içeri çekiliyor, her dönüşte dışarıdaki bedeninden biraz daha uzaklaşıyorsun.
Gözlerini açtığında karşındaki kanlı çelik sana kendi yüzünü gösteriyor. Ancak bu yansıma, baktığın anda sana ait olmaktan çıkıyor. Çelikteki gözlerin, seninkilerden bir an sonra açılıyor. Spiralleri seninkilerden daha yavaş dönüyor. Sen nefes aldığında göğsü kıpırdamıyor, sen gözünü kırptığında o sana bakmaya devam ediyor. Aranızda yalnızca bir tanto kalınlığı değil, birbirinin içine geçirilmiş iki ayrı gerçeklik bulunuyor. Yansımanın gözlerine odaklanırken dudaklarını oynatmadan kendine fısıldamaya çalışıyorsun. Ses boğazından çıkmıyor. Dilin hareket etmiyor. Yine de kelimeler, düşüncelerinin arasından sızarak çeliğin öteki tarafına ulaşıyor. İlk fısıltı, hangi Jin’den çıktığı belli olmayan anlamsız bir nefes gibi beliriyor. Çelikte duran sen, başını hafifçe kaldırıyor. Sen ona bakıyorsun. O sana bakıyor. Ardından onun arkasında, biraz daha uzakta başka bir Jin beliriyor. O da ikinizi izliyor. Onun gözlerinde de aynı spiraller dönüyor, fakat dönüş yönü ters. Daha uzakta bir başkası var. Sonra bir başkası. Her biri bir öncekinin baktığı şeyi izliyor. Bir Jin çeliğe bakıyor. Çeliğin içindeki Jin, dipsiz kuyuya düşen Jin’e bakıyor. Kuyunun içinde savrulan Jin, yukarıdan kendisini izleyen Jin’e bakıyor. Yukarıdaki Jin ise hepsinin aynı anda doğduğu ana bakıyor.
Döngü ilk kez tamamlandığında bunu anladığını sanıyorsun. Fakat anladığını düşündüğün an, döngünün yalnızca ilk katmanında olduğunu fark ediyorsun. Bir kez daha tantonun önünde bağdaş kurmuş haldesin. Bir kez daha gözlerini açıyorsun. Bir kez daha çelikteki yansımanın senden geç kaldığını görüyorsun. Bu defa geç kalan şey gözleri değil. Yüzündeki ifade. Senin yüzün boşken o gülümsüyor. Sen ona baktıkça gülümsemesi kayboluyor ve yerine senin ifaden yerleşiyor. Ardından arkandaki Jin’in yüzünde aynı gülümseme beliriyor. Bir sonraki döngüde kimin önce gülümsediğini hatırlayamıyorsun. Sonraki döngüde gülümseyen birinin var olup olmadığını bile bilmiyorsun. Her tekrar, önceki anın hatırasını biraz daha aşındırıyor. Başlangıç ve sonuç birbirine dolanıyor. Gözlerini açmanın mı Eiengan’ı harekete geçirdiğini, yoksa Eiengan’ın dönmeye başlamasının mı gözlerini açtırdığını ayırt edemiyorsun. Zihnindeki dipsiz kuyu artık yukarıya doğru düşüyor. Sen kuyunun içinde savrulurken, başka bir sen aşağıdan sana bakıyor. Bir başkası yukarıda duruyor. Hepsinin elleri dizlerinin üzerinde. Hepsinin önünde kanlı bir tanto var. Hepsinin gözlerinde aynı spiraller dönüyor. Fakat her bir dönüşte, bir Jin diğerlerinden ayrılarak daha derine gidiyor. Arkasında kalanlar onu izliyor, sonra onun arkasından birer birer düşmeye başlıyor.
