Bokukichi sorularını cevaplamak üzere ağzını açıyor fakat bakışları omzunun üzerinden koridorun diğer ucuna kayıyor. Yüzündeki ifade bir anda değişiyor.
"Han abin şurada." Başını çevirdiğinde Han’ın kalabalığı omuzlayarak size doğru koştuğunu görüyorsun. Savaş haorisinin bir tarafı yırtılmış, yüzü isle kaplanmış ve kollarında kurumuş kan izleri var. Seni fark ettiği anda hızını daha da artırıyor. Yanına ulaştığında tek kelime etmeden kollarını etrafına sarıyor. Sıkı, sarsılan ve birkaç saniyeliğine bütün koridoru unutturan bir sarılış bu. Han, seni gerçekten karşısında bulduğundan emin olmak istercesine omuzlarını kavrıyor, ardından çevrenizdeki bakışları hatırlamış gibi kendini toparlayıp bir adım geri çekiliyor.
"Aoi, annen baban güvende. Klanda kaybımız yok. Yuukon’a şükürler olsun." Göğsünün içindeki ağırlığın bir kısmı o anda çözülüyor. Koridorun diğer ucunda Kizami beliriyor fakat etrafı rapor veren shinobiler ve sağlık görevlileriyle çevrili. Elindeki yaralı listesini yanındaki görevliye uzatırken yorgun bir sesle konuşuyor.
"Uchiha klanında iki kaybımız var." Bu cümlenin ardından çevrenizdeki yüzler düşüyor. Kizami size yaklaşamadan başka bir shinobi onu durdurup yeni bir rapor veriyor. Birkaç dakika sonra hastaneye giren Nara Shikou da önündeki görevliye dönüyor.
"Nara klanından kaybımız yok gibi görünüyor. Dış görevdekilerle iletişim kurulmaya devam edilsin." Koridor kısa sürede farklı klanlardan gelen shinobilerle doluyor. Herkes bir isim arıyor, bir sayı soruyor, yaralı listelerinin üzerine eğiliyor.
Kalabalığın arasında nefes almak güçleşince ekiple birlikte hastanenin önüne çıkıyorsun. Kaede parmaklarını şakaklarına götürüp gözlerini kapatıyor, yüzündeki damarlar hafifçe belirginleşirken başka bir Yamanaka’nın zihnine ulaşıyor.
"Kanna Sokağı’ndaki evlerde bir yıkım var mı?" Bir süre sessizce dinliyor. Gergin omuzları yavaşça gevşiyor.
"Teşekkür ederim." Bağlantıyı kapatıp sana dönüyor.
"Takeshi’nin evi sağlam." Bu haber, gecenin başından beri ilk kez sana gelecek günlerde hala var olabilecek sıradan bir hayatı hatırlatıyor. Tam herkes kendi ailesini bulmak, yaralarını kontrol ettirmek ve birkaç saatliğine de olsa dinlenmek üzere dağılacakken sokaklarda koşan Chuuninlerin sesleri yükseliyor.
"Hokage tüm sağ kalan shinobileri Hokage Binası’nın tepesinde toplanmaya çağırıyor!" Çağrı sokaktan sokağa aktarılıyor. Han yanında kalıyor, Kaede, Masato, Toshifumi ve Bokukichi de kalabalığın akışına katılıyor. Hasarlı merdivenlerden ve açık koridorlardan geçerek Hokage Binası’nın geniş çatı katına çıkıyorsunuz.
Shigure, çatının en yüksek bölümünde Kinzaru ve Kagemaru’yla birlikte bekliyor. Üzerindeki kıyafetler yanmış, kollarındaki yaralar aceleyle sarılmış ve yüzünde uzun gecenin yorgunluğu yer etmiş. Buna rağmen karşısında sıralanan shinobilere bakarken dimdik duruyor. Çatının önü kısa sürede doluyor, klan önderleri, Chuuninler, Jouninler, ANBU üyeleri ve ayakta kalabilecek durumda olan sağlık shinobileri sessizce yerlerini alıyor. Elinde kalın bir parşömen bulunan kadın öne çıkıp onu açıyor.
"Efendim, sayımlar devam ediyor. Şu an doğrulanmış insan kaybı seksen iki. Yıkılan bina sayısı kırk altı. Yaralılarımızın sayısı yüz yetmiş bir, hasar görmüş evlerin sayısı ise yüz elli yedi." Rakamlar okundukça çatıdaki sessizlik ağırlaşıyor. Shigure gözlerini kısa süreliğine kapatıyor.
