Joined: Tue Nov 26, 2024 9:39 pm
Ketsumei'nin uyanışı, gölün etrafındaki havayı değiştiriyor. Gözlerindeki kırmızı kristal parıltısı, sisin içinde sanki başka bir varlığın doğuşunu müjdeliyor. Üç figürün üzerinde beliren mühürler, onların chakra sistemlerine sessizce kök salıyor. Ama onlar henüz farkında değil. Hızları değişmiyor, formasyonları bozulmuyor. En azından şimdilik. Cüsseli adamın beyaz gözleri sana kilitlenmiş durumda. Suyun üzerinde her adımı bir dalga yaratıyor, yaklaşırken momentum kazanıyor. Ama sen ona bir şans tanımayacaksın. Gözlerin Raiton kullanan kadına kayıyor. Elleri hala mühürlerde, parmakları seri bir şekilde hareket ediyor. Etrafındaki gri elektrik kıvılcımları yoğunlaşıyor, neredeyse tekniğini tamamlamak üzere. Seiryū Hakai'yi serbest bırakıyorsun.

Kadının gözleri bir anda genişliyor. Ellerindeki chakra akışı, sanki bir nehrin aniden kesilmesi gibi duruyor. Mühürler yarım kalıyor. Etrafındaki elektrik kıvılcımları sönüyor, parmaklarından akan enerji bir anda boşa düşüyor. Kadın sendeliyor, dengesini kaybetmemek için bir adım geri atıyor. Yüzünde şaşkınlık ve öfkenin karışımı beliriyor. "Ne-" Cümlesi yarım kalıyor. Tekrar mühür yapmaya çalışıyor ama chakrası henüz toparlanmamış. Birkaç saniyelik bir boşluk, ama savaşta birkaç saniye bir ömür kadar uzun olabilir. Fırsatı kaçırmıyorsun. Elimdeki kazığı cüsseli adama doğru fırlatıyorsun. Ahşap parçası havada vızıldarken dönüyor, adamın göğsüne doğru ilerliyor. Adam tepkisini geciktirmeden gösteriyor. Sağ elini kaldırıyor, kazık eline çarpıyor. Ahşap parçası, elinin içinde parçalanıyor, ama bu hareket tam olarak istediğin şey. Adamın hamlesi yarım saniye aksıyor, vücudu savunma pozisyonuna geçiyor.

Ve sen çoktan fırlamışsın. Zemine paralel sıçrayışın, momentum kazanmanı sağlıyor. Rüzgar yüzünü şiddetle yalıyor, gözlerindeki kristal parıltısı sisin içinde kısa bir iz bırakıyor. Adam, kazığın ardından gelen saldırını geç fark ediyor. Ayağını karın bölgesine doğru savuruyorsun. Tekmenin gücü, adamın devasa gövdesine rağmen onu birkaç adım geriye itiyor. Nefesi kesiliyor, bir an için dengesini kaybediyor. Ama adam, beklediğinden daha sağlam. Sendelese de düşmüyor. Gözlerindeki beyazlık bir an için titriyor, sonra tekrar sabitleniyor. Yumruğunu sıkıyor, suyun üzerinde dengesini yeniden buluyor. Ağzının kenarından sızan kan, gülümsemesini daha da ürkütücü kılıyor. "Sen... ilginç birisin." diyor, sesi derin ve çınlıyor. "Ama yeterli mi?"

Ayaklarının altındaki su aniden kabarıyor. Chakrasını yoğunlaştırıyor, suyun yüzeyinden küçük dalgalar yükseliyor. Elleri hızla hareket ediyor, ama bu sefer mühür yapmıyor. Doğrudan yakın dövüş için hazırlanıyor. Tam o sırada, gerideki kuklacının dudakları kıpırdıyor. Bir şey fısıldıyor, ama ne dediğini duyamıyorsun. Gözleri hala seni takip ediyor, ama ifadesinde bir değişiklik var. Sanki bir şeye karar vermiş gibi. Ve sonra hissediyorsun. Sağ omzunun hemen yanında, havada bir basınç değişimi. Görünmeyen bir şey, hızla sana doğru geliyor. Ses yok, şekil yok, sadece chakra ile hissedilebilen bir varlık. Kukla. Ama nerede? Ne yapıyor?

Sola doğru bir hamle yapıyorsun, içgüdüsel bir refleks. O anda, tam olduğun yerde, suyun yüzeyi keskin bir çizgi şeklinde yarılıyor. Görünmez bir bıçak gibi bir şey, az önce bulunduğun noktadan geçiyor. Eğer o an hareket etmeseydin, omzundan göğsüne kadar bir kesik almış olacaktın. Kuklacının gözleri, senin yeni pozisyonuna kayıyor. Yüzünde hala o donuk ifade var, ama gözlerinde bir memnuniyet parıltısı beliriyor. Kukla hala görünmüyor. Ama artık nerede olduğunu biliyorsun. Suyun içinde. Yüzeyin hemen altında, sessizce, görünmezce hareket ediyor.

Raiton kullanan kadın, chakrasını yeniden toplamaya başlamış. Ellerindeki titreme duruyor, nefesi düzenleniyor. Ama sana baktığında, gözlerinde artık sadece öfke yok. Bir tür dikkat de var. Senin gücünü gördü. Ve bu sefer daha temkinli olacak. Cüsseli adam tekrar ilerlemeye başlıyor. Bu sefer daha yavaş, daha kontrollü. Suyun üzerindeki her adımı bir tehdit gibi yankılanıyor. Elleri yumruk haline gelmiş, vücudu gerilmiş. Beyaz gözleri sana kilitlenmiş, ama bu sefer sadece saldırmak için değil, aynı zamanda öğrenmek için bakıyor. Kuklacı ise hala yerinde duruyor. Ama parmakları hafifçe hareket ediyor, chakra ipleri görünmese de kontrolünün devam ettiği belli. Kukla, suyun altında bir avcı gibi bekliyor. Bir sonraki hamlen için hazırlıklı.