Spiraller genişliyor. Gözlerinin içindeki siyah ve beyaz çizgiler artık yalnızca irisin içinde dönmüyor. Görüşünün tamamını kaplıyor. Taş oda, çelik, bedenin ve Jizou’nun varlığı bu dönüşün kenarlarına sürükleniyor. Spirallerin arasında geçmişten parçalar beliriyor. Ağabeyinin morarmış yüzü. Babanın duygusuz bakışları. Boğazına saplanmayı bekleyen bir katana. Karanlığın içinde yan yana duran üç beyaz ruh. Ren’in yaşlı gözleri. Masanori’nin uyarısı. Shidou’nun kahkahası. Ayaklarının dibinde yatan maskeli beden. Her görüntü bir spiralin üzerinde dönüp senden uzaklaşıyor, ardından diğer taraftan daha büyük ve daha yakın bir halde geri geliyor. Akiyama’nın sesi, kendi sesine karışıyor. "Kaldın." Kelime dönüyor. "Kaldın." Bir kez daha dönüyor. "Kaldın." Sonra kelime değişiyor. Kimin söylediğini anlayamadığın başka bir fısıltıya dönüşüyor. "Devam et." Fısıltı önce arkandan geliyor, sonra önünden. Sonra ağzının içinden. Her döngüde kendine biraz daha yaklaşıyor, fakat kendine yaklaştıkça kim olduğundan biraz daha uzaklaşıyorsun. Artık gözlerinin içine bakan kişiyi seçemiyorsun. Sen mi ona bakıyorsun, o mu seni izliyor, yoksa ikiniz de daha yukarıda duran başka bir Jin’in gözlerinde mi dönüyorsunuz, bilmiyorsun.
Döngü bir kez daha kuruluyor. Karşında duran Jin bu kez elinde tantosunu tutuyor. Senin önündeki tanto hala yerde, fakat onunki kanlı avucunun içinde. Yüzü seninki kadar ifadesiz. Gözlerinin altındaki gölgeler daha derin, omuzları daha düşük, ancak Eiengan’ı senden daha canlı görünüyor. Spiralleri o kadar hızlı dönüyor ki gözleri iki karanlık boşluğa benziyor. Ona bakarken, onun da başka bir Jin’e baktığını fark ediyorsun. Arkasını dönmeden, omzunun üzerinden görünmeyen birine bakıyor. Görünmeyen Jin’in de elinde bir tanto bulunduğunu hissediyorsun. Her biriniz, kendinizden önce gelen birinden emir bekliyor gibisiniz. Her biriniz, kendinizden sonra gelecek olana emir vermek için doğmuşsunuz gibi. Dudakların ağır ağır aralanıyor. Kelime ağzından çıkmadan önce sayısız döngüde yankılanıyor. Bazı Jin’ler söylemiyor. Bazıları fısıldıyor. Bazıları çığlık atıyor. Bazılarının ağzı hareket ediyor, ancak sesleri başka bir döngüden geliyor. Sonunda bütün sesler tek bir noktada birleşiyor.
Öldür.
Karşında duran Jin’in elleri titremeye başlıyor. Titreme önce parmak uçlarında beliriyor, ardından bileğine ve koluna yayılıyor. Tantonun kabzasını iki eliyle kavrıyor. Çeliği ağır ağır havaya kaldırırken, gözlerindeki spiraller bir anlığına duruyor. Sen onun hareketini izlerken kendi sağ elinde bir ağırlık hissediyorsun. Bakışlarını aşağıya çevirdiğinde parmaklarının artık dizinin üzerinde olmadığını görüyorsun. Elin, görünmez bir ip tarafından yukarı çekiliyormuş gibi titreyerek havaya kalkıyor. Karşındaki Jin tantosunu omzunun üzerine çıkarıyor. Senin elin de aynı yüksekliğe ulaşıyor. Onun dirseği bükülüyor, seninki de bükülüyor. O, sana saplamak için silahını kaldırmıyor. Sen kendine saplamak için onun hareketini taklit etmiyorsun. Aranızdaki ayna artık hangi tarafın asıl olduğunu unutmuş durumda. Tantonun kimde olduğunu, darbeyi kimin indireceğini ve hanginizin öleceğini belirleyen hiçbir sınır kalmıyor. Yalnızca aynı emri paylaşan, aynı gözlerin içinde dönüp duran sayısız Jin var. Hepsi ellerini kaldırıyor. Hepsi birbirine bakıyor. Hepsi aynı anda hem öldüren hem öldürülecek olan haline geliyor.
Tam çelik aşağı inmeye hazırlanırken görüşün bir anda kıpkırmızı oluyor.
Kırmızı, gözlerinin içine dökülen sıcak bir sıvı gibi görüşünü dolduruyor. Spiraller parçalanıyor, yansımalar eziliyor, bütün Jin’ler aynı anda kırmızı bir denizin altında kayboluyor. Kulaklarının içinde anlam veremediğin bir melodi yükselmeye başlıyor. Bir insanın mırıldanmasına benziyor, ancak melodiyi oluşturan sesler hiçbir dile ait değil. Notalar bazen tersine dönüyor, bazen başladıkları yere ulaşmadan yarıda kesiliyor. Aynı ezgi hem çok uzaktan hem de kafatasının içinden geliyor. Bir annenin çocuğuna söylediği eski bir ninniyi andırdığı anda, boğazı kesilen birinin çıkardığı son nefese dönüşüyor. Sonra ikisi birden oluyor. Melodi tekrarlandıkça kırmızı görüntünün içinde ince çatlaklar beliriyor. Her çatlağın arkasında başka bir renk var. Mor. Mavi. Siyah. Çatlaklar genişliyor ve kırmızılık, büyük bir gözün kapanan kapakları gibi iki yana çekiliyor.
Kendini mora çalan, koyu mavi bir odanın ortasında buluyorsun. Odanın sınırları seçilemiyor. Duvarlar varmış gibi, fakat ne kadar uzağa baktığında son bulduklarını göremiyorsun. Zemin pürüzsüz ve koyu, üzerine bastığında ne taş ne de toprak hissi veriyor. Tavanda herhangi bir ışık kaynağı bulunmamasına rağmen her yer soluk bir parıltıyla aydınlanıyor. Çevrende alevler yanıyor. Bazıları zeminden yükseliyor, bazıları boşlukta asılı duruyor, bazıları ise görünmeyen duvarların üzerinde aşağıya doğru akıyor. Alevlerin renkleri turuncu veya kırmızı değil. Morun karanlık tonlarıyla mavinin soğuk ışığı birbirine karışıyor. İçlerinde zaman zaman insan yüzlerine benzeyen şekiller beliriyor, sonra eriyerek kayboluyor. Ateşin sana yaklaşmasına rağmen sıcaklık hissetmiyorsun. Ne tenin yanıyor ne de nefesin daralıyor. Alevlerden biri kolunun içinden geçtiğinde bile hiçbir acı duymuyorsun. Yalnızca geçtiği yerde kısa süreliğine sana ait olmayan bir hatıranın gölgesi beliriyor. Tanımadığın bir çocuğun ağlaması. Hiç görmediğin bir kadının çığlığı. Adını bilmediğin bir Kurooni’nin son kez gözlerini kapatması. Sonra hepsi yok oluyor.
Anlam veremediğin melodi kesildiğinde, odanın karanlık tarafında bir şey hareket ediyor. Önce iki uzun kol görüyorsun. Ardından zemine değmeden ilerleyen, insana benzeyen ama insan bedeninin oranlarını taşımayan uzun bacaklar beliriyor. Varlık ışığa doğru çıktıkça ne kadar büyük olduğunu anlıyorsun. Neredeyse senin üç katın uzunluğunda. Omuzları bir kapı kadar geniş, kolları dizlerinin çok altına uzanıyor. Parmaklarının sayısını her baktığında farklı görüyorsun. Bir an beş, bir an yedi, sonra hiçbiri yokmuş gibi. Bedeni zayıf, fakat kemikleri derisinin altında yanlış yönlere doğru çıkıntı yapıyor. Göğsünün ortasında yavaşça açılıp kapanan başka bir ağız bulunuyor, ancak nefes sesi yüzünden geliyor. Boynu insan boynundan çok daha uzun ve her hareketinde kırılacakmış gibi yana eğiliyor. Buna rağmen attığı her adımda oda onun ağırlığına göre biçim değiştiriyor. Alevler geri çekiliyor, zemin yumuşuyor ve duvarlar varsa bile ondan uzaklaşıyor.
Sonunda yüzünü sana gösteriyor.
Bugüne kadar daha korkunç hiçbir şey görmediğini düşünüyorsun. Aynı anda, hayatında görebileceğin en sıradan yüzün bu olduğuna inanıyorsun. Yüzünde olağanüstü hiçbir şey yok. İki göz, bir burun, bir ağız. Kalabalık bir sokakta görsen dönüp ikinci kez bakmayacağın kadar sade. Yaşını anlayamıyorsun. Genç de olabilir, yaşlı da. Erkek de olabilir, kadın da. Belki ikisi de değil. Fakat her baktığında yüzündeki küçük ayrıntılar değişiyor. Kaşlarının şekli babanı andırıyor, sonra Jizou’ya benziyor. Dudakları bir anlığına Ren’in dudaklarına dönüşüyor. Gözlerinin çevresindeki çizgiler Masanori’nin yorgunluğunu taşıyor. Gülümsemesi Shidou’nunki kadar rahatsız edici hale geliyor. Bir sonraki anda bunların hepsi kayboluyor ve geriye kimseye benzemeyen, sıradan bir yabancının yüzü kalıyor. Onu korkunç yapan şey biçimi değil. Yüzüne baktığında, orada kendi zihninin kabul edebileceği en tanıdık şekli bulmaya zorlandığını hissetmen. Sanki asıl yüzü görülemeyecek kadar büyük, görüldüğü anda aklı parçalayacak kadar yanlış ve zihnin seni korumak için üzerine sıradan bir insan yüzü örtüyor.
Varlık başını eğiyor. Boynundan kuru dalların birbirine sürtünmesine benzeyen sesler çıkıyor. Ağzı hareket etmeden önce sesi odanın farklı yerlerinden aynı anda yükseliyor. Titrek, bozuk ve hangi kelimede hangi tona dönüşeceği belli olmayan bir ses. "Bunu yapmana izin veremem."
Sesi duyduğun anda çevredeki alevler donuyor. Hareketleri kesiliyor, ancak yanmaya devam ediyorlar. Varlık uzun parmaklarından birini sana doğru kaldırıyor. Yüzündeki sıradan ifade, seni azarlayan eski bir öğretmenin ifadesine dönüşüyor. "Bir Kurooni olarak kendi sonunu getirmeyi amaçlıyorsun. Sana bu haddi kim verdi? Bu dünyada yapman gerekenlerin sona erdiğini kim söyledi sana?"
Son kelimesi odanın içinde yankılandıktan sonra yüzü yavaşça bükülüyor. Dudakları normal bir insanın ulaşamayacağı kadar genişliyor. Önce küçük bir kıkırdama duyuluyor. Ardından varlık başını geriye atıp kahkaha atmaya başlıyor. Kahkahasının ilk patlamasıyla etrafınızdaki alevler bir anda yükseliyor. İkinci kahkahada alevlerin içinde görünen yüzler ağızlarını açıyor. Üçüncüde bütün oda titriyor. Varlığın göğsündeki ağız da açılarak kahkahaya katılıyor. İki ayrı ağızdan, onlarca farklı ses çıkıyor. Çocuklar, yaşlılar, kadınlar ve erkekler aynı anda gülüyormuş gibi. Kahkaha bittiğinde alevler onun neşesinin ritmine göre sağa sola eğilmeye devam ediyor.
"Yoksa sen böyle dışarı çıkabileceğini mi sandın? Girdiğin döngüden çıkmak mı istiyorsun?"
Varlık sana doğru eğilmeye başlıyor. Uzun gövdesi kırılmadan bükülüyor, omuzları başının üzerinden geçecekmiş gibi öne kapanıyor. Yüzü yavaşça yüzüne yaklaşıyor. Aranızda birkaç parmak mesafe kaldığında gözlerinin içine bakıyorsun. Gözlerinde Eiengan yok. Gözbebeği de yok. Buna rağmen içinde sayısız spiral dönüyor. Spiraller gözlerinin yüzeyinde değil, arkalarında bulunan sonsuz bir boşluğun içinde hareket ediyor. Her dönüşte başka bir dünyanın kısa görüntüsü beliriyor. Tersine akan denizler, gökyüzünde yürüyen insanlar, dağların altında doğan güneşler, yalnızca gözlerden oluşan şehirler. Varlığın nefesini yüzünde hissetmiyorsun. Fakat konuştuğunda kelimeleri doğrudan düşüncelerinin üzerine yazılıyor.
"Kurooni evladı... Buraya nasıl girip çıkılacağını öğrenmek ister misin?"
Yüzünde sinsi bir gülümseme beliriyor. O kadar sıradan, o kadar tanıdık bir gülümseme ki içindeki yanlışlık daha da görünür hâle geliyor. "Ama bunu öğrenmenin belli götürüleri olabilir..."
Bir anlığına susuyor. Gözlerini senden ayırmadan doğruluyor. Ardından iki elini karnının üzerinde birleştirip büyük bir sırrı açıklamak üzereymiş gibi başını öne eğiyor.
"Benim için getiri olur elbette!"
Yeniden kahkahaya başlıyor. Bu kez kahkahası yalnızca alevleri hareketlendirmiyor. Zemin dalgalanmaya başlıyor. Bastığın yer, koyu renkli bir su yüzeyi gibi aşağı yukarı oynuyor. Alevlerden bazıları yerinden koparak varlığın çevresinde dönüyor. Yüzlerce küçük spiral oluşturuyorlar. Her spiral bir göz şeklini alıyor, ardından yanarak küle dönüşüyor. Varlık kahkahasını kestiğinde uzun kollarını iki yana açıyor. Sanki bütün oda ona ait bir sahne, sen de uzun zamandır beklediği tek seyirciymişsin gibi gösterişli bir biçimde eğiliyor.
"Ben, Hep Var Olmuş Olan. Aynı zamanda Hiç Var Olmamış Olan."
İsmini söyler gibi değil, sana anlaman mümkün olmayan bir gerçeği sunar gibi konuşuyor. Kelimeler birbiriyle çelişmesine rağmen odada söylendiği anda doğruymuş gibi ağırlık kazanıyor. O hep buradaymış. Aynı zamanda hiçbir zaman burada bulunmamış. Sen gelmeden önce seni bekliyormuş. Ancak sen onu görmeden önce var olmamış. Bu düşünceler zihnine ait değil, fakat kendi hatıralarınmış gibi içine yerleşiyor.
"Benimle bir anlaşma yapmak ister misin?"
Sağ kolunu sana doğru uzatıyor. Kolu uzadıkça mesafe değişiyor. Varlık birkaç adım ötede durmasına rağmen eli bir anda önünde beliriyor. Avucu yukarı bakıyor. Parmaklarının arasında koyu mor alevler dolaşıyor. Avucunun merkezinde, deri yerine kapalı bir göz bulunuyor. Gözkapakları yavaşça aralanıyor ve içeride beyaz ile siyahın birbirine geçtiği, sana ait olmayan bir spiral dönmeye başlıyor.
"Sana Genjitsuka’yı nasıl kullanacağını öğreteceğim. Karşılığında ise bana Genjitsuka’yı her kullandığında bir Eiengan’ını bağışlayacaksın!"
Cümlesini tamamladığı anda yeniden kahkaha atmaya başlıyor. Avucundaki göz de onunla birlikte gülüyormuş gibi açılıp kapanıyor. Çevredeki mor ve mavi alevler bu kez üç çift göz şeklini alıyor. Bir çiftin içinde Shidou’nun açlığı, diğerinde Ren’in korkusu, sonuncusunda Masanori’nin ağır düşünceleri beliriyor. Altı göz, alevlerin içinden sana bakıyor. Varlık parmaklarını hafifçe kıvırıyor ve bu gözler görünmez iplerle ona doğru çekiliyor, fakat tam avucuna ulaşacakları sırada duruyorlar.
"Bu senin için oldukça kolay bir cevap olmalı! Malum, hemen yanı başında üç çift Eiengan seni bekliyor. Benim öğretilerime kulak verirsen onları nasıl alacağını da öğretirim sana hem."
Kahkahasının son kalıntıları odanın uzak köşelerinde dolaşırken, varlık uzattığı elini önünde sabit tutuyor. Sıradan yüzünün üzerinde sabırlı, neredeyse sevecen bir gülümseme var. Çevredeki bütün alevler hareket etmeyi bırakıyor. Oda sessizleşiyor. Anlamsız melodi yeniden başlıyor, bu kez çok daha yavaş ve yalnızca tek bir notanın etrafında dönerek. Varlığın uzun parmakları seni davet eder gibi bir kez kıpırdıyor.
"Ne dersin, Kurooni?"