"Teşekkürler." Hayashi klanından birkaç kişi öne çıkıyor, içlerinden biri yumruğunu göğsüne götürüyor.
"Evlerin aldığı hasarlarda yardım etmeye hazırız efendim! Onarım ekiplerini bugün kurabiliriz." Ardından Uchiha saflarından bir shinobi çıkıyor.
"Efendim, bir daha asla böyle bir şeyin yaşanmasına izin vermeyeceğiz. Kolluk kuvvetlerimizin sayısını artırıyoruz ve bu olayın temelinde-"
Shigure öne doğru yürüdüğünde konuşma yarıda kalıyor. Hokage herkesin şaşkın bakışları arasında dizlerinin üzerine çöküyor, ellerini zemine yerleştiriyor ve alnını taşlara yaklaştırarak geleneksel biçimde eğiliyor.
"Hepinizden özür dilerim!" Kalabalığın içinden şaşkın sesler yükseliyor. Bazıları hemen kalkması için yalvarıyor, bazı shinobiler yüzlerini saklayıp ağlamaya başlıyor. Shigure başını kaldırmadan konuşuyor.
"Bugün bu köye layık bir lider olamadım. Sizleri koruyamadım. Sizden ricam, bana bir şans daha vermeniz. Eğer bu şansı da boşa çıkarırsam koltuğumu çok daha hak eden birine bırakmaya hazırım." Safların arasından genç bir shinobi öne çıkıyor. Sesi önce titriyor, ardından bütün çatıda yankılanacak kadar yükseliyor.
"Efendim, saygısızlık etmek istemem ama... Kendinize gelin lan biraz!?" Shigure şaşkınlıkla başını kaldırıyor. Shinobi yumruklarını iki yanında sıkıyor.
"Siz olmasaydınız şu an bu köyde bulunan herkes ölmüş olabilirdi. Onları geri püskürtmeseydiniz tek bir bina bile ayakta kalmayacaktı belki. İstihbaratımız yetersizdi ve bu hepimizin problemi! Siz bu köyün bebek bakıcısı değilsiniz, önderisiniz! Bugün maalesef hepimiz çuvalladık. Bir gün tekrar ayağa kalkmasını da biliriz. Çünkü hepimizde..." Bir an durup aydınlanmaya başlayan gökyüzüne bakıyor.
"Ateşin İradesi mevcut."
Önce birkaç kişi alkışlıyor. Ardından ses bütün çatıya yayılıyor, yaralı eller birbirine vuruyor, gözyaşları siliniyor ve bazı shinobiler yumruklarını havaya kaldırıyor. Uchiha saflarından başka biri öne çıkıyor.
"Yaralarımızı saracağız ve tekrar ayağa kalkacağız efendim. Bugün düşmana korku salarak hem Sarutobi klanına hem de Konohagakure’ye örnek oldunuz. Bundan şüpheniz olmasın." Shigure ağır ağır doğruluyor. Gözleri kızarmış olsa da sesi yeniden kuvvet kazanıyor.
"Yaralarımızı saracağız." Önünde duran shinobilere teker teker bakıyor.
"Ama orada durmayacağız." Alkışlar kesiliyor, herkes onun devamını bekliyor.
"İyileştikten sonra Beş Büyük Köy’ün liderlerini toplayacağım. Aramızın iyi olmadığı köyler de bu masada yer alacak. Düşmanın bizimle tekrar karşılaşmasını beklemeyeceğiz." Parmaklarını yumruk halinde sıkıyor.
"Düşmanı bizzat yok edeceğiz." Çatı bir anda tezahüratlarla sarsılıyor. İnsanlar köylerinin adını haykırıyor, birbirlerinin omuzlarına vuruyor ve gecenin başından beri bastırdıkları öfkeyi dışarı salıyor. Bokukichi yanına sokulup kalabalığa bakıyor.
"Kızım siz bu kafayla Sennashi’yi yersiniz, ben size söyleyeyim. Bir köy dolusu deli amına koyayım."
Toplantı sona erdiğinde Han seni klan bölgesine götürüyor. Sokaklar tanıdığın halinden uzak, kırık fenerler çamurlu zeminde yatıyor, bazı duvarlar çökmüş ve sabahın ilk ışıkları sönmekte olan yangınların dumanına karışıyor. Yureikumo bölgesine yaklaştıkça adımların hızlanıyor. Evinizin önünde anneni görüyorsun. Hana seni fark ettiği anda elindeki bez yere düşüyor ve sana doğru koşuyor. Kolları boynuna dolanıyor, yüzünü saçlarına gömüp yüksek sesle ağlamaya başlıyor.