Ve sen şimdi bir karar vermek zorundasın. Cüsseli adamla doğrudan dövüşe girebilirsin. Ama bu sırada kukla seni arkadan ya da yanlardan vurmaya çalışacak. Kadın da chakrasını toparladığında uzaktan destek sağlayacak. Üç cepheli bir savaş. Ya da kuklacıya doğrudan yönelebilirsin. Ama bunu yaparken cüsseli adamın ve kadının saldırılarına açık kalacaksın. Kuklacıya ulaşmak bile bir sınav olacak, çünkü aradaki mesafe uzak ve kukla seni durdurmaya çalışacak. Üçüncü bir seçenek, chakra manipülasyonunu kullanarak kuklayı hedeflemek. Ketsumei'nin gücü, kuklacının kontrolünü bozabilir mi? Ama bunu denemek için ona odaklanman gerekecek, bu da diğer ikisine fırsat verebilir. Suyun yüzeyi titriyor. Kukladaki görünmez tehdit, her saniye sana yaklaşıyor gibi hissettiriyor. Cüsseli adam, bir sonraki hamlesini planlarken gülümsüyor. Kadın, ellerini yeniden mühürlere hazırlıyor.

Göl, senin etrafında bir avcı gibi bekliyor. Ve zaman, tıpkı o taşın elinde ağırlaşması gibi, senin üzerine çöküyor.

Ne yapacaksın, Arata?
Off Topic
RP'ye tekrardan hoş geldiniz! Yoklamadan kazandığınız ek ödülü imzanıza ekleyebilirsiniz.
Joined: Tue Nov 26, 2024 9:39 pm
Off Topic
Kurenkiri Arata, haberli pasiflik gerçekleştirmiştir.
Joined: Thu Nov 28, 2024 6:25 pm
Rütbe:  
 Image
Ketsumei'nin gücünün sadece ufak bir parçasının savaşın seyrini ne kadar değiştirebileceğine inanmak güçtü. Bu güce defalarca uzanmamıştım yaşadığım süre boyunca. Kudretini ne kadar arzulasam da bu gücün keskin ucu beni her zaman korkutmuştu. Hem rakibimi hem beni yemek için çabalayan, ket vurmanın imkansız olduğu bir yaratıktan farksızdı. Shinobiler arasında bilinen onlarca kekkei genkai arasında bu kadar hırçın olanı var mıydı merak ediyordum. Verdiği kadar alan bir çok güç vardı elbette. Ancak verdiğinde bir kurban şartı arayan ne vardı? Vücuduma pompalanan adrenalin artık üç rakibe karşı olmamın verdiği bir hissiyat değildi. Bu bir bağımlılıktı. Ketsumei'nin bana tanıdığı öldürme ve hayatta kalma dürtülerinin oluşturduğu mükemmel bir karışımdı. Karşımdaki üçüyle aramızda sonsuz bir pakt imzalanmıştı artık. Dünyanın öbür ucuna gitseler dahi izlerini sürebilir, onları son nefesime kadar avlayabilirdim. Bu paktın tek bir şartı vardı. Onları, Ketsumei beni öldürmeden önce kurban etmeliydim.

Odağım chakra akışını bir nevi kitlediğim raitoncudan kopmuş ve bana hücum eden rakibime kaymıştı. Taijutsuya baskın bir yatkınlığım yoktu fakat rakibimi püskürtebilecek, basit düzeyde karşılık verebilecek yetide olduğumu biliyordum. Zira attığım tekme de dövüşü bitirmeye yetecek güçte olmaktan uzaktı. Sadece ilerleyişini engellemek, nefes alacak aralık yaratmak istemiştim. Adamın suratındaki ürkütücü gülümseme ufak bir kan sızıntısıyla süslenmişti. Henüz bariz bir ilerleme kaydedememiştim aslında. Raitoncu üzerindeki chakra hakimiyetim uzun sürmeyecekti. Üzerime hücum eden ile en azından diğer ikisi hayattayken birebir mücadeleye giremezdim. Kuklacı. Dövüşün kaderi bu zayıf olanınki ile sıkıca bağlıydı birbirine. Tamamen shinobi reflekslerimin beni dürterek kurtulduğum saldırısı bunun bir kanıtıydı. Yaptığım yarım adım hamlesi ile suyun dibinden gelen kesici saldırıdan kıl payı kurtulmuştum. En azından bir bilinmezi çözmüştüm. Görüşümün sıfır olduğu su altı rakibim için mükemmel bir cephe olmuştu. Savaş alanını gölden uzağa çekerek bu avantajı ortadan kaldırabilirdim. Geriye çekilmek en azından şu an için mantıklı geliyordu. Su ve raitonun uyumu bir yana, suyun perdelediği bir kukladan kurtulmak büyük bir kazanç olacaktı. Bu planı zihnimin bir köşesine iteledim. Hala bir av gibi hareket ettiğimi farketmiştim. Bu, Ketsumei'ye bir hakaretti.

Yeni bir plana ihtiyacım vardı. Yakın dövüşe girmek isteyen cüsseli hala bariz bir avantaja sahipti. Güç ve yetenek seti benden üstündü ve toplamda iki buçuk destekçisi vardı. Raiton tekniğini yarıda kestiğim artık körü körüne hareket etmeyecekti. İstediğim zaman onu kilitleyebileceğimi görmüştü ve artık daha sinsi olabilirdi. Her bir detayı bir nakış gibi işlemem gerekiyordu. Öncelikle su ile temasımı keserek biraz daha savunmasız olmayı göze almalıydım. Üstüne bunu kontrollü bir riske çevirmem gerekiyordu. Odağımı tekrardan cüsseliye kaydırdım. Üzerime gelmesine izin verecektim.

Ayaklarıma büyük bir chakra parçası gönderirken cüsselinin hızını analiz etmeye başladım. Ara ara gözlerim raitoncuya kayıyordu. Sıradaki tekniğini Ketsumei ile sonlandırmakla ilgilenmiyordum. Ketsumei'nin bana bahşettiği tek güç av-avcı ilişkisi kurmak değildi, rakibimin chakra akışını da izleyebiliyordum. Tekniğine ve eğer başlarsa mühürlerine değil, chakra akışını gözetleyerek sıradaki hamlemin zamanlamasını kusursuz hale getirmeye çalışacaktım. Benim için başlangıç emaresi, cüsseli adamın yakın dövüş mesafesine girmeden hemen önceki andı. Gönderdiğim chakra ayaklarıma nüfuz ederken tam o anda sağ ayağımı suya hafifçe daldırarak cüsselinin üzerine bir su birikintisi fırlatacak ve iki adımlı bir sıçrama hamlesi yapacaktım. Önce birkaç adım geriye doğru sıçrayacak, ardından ayaklarımda biriktirdiğim tüm chakrayı güdümlü bir şekilde adamın üzerinden sıçramak için kullanacaktım. Harcayacağım chakra rezervi, adamın beni yakalayamayacağı yüksekliğe çıkmamı sağlamalıydı. Hedefim direk olarak kuklacı olacaktı. Bu noktada ise aldığım riski, kontrollü bir riske çevirecek dokunuşlara başlamam gerekiyordu. Eğer başarıyla adamı aşabilirsem vücudumun ağırlık merkezini sürekli değiştirerek havada parendeler atacak, bu sırada Kage Bunshin no Jutsu ile sayısal üstünlüğü bir nebze azaltacaktım. Tek bir klon. Tek hedefi ise havada mühürlerini sıralayarak ışın formunda kullanacağı Gian ile kuklacıyı hedef almaktı. Gerçek benliğimin hedefi ise yine aynıydı. Suyun yüzeyine temas ettiğim her anda kısa mesafeli ve düzensiz sıçralamalarla, Gian'dan kaçınmak zorunda kalacak kuklacıya yaklaşmak; onunla yakın dövüşe girmekti.

Bu dövüşün uzun sürmesi gerekiyordu. Kuklacıyı veya diğerlerini tek hamle ile bitiremeyeceğimi biliyorum. Ketsumei'yi bir sürpriz etmeni olarak saklamaya devam edecektim. Kuklacıyı neden mi yakın dövüşe zorluyordum? Göremediğim chakra iplerini aktif olarak kullanmasını engellemek için. Onun üzerinde uygulayabileceğim geniş bir jutsu cephanem vardı. Ancak bunları uygularken diğer ikisine açık vereceğim aşikardı. Bu yüzden onunla yakın dövüş sekansları sırasında diğerlerinin hamlelerini gözleyecek ve ihtiyacım olan yegane açığı arayacaktım.
► Show Spoiler
Joined: Tue Nov 26, 2024 9:39 pm
Cüsseli adam üzerine gelirken, dünya sanki yavaşlıyor. Her adımında suyun yüzeyinde oluşan dalgalar, kendi nefesinin ritmiyle senkronize hale geliyor. Gözlerindeki kristal parıltısı, adamın beyaz gözleriyle buluştuğunda, ikisi arasında sessiz bir anlaşma kuruluyor gibi. Av mı, avcı mı? Bu soru, artık cevap beklemekten vazgeçmiş. Ayaklarına gönderdiğin chakra, kaslarında bir elektrik akımı gibi yayılıyor. Her lifin gerildiğini, her damarın şiştiğini hissedebiliyorsun. Raitoncu kadının chakra akışını gözetliyorsun, Ketsumei'nin gözleri sadece ölüm için değil, bilgi için de var. Kadının parmakları yavaşça hareket etmeye başlıyor, mühürler şekilleniyor ama henüz tamamlanmamış. Chakrası, vücudunda birikirken bir ırmak gibi akıyor. Göğsünden ellere, ellerden parmaklara... Tam olarak neyi planladığını göremiyorsun ama zamanlamayı mükemmelleştirmek için yeterli.

Cüsseli adam yaklaşıyor. Beş metre. Dört metre. Üç metre. Tam o an, sağ ayağını suya daldırıyorsun. Chakra patlaması anında gerçekleşiyor, ayağının altındaki su kütlesi yukarı fışkırıyor. Bir su birikintisi değil, neredeyse küçük bir dalga halinde cüsseli adamın yüzüne doğru fırlıyor. Adam refleksif olarak başını geriye çekiyor, kollarını kaldırıyor, tam da istediğin tepki bu. İki adımlı sıçramanın ilk adımını atıyorsun. Geriye doğru, kontrollü ama hızlı. Ayaklarının altındaki su bir trambolin gibi seni itiveriyor. Cüsseli adamın yumruğu boşa gidiyor, senin az önce durduğun noktayı parçalıyor. Suyun yüzeyinde bir çukur oluşuyor, etrafına dalgalar yayılıyor.

Ve şimdi, ikinci adım. Ayaklarındaki tüm chakrayı serbest bırakıyorsun. Patlama o kadar güçlü ki, suyun yüzeyinde bir krater oluşuyor. Vücudun havaya fırlarken, rüzgar yüzünü şiddetle yalıyor. Yükseliyorsun, yükseliyorsun, yükseliyorsun, cüsseli adamın uzanmış eli boşluğu kavrarken, sen çoktan onun iki metre üzerinden geçiyorsun. Havadayken, vücudunun ağırlık merkezi sürekli değişiyor. Parandeleler atıyorsun, her dönüşte gözlerin gölün farklı bir noktasını tarıyor. Kuklacı şimdi daha net görünüyor. Gözleri genişlemiş, seni takip etmeye çalışıyor. Parmakları titriyor, kukla kontrolü zorlanıyor, çünkü sen artık öngörülebilir bir hedef değilsin.

Mühürleri tamamlıyorsun. Dumanın içinden ikinci bir Arata beliriyor. İkiniz de havadayken, sanki bir dans ediyormuşsunuz gibi senkronize hareket ediyorsunuz. Klonun elleri çoktan mühürlere yöneliyor, chakra birikmesi başlamış bile. Sen ise suyun yüzeyine doğru inmeye başlıyorsun. Klonun sesi, gök gürültüsü gibi yankılanıyor. "Raiton: Gian!" Ellerinden fışkıran yıldırım ışını, bir lazer gibi dümdüz kuklacıya doğru ilerliyor. Ama kuklacı deneyimli, hemen yana doğru bir hamle yapıyor, ışın omzunun yanından geçiyor. Ama tam o anda, bir şey oluyor. Işın, kuklacının arkasındaki suya çarpıyor. Ve suyun içinden, metal bir çığlık yükseliyor.

Görünmez kukla, tam oradaymış. Gian'ın enerjisi suya yayılırken, metal kuklaya da bulaşmış. Kuklacının gözleri dehşetle genişliyor. Parmakları sertleşiyor, chakra ipleri kesiliyor. Kukla, kontrolden çıkmış halde suyun yüzeyine çıkıyor, artık görünmez değil. Metal bir insansı figür, sağ kolu tamamen yanmış, göğsünde siyah bir leke var. "Hayır!" Kuklacının sesi, ilk kez bir duygu taşıyor. Panik. Klonun görevi tamamlanmış durumda. Sen ise suyun yüzeyine temas ediyorsun. İlk temas. Kısa, keskin bir sıçrama. Kuklacı sağa doğru kaçmaya çalışıyor, ama sen daha hızlısın. İkinci sıçrama, daha yakın. Üçüncü sıçrama, neredeyse yanında.

Ama bu kaotik dans sırasında, raitoncu kadını ve cüsseli adamı da gözetlemeyi ihmal etmiyorsun. Ketsumei'nin gözleri, her şeyi görüyor. Raitoncu kadın, artık tamamen toparlanmış. Elleri hızla hareket ediyor, ama bu sefer bir saldırı tekniği değil, bir savunma formasyonu kuruyor. Etrafına elektrik çitler oluşturuyor, sanki kuklacıyı korumak için hazırlanıyormuş gibi. Ama asıl garip olan şu, kadının chakra akışı, sadece kendi bedenine değil, ileride bir noktaya da yönelmiş. Cüsseli adama mı? Evet. İkisi arasında chakra bağlantısı var gibi görünüyor. Bir tür koordinasyon mu, yoksa daha farklı bir şey mi?

Ama asıl tehlike, cüsseli adamdan geliyor. Adam, senin havadan geçişini izlerken durmuştu. Şimdi, ellerini göğsünde birleştiriyor. Mühür değil bu, daha farklı bir şey. Elleri, sanki bir dua ediyormuş gibi birbirine kenetlenmiş. Ve sonra, vücudu değişmeye başlıyor. Önce derisi. Koyu kahverengi ten, yerini griye bırakıyor. Sonra kasları. Şişmeye başlıyor, ama doğal bir şişme değil. Sanki taş gibi sertleşiyor. Boynundaki altın halkalar, vücuduna gömülüyor, etinin içine karışıyor. Gözlerindeki beyazlık artık daha parlak, neredeyse ışık saçıyor. Ve sonra anlıyorsun. Bu bir dönüşüm tekniği. Ama sıradan bir Henge değil. Bu, bedensel bir değişim. Adamın ağzından çıkan ses, artık insansı değil. "Kongouseki no Yoroi!"

Vücudu tamamen değişmiş. Artık et ve kan değil, neredeyse tam bir taş kaplama gibi. Elmas gibi parlayan, gri tonlarında bir zırh, tüm bedenini kaplamış. Parmakları, ayak tabanları, hatta yüzü bile bu sert kabuğun altında. Hareket ettiğinde, taşların birbirine sürtünme sesi duyuluyor. Ve şimdi, sana doğru dönüyor. Bu sefer yürümüyor. Koşuyor. Ama koşması değişik. Her adımda, ayaklarının altındaki su donuyor. Tam anlamıyla buz haline geliyor. Üzerinde koştuğu yüzey, artık sıvı değil, katı bir zemin. Hızı iki katına çıkmış gibi. Kuklacı hala önünde, birkaç metre uzakta. Gardı açık, panikte, kuklası kullanılamaz halde. Tek bir hamle yeterli, boynu, göğsü, karnı. Nereye vuracağını seçebilirsin. Ama cüsseli adam yaklaşıyor, ve o taş zırhın altında ne tür bir güç sakladığını bilmiyorsun.

Raitoncu kadın da harekete geçmiş. Elektrik çitleri genişliyor, ama hedef sen değilsin, hedef, cüsseli adamın yolu. Sanki ona bir koridor açıyormuş gibi, elektrik çitler suyun yüzeyinde bir hat oluşturuyor. Adam bu hattan geçerken, elektrik enerjisi vücuduna bulaşıyor, ama zarar vermiyor. Tam tersine, sanki onu güçlendiriyor. Taş zırhın yüzeyi, artık elektrikle kaplanmış. Raiton ve taş. İkisi bir arada. Kuklacının boynuna uzanabilecek mesafedesin. Ama cüsseli adam da senden sadece beş metre uzakta, ve her saniye yaklaşıyor. Tekniği durdurmak için ona yönelmek zorundasın. Ama bunu yaparsan, kuklacı kaçacak, belki de kuklasını onaracak, tekrar savaşa girecek.

İkisinden biri ciddi şekilde yaralanacak. Ya kuklacı, boynundan vurulacak, belki ölecek. Ya da cüsseli adam, tekniğini tamamlayacak ve seni o taş yumruklarıyla ezecek. İkisi arasında seçim yapmak zorundasın. Kuklacının gözlerinde gördüğün korku, seni çağırıyor. Ketsumei, bu korkuyu yemek için çığlık atıyor. Ama cüsseli adamın gözlerindeki o beyazlık, bir uyarı gibi parlıyor. Eğer ona izin verirsen, bir sonraki hamlen belki de son hamlen olabilir. Gölün yüzeyi, iki kader arasında asılı kalmış bir ayna gibi. Ve sen, bu aynada kendi yansımanı görüyorsun. Hangisini seçeceksin, Arata? Zaman, bir kez daha tıkanıyor. Ve cevap, sadece senin elinde.
Joined: Thu Nov 28, 2024 6:25 pm
Rütbe:  
 Image
Ketsumei'nin bana pompaladığı ölüm arzusu ve adrenalin bir yana; savaş alanının bilinmezliği ve bunun sonuçları beni keyiften mest edecek noktaya gelmişti. Kas gücüyle beni muhtemelen parçalayabilecek olan cüsseli ayağımızın altındaki suyu kullanmamı beklememişti. İkinci kez yaşadığı afallama beni hayatta tutacak boşluğu yaratmıştı. Cüsseli bu boşluğu yumruklarken ben ise havada kendi dansıma başlamıştım. Klonumla tek bir vücuttuk. İkimiz de aynı zihinleri paylaşıyor, aynı arzuya hizmet ediyorduk. İkimizin zihni de, bu klona ben hayat vermiş olsam dahi, Ketsumei tarafından ele geçirilmişti hatta. Bu kızıl gözlerin üzerimizde kurduğu baskı ikimize de mükemmel bir avcı disiplini zerk etmiş, hareketlerimizi belirli bir ahenge bulamıştı. Asıl zevk veren cüsselinin tekrar basit ama beklenmeyen hareketlere mağlup olmuş olması mıydı? Hayır. Havada taklalar atan bedenim her bir rakibimi tek tek tararken kuklacı asıl seyir zevkini taşıyordu. Büyüyen göz bebeklerini rahatlıkla seçebiliyordum. Standart ve yüksek başarı oranına sahip bir formasyonla dövüşüyorlardı. Asıl vurucu gücü üzerime sürmüşlerdi, onu kollayan patlayıcı bir gücü destek kuvveti olarak tutuyorlardı. Kuklacı ise net bir galibiyetin garantörüydü. Destek birimini tanımadıkları bir güçle egale etmiş; vurucu gücü bir tahta parçası ve bir avuç suyla aşmış, kılçıksız zaferi sağlayacak kuklacıya adım adım yaklaşmıştım. Bu, benim dahi beklemediğim bir hızla ilerleyen planın eseriydi. Acele etmemiştim. İlk gördüğüm hedefe saldırmamış, sayısal üstünlüğü çoğalarak veya rakiplerimi egale ederek dengelemiştim. Ketsumei kulağıma ölüm için fısıldasa da her bir nefesimi planlı atmaya devam edecektim. Bu bir seçim değil, hayatta kalmak için bir zorunluluktu.

Başka bir bilinmeyen sonuç ise muhtemelen bu savaş alanındaki kimse tarafından tahmin edilmeyen bir şeydi. Klonum yıkıcı raiton chakrasını kuklacıya boşaltırken aslında tek hedefi onu kaçış rotalarına itmek ve bana bir açık yaratmaktı. Beklediğimizden daha iyi bir sonuç almıştık. Su ile temas eden raiton chakrası suyun içinde gizlenen kuklayı etkilemiş, metal bir çığlık ile ilk kurbanı elde etmişti. Bu sahne benim için fazlasıyla tatmin edici bir o kadar da şaşırtıcı olmuştu. Gözlerimin yakaladığı ilk unsur kuklacının verdiği insani tepki olmuştu. Kuklalar mekanik yaratıklar olmalıydı. Bu sanata sadece teorik olarak aşinaydım ancak kuklası ile bu denli bağ kurmuş olmasını unutmayacaktım. Sonuçta, mekanik parçalar tekrardan hayata geçirilebilirdi değil mi? Mekanik olmayan bir şeyi vurmuş olma ihtimalim var mıydı? Merakımı cezbediyordu ancak hayatta kalmamı sağlamayacak bir cevap olurdu bu. Ancak bu sahne bir shinobinin neden tüm cephanesini bir anda ortaya dökmemesi gerektiğinin kanıtı olmuştu. Cüsseli üzerime ilk hücum ettiğinde raiton tekniklerime sarılsam, muhtemelen kuklacı kuklasını sudan çıkarmayı akıl edebilirdi. Buna fırsatı olmamıştı. Yine de kendi takımında da bir raiton chakrasına sahip biri varken, kuklasının buna karşı bir koruması yok muydu? Yoksa sadece kendi koordinelerine mi güvenmişlerdi? Kuklacıyı hayatta tutarak bu soruların cevaplarını aramak gibi bir hata yapmayacaktım. Elbet bir gün başka bir kukla ustasıyla karşılaşabilirdim.

Kuklacıyı bitirmek için mesafeyi kısaltırken Ketsumei farklı chakra akışlarının dansını naklen izletiyordu bana. Cüsselinin geçirdiği dönüşüm, destek raiton ekibinin bu dönüşüme sunduğu yeni patlayıcı unsurlar. Basitçe taşa mı dönüşmüştü emin değildim. Zira teni elmas gibi parlıyor, raiton chakrasıyla kavruluyordu. Ayakları suya temas ettiğinde ise su beklenmedik bir şekilde donuyordu. Vücudu taşla kaplanmış birisinin bu denli hızlı hareket etmesini de beklemiyordum. Zira hareketleri neredeyse ilkinden daha atılgan ve hızlıydı. Basit bir tim ile dövüşmediğimin farkındaydım ama bu kadar değişken güçlerle karşı karşıya gelmeyi de beklememiştim.

Mevcut durum yeni bir ayrımı bana getirmişti. Kuklacıyla olan işimi bitirerek risk almak mı yoksa nefsime hakim olarak dövüş boyu sürdürdüğüm dengeli ilerleyişi korumak mı? Rakibim sadece bu üç zenci değildi, Ketsumei'nin zihnimle oynadığı oyunlar da bir o kadar zorlayıcıydı benim için. Ketsumei kurban istiyordu, benim de bunu vermekten başka çarem yoktu. Ona biraz daha ket vuracak, avını zevkle yiyeceği boşluğu yaratacaktım. Kendime hala güveniyordum. Durumun vehameti her saniye artsa da koordinasyonlarını bozabildiğimi görmüştüm. Onlar da bunun farkındaydı ve ellerindeki büyük kozları da dövüş alanına sürmüşlerdi. Ben ise hala cephanemi tamamen açığa çıkarmamıştım ve yerinde sürprizlerle durumu lehime çevirebilirdim. Kuklacı. Özenle hazırladığım avım. Ondan kısa bir süreliğine vazgeçmem gerekiyordu. Kuklası olmadığı sürece varlığının büyük bir anlamı yoktu. Yeni bir hedef seçmem için ise savaş alanına sürdükleri bu komplike hamleyi biraz daha netleştirmem gerekecekti.

Dövüş boyunca basit taijutsu hamleleri yapmış, elimdeki tek raiton tekniği ile elementimi ve yeteneklerimi göstermiştim. Ana yatkınlığım bunlar değildi. Taijutsu ve Ninjutsu alanında yarattığım farklar, onları düzgün bir mantıkla kullanmamın sonucuydu. Üstün olduğum alanları göstermemin zamanı gelmişti belki de. Her hamlede hayatta kalmamı sağlayan zekamı ve zihin üstünlüğümü artık saldırmak için kullanabilirdim. Elbette klonum da yapabilirdi.

Kuklacıya doğru yaptığım ilerleyişi net bir şekilde keserek üzerime hücum eden taş adama çevirdim görüşümü. Birebir mücadeleye girmemin anlamı yoktu. Ben dikkatleri üzerime çekerken diğer benim bazı şeyleri halledebilmesini umacaktım. "Sen... ilginç birisin." Birebir onun sözlerini, aynı tonla, vurguyla ve alaycı bir gülümsemeyle söyledim. Bu hayvanın tek odağının ben olmasını ve biraz irrite etmeyi istiyordum. Kaya adamdan uzaklaşabilmek için geriye doğru zikzaklı sıçramalar yapmaya başladım. Olabildiğince göl kıyısına yaklaşacaktım. Bu şekilde taş adam ile diğerleri arasındaki mesafeyi açacaktım. Bu sıçramalar aynı zamanda, ileride dövüş alanını gölden uzaklaştırmak istersem bana kolaylık sağlayacaktı. Chakramı da hareketlendirerek kalan rezervleri harcamak için hazırlıyordum. Uzaklaşmak için yaptığım sıçramaları kesmeyecek, eğer göl kıyısına geldiysem gölün içinde dairesel bir şekilde ilerlemeye devam edecektim. Bu sırada yapacağım, daha doğrusu yapacağımız mühürler ise hem dengeleri tartmak hem de gölden bir kişinin kellesini almak üzere olacaktı.

Benim yapacağım mühürlerin bir önemi yoktu. Sadece akademiden beri öğrendiğim ve ezberimde olan mühürleri anlamsız bir şekilde sıralayacaktım. Bu önemliydi çünkü hem raitoncu kadının hem de taş adamın tetikte olmasını istiyordum. Ancak tek yapacağım şey gölde rastgele sıçramalar yapmak, gelebilecek tüm saldırılardan mesafeyi açarak kaçmaya çalışmak olacaktı. Anlamlı mühürleri yapacak olan ise ben değil, klonum olacaktı. Onun mühürleri Jubaku Satsu'ya hayat verecek ve destek elemanı olan raitoncu kadını hedef alacaktı. Jubaku Satsu onun hareketlerini kısıtladığı anda tek ve nihai hedefi herhangi bir darbe almadan bu kadına yaklaşmak ve bitirici bir hamle yapmak olacaktı. Bir silahım yoktu. Eğer teknik başarıyla uygulanırsa ihtiyacım da yoktu. Hareketsiz kadının boynunu hedefleyecek, kıracak veya bayıltacaktı.

Taş adama henüz bir genjutsu uygulama konusunda çekinceliydim. Zira üzerinde hala raitoncu kadının chakrasını barındırıyordu. Bu nedenle onun üzerinde uygulayacağım illüzyonların etki etmeme ihtimalini hesaba katmalıydım. Kuklacı ise, eğer sadece kuklacı ise şu anda bir anlam ifade etmiyordu. Eğer daha fazla yeteneği varsa ve bunu saklıyorsa, klonum raitoncu kadını hedeflemişken bunu ortaya çıkarmak zorundaydı. Herkes elini göstermişti, mutlu veya mutsuz; sona çok yaklaşmıştık.

Off Topic
Yeni pozisyonları belirtebilirsek çok sevinirim, sağa sola zıpladım ortalık karıştı.
► Show Spoiler
Joined: Tue Nov 26, 2024 9:39 pm
Görüşünü keskin bir hareketle kuklacıdan çeviriyorsun, üzerine hücum eden cüsseli adama kilitliyorsun. Adam, her adımda suyu dondururken yaklaşıyor, gözlerindeki o beyaz parıltı seni hedef almış durumda. Dudaklarının kenarında alaycı bir gülümseme beliriyor, tam onun az önce sana attığı o gülümseme gibi. Sesin, onunkinin birebir kopyası. Aynı ton, aynı vurgu, aynı alaycı melodi. Bir an için adamın gözlerinde bir şaşkınlık beliriyor. Bu kelimeler, kendi ağzından çıkmıştı ve şimdi ona geri dönüyordu. Bir ayna gibi. Ve aynalar, bazen en iyi silahtır.

Geri çekilmeye başlıyorsun. Zikzaklı sıçramalar, her biri hesaplı, her biri kontrollü. Suyun yüzeyi ayaklarının altında şekilleniyor, her temasında yeni bir yön, yeni bir kaçış rotası. Göl kıyısına doğru yöneliyorsun, ama düz bir çizgide değil, öngörülemez, kaotik bir dansla. Cüsseli adam peşinden koşuyor. Her adımında suyun yüzeyi donuyor, buzun üzerinde kaymak yerine onun üzerinde daha da hızlanıyor. Taş zırhı ağır görünse de, hareketlerinde bir ağırlık hissetmiyorsun. Tam tersine, sanki bu kaplama onu daha da güçlendirmiş. "Uoba, aramızı açmaya çalışıyor!" Raitoncu kadının sesi, gölün öbür tarafından yankılanıyor. Adının Uoba olduğunu öğrendiğin cüsseli adam ise "Yakalarsam açamaz!" diye bağırıyor. Hızı artıyor, mesafe kapanıyor. Ama sen de yavaşlamıyorsun. Göl kıyısına ulaştığında, duraksama bile yapmıyorsun. Hemen içeriye doğru dönüyorsun, dairesel bir rota çizmeye başlıyorsun. Uoba arkanda, hala seni takip ediyor. Gözleri sana kilitlenmiş, diğer hiçbir şey umurunda değil. Mükemmel.

Ellerin hareket etmeye başlıyor. Mühürler, birbiri ardına sıralanıyor. Ama anlamsızlar. Akademiden ezberinde kalan, hiçbir tekniği tamamlamayan, sadece göz boyayacak hareketler. Raitoncu kadın dikkatini sana çevirmiş, ellerindeki elektrik enerjisini hazır tutuyor. Uoba da gözlerini kırpmadan seni izliyor. Ama kimse klonunu görmüyor. Klon, sisin içinde bir hayalet gibi hareket ediyor. Elleri, gerçek mühürleri şekillendiriyor. Parmakları, Jubaku Satsu'nun karmaşık dizilimini dokuyormuş gibi hızlı ve kesin. Dudakları hafifçe kıpırdıyor, tekniğin ismini fısıldıyor, ama ses çıkmıyor. Sadece chakra akışı var, sessiz ve ölümcül. Raitoncu kadın, birden duruyor. Elleri havada asılı kalıyor. Gözleri genişliyor, etrafına bakıyor. Önce bir şey görmüyor, sonra... ağaç dalları. Yemyeşil, kalın, dikenli dallar. Vücudunu sarıyorlar, kollarını sıkıştırıyorlar, bacaklarını sabitleştiriyorlar. Nefes almaya çalışıyor ama göğsü hareket edemiyor.

"Ne-" Kelimeler boğazında düğümleniyor. Gözleri panikle dönüyor, ama gördüğü her şey o kahrolası dallar. Hareket edemiyor. Nefes alamıyor. Düşünceler hala net ama vücudu hapiste. Sen koşmaya devam ediyorsun, Uoba seni kovalamaya. Ama gözlerin klonunda. Klon yaklaşıyor, her adım sessiz ama kararlı. Kadının boynuna doğru uzanıyor.

Çat.

Ses, kuru bir dalın kırılması gibi. Keskin, net, geri dönüşsüz. Kadının gözlerindeki ışık sönerken, illüzyon da kayboluyor. Ağaç dalları yok oluyor, geriye sadece cansız bir beden kalıyor. Klon, bir adım geri çekiliyor, dumanla karışmaya hazırlanıyor. "Nagi!" Uoba'nın sesi, gökyüzünü yırtıyor. Başını döndüğünde, kadının düştüğünü görüyor. Gözlerindeki beyazlık, bir an için kızıla dönüşüyor, öfke mi, acı mı, yoksa ikisi birden mi? Anlamak zor. Ama tepkisi net. Dönüyor, klona doğru fırlıyor. Hızı, az öncekinden iki kat daha fazla. Yumruğu, taş kaplamayla birlikte havayı parçalıyormuş gibi ilerliyor. Klon kaçmaya çalışıyor ama Uoba çok hızlı. Yumruk, klonun göğsüne çarpıyor. Ses bile çıkmıyor. Sadece bir patlama, bir duman bulutu. Klon, bir anda yok oluyor, geriye sadece sis kalıyor.

Ama tam o anda, yanda bir hareket beliriyor. Kuklacı. Sen artık koşa koşa tekrar gölün ortasına gelmişsin, kuklacı da senin bulunduğun konumun yaklaşık beş metre ötesinde. Neredeyse unutmuştun onu. Ama o seni unutmamış.
Ayağa kalkıyor, hareketleri şaşırtıcı derecede akıcı. Arkasından bir parşömen çıkarıyor, nereden, nasıl, umurunda değil. Önemli olan şey, o parşömeni havaya fırlatması. Kağıt, havada dönüyor, rüzgarla dans ediyor. "Uoba, geri çekil!"

Tereddütsüz, net. Uoba, senin altı yedi metre ötene kadar hızla geri çekiliyor. Taş zırhının altındaki gözler, şimdi kuklacıya dönüyor, ama onda da merak var. Ne yapacak? Parşömenden bir duman bulutu fışkırıyor. Beyaz, yoğun, boğucu. Sesi bile var, sanki bir canavarın nefesi gibi, hırıltılı ve derin. Duman genişliyor, yükseliyor, yükseliyor ve kaybolmaya başlıyor. Ardında bıraktığı şey, bir kabus. Üç insan boyunda dev bir kukla. Belki daha da uzun. Kafası, metal plaklarla kaplanmış, çelik bir kubbe gibi parıldıyor. Gözleri yok, ama kafasının ön kısmında derin çizikler var, sanki yüz ifadesi oyulmuş gibi, ama ifadesiz, sadece boş bir maske. Gövdesi, kalın ahşap ve metal karışımı, her eklemi vidalarla sabitlenmiş. Kolları, bacaklarından daha uzun, pençeleri ise keskin bıçaklar gibi sivri. Ayakları düz değil, sanki bir canavarın pençesi gibi tırnaklarla donatılmış.

Ama en korkutucu kısım, kafasının tepesinde duran kuklacının ifadesi. Artık o donuk, boş bakış yok. Gözlerinde bir parlaklık var, neredeyse bir zevk. Dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme beliriyor. Kuklacı, kafanın üzerinde iki tane ip tutuyor. İpler, kuklanın kafasına bağlı, ama sıradan chakra ipleri değil bunlar. Daha kalın, daha somut, sanki fiziksel bir bağlantıymış gibi. Kuklacı ipleri sıkıca kavrıyor, parmakları titremiyor. Ve sonra, chakrasını serbest bırakıyor. Kuklanın elleri ve ayakları oynamaya başlıyor. İlk başta ağır, hantal hareketler. Ama sonra hızlanıyor, akıcılaşıyor. Sanki cansız bir nesne değil de, canlı bir varlıkmış gibi hareket ediyor. Başı hafifçe öne eğiliyor, sanki seni görüyormuş gibi.

Ve sonra koşmaya başlıyor. Bir adım. Suyun yüzeyi çökme noktasına geliyor, ama çökmüyor. Kukla, suyun üzerinde dengeli duruyor. İki adım. Hız katlanıyor. Dev gövde, rüzgarı yararak ilerliyor. Üç adım. Artık dibindesin. Gözlerin yukarı kalkıyor, kuklanın devasa gölgesi üzerine düşmüş. Ayağını kaldırıyor, seni ezmek için. Ve o anda görüyorsun. Ayağının altında, onlarca patlayıcı kağıt var. Düzgünce sıralanmış, her biri mühürlenmiş, her biri bir bomba gibi. Kuklanın ayağı iniyor, saniyeler içinde seni ezecek. Ve basma anında, o kağıtlar patlayacak. Etrafını saran su, kaçış yollarını sınırlıyor. Sağa mı, sola mı, geriye mi? Her yön bir kumar. Ama zaman yok. Ayak iniyor, gölge büyüyor, patlayıcı kağıtlar sanki seni çağırıyormuş gibi parlıyor.

Karar sende, Arata.

Ve zaman tükeniyor.
Joined: Tue Nov 26, 2024 9:39 pm
Off Topic
Kurenkiri Arata, haberli pasiflik gerçekleştirmiştir.
Joined: Tue Nov 26, 2024 9:39 pm
Off Topic
Kurenkiri Arata, haberli pasiflik gerçekleştirmiştir.
Joined: Tue Nov 26, 2024 9:39 pm
Off Topic
Kurenkiri Arata, haberli pasiflik gerçekleştirmiştir.
Joined: Thu Nov 28, 2024 6:25 pm
Rütbe:  
 Image
Üzerime kapanan ilk baskı kuklacı değildi. Kuklacı daha derindeki el olmaya devam etse de, o anda bana ulaşacak olan şey Uoba’nın cüssesi, hızı ve beyaz gözlerinde toplanan o kör kararlılıktı. Bakışımı ondan yana çevirdiğimde bu bir unutma değildi; öncelik tayiniydi. Bazı anlarda yapıyı değil, o yapının seni bir sonraki nefesten mahrum bırakacak ucunu okumak gerekir. Ketsumei, bana bu farkındalığı bahşediyordu. Adamın suyu her adımında dondurarak gelişinde kaba bir güç vardı, ama kaba olan her şey ilkel değildir. Uoba’nın baskısı düşüncesiz değildi; doğrusal, ısrarlı ve ezmeye yönelikti. Dudak kenarındaki o gülümsemeyi gördüğümde, bunu yalnızca bir ifade olarak değil, avcı rahatlığı olarak okuyordum. Bu yüzden aynı gülümsemeyi, aynı sesi, aynı alayı ona geri vermeyi seçtim. Küçük düşürmek için değil. Zihnine tek bir pürüz atmak için. Avın susması beklenirdi. Aynalanması değil. Bir anlık şaşkınlık bazen boğaza saplanmış keskin bir kunai kadar iş görürdü.

Suyu buza çeviren adamla zihinsel mücadelem sürerken geri çekilmeye başladım. Ama bu, düzensiz bir kaçış değildi. Düz bir hat, kendini teslim etmek demekti. Zikzaklar çizdim; her sıçrayışım yön değiştirmek kadar hamlelerimin okunma ihtimalini yok etmek içindi. Ayağımın altındaki suya yalnızca zemin gibi değil, her temasımda yeni bir ihtimal üreten kırılgan bir yüzey gibi bastım. Göl kıyısına yönelmem de içgüdü değildi. Açık su kuklacının alanıydı; kıyıysa her an kucaklayabileceğim bir kaçıştı. Uoba’yı diğerlerinden ayırmak istiyorsam, bunu mesafeyle değil, geometriyle yapmam gerekiyordu.

Nagi’nin sesi o anda bunu doğruladı. Ne yaptığımı anlamıştı. Uoba ise cevabını neredeyse düşünmeden verdi. Yakalarsa arayı açtırmayacaktı. Bunu duyduğumda içimde herhangi bir zafer hissi doğmadı. Sadece bir teyit yerleşti: Uoba takip dürtüsüne kilitlenebilen bir tehditti. Bu iyi olduğu kadar tehlikeliydi de. Çünkü içgüdüsüne sürüklenebilen düşman bazen daha kolay ayrılır, ama ayrıldığı hatta daha ölümcül olurdu. Sürekli av ve avcıdan bahsediyorum evet, sadece gördüğüm şeyin bir avcının son çırpınışı olduğundan emindim. Kıyıya ulaştığımda durmamam bu yüzdendi, tereddüt etmiyordum. Dairesel hatta dönmem, peşimdeki adamın bakışını tek eksene sabitlemek içindi. Gözleri bana kitlenmiş, çevresini unutmuş bir beden... Tam da bunu istiyordum. Her savaşın bir merkezi vardır; bazen o merkezi yok etmek