"Aoi... Ah Aoi’m... Seni bulamadık kızımmm. Her yere baktık, kimse nerede olduğunu bilmiyordu..." Baban hemen arkasından geliyor. Savaş boyunca ön cephede gördüğün o sarsılmaz adamın gözleri dolu, yanınıza ulaştığında ikinizi birden kollarının arasına alıyor.
"Buradasın canımın içi." diyebiliyor yalnızca. Sesi kırılıyor. Başını omzuna yasladığında onun da ağladığını hissediyorsun. Üçünüz evin önünde, is ve kül kokusunun ortasında birbirinize sarılıyorsunuz. Han birkaç adım uzakta sessizce bekliyor, yüzündeki yorgun gülümseme, seni ailene teslim etmenin rahatlığını taşıyor.
Sarılışınızın arasından ince bir tınlama duyuluyor. İlk anda gece boyunca çarpışan silahların yankılarından biri olduğunu sanıyorsun. Ardından ses bir kez daha geliyor. Berrak, uzun ve içinin en eski yerlerine dokunan bir titreşim. Çocukluğundan beri kulaklarını süsleyen, son zamanlarda sessizliğe gömülen o tanıdık tını. Başını bir anda kaldırıyorsun. Annenle babanın kollarından ayrılıp içgüdülerinin yönlendirdiği tarafa koşmaya başlıyorsun. Han arkandan seslense de durmuyorsun. Klan bölgesinin merkezine yaklaştığında evlerinden çıkan Yureikumoların da aynı yöne yürüdüklerini görüyorsun. Bazıları dua şeritlerini göğsüne bastırmış, bazıları neye baktığını anlamaya çalışıyor. Merkeze ulaştığında kalabalığın arasında kendine yer açıyor ve ağır ağır başını yukarı kaldırıyorsun.
Antik Ağacın kuru dalları arasında soluk bir ışık dolaşıyor. Önce tek bir tomurcuk açılıyor. Ardından bir başkası, sonra yüzlercesi. Turkuaz ve beyaz yapraklar dalların üzerinde dalga dalga beliriyor, sabah rüzgarı yeni açan çiçekleri titrettiğinde çocukluğundan hatırladığın o kutsal tınlama bütün klan bölgesine yayılıyor. Yureikumolar nefeslerini tutmuş halde gökyüzüne uzanan dalları izlerken Antik Ağaç, uzun süren sessizliğinin ardından yeniden çiçek açıyor.
Mawado, yavaş adımlarla yürüyor. Yürüyor, yürüyor ve sonunda "oraya" ulaşıyor. Vardığında, bir grup silüet onu karşılıyor. Herkesin farklı bir tepkisi oluyor.
"Lan kolun yok lan amınakoym."
"M-Mawado bey? Siz... başarısız mı oldunuz?"
"Bu günleri de mi görecektik, ha? Mawado?"
"Mawwwwwadoooooooo~ Koluna noldu lan eşşek?!"
"..."
"Rüzgar şiddetliyse odunu bile çıtırdatır."
"Arkadaşlar şu adamın kanını durdursanıza, manyak mısınız? Gerçi evet, manyaksınız bir tık."
"Senin için dua edeceğim, mavi saçlım.""
"Susun da herif ne yaşandığını anlatsın."
"Susmuyoruz, ne yapacan lan? İbne!"
"Gerçekten çok yoruldum. Biri beni kurtarsın."
Mawado her bir silüetin ardından ilerliyor, bir yandan da
"Kesin sesinizi be! Orospu çocukları." diyor. Son olarak bir figürün karşısına çıkıyor. Karşısına geldiği anda herkes susuyor. Figür, oturduğu koltuktan, tınısı ince olan sesiyle tek bir cümle kuruyor.
"Mawado, bana bunu nasıl yaparsın?"
Mawado'nun tüm iliklerine korkunun işlediği her yerinden belli oluyor.
"Ben..." diyor kısık bir sesle, ama nafile. Figür bir anda
"Söz vermiştin." diyor.
"Yanlış mı anımsıyorum?" diye soruyor. Mawado ise
"Hayır." diyor. Figür Mawado'ya doğru eğiliyor ve
"Sen işe yaramaz bir bok parçasısın." diyor. Mawado'nun gözleri doluyor. Figür arkasına yaslanıyor ve
"Git tedavi ol. İşe yarar olmadan da gözüme gözükme." diyor. Mawado kopuk kolunu tutarak "oradan" çıkıyor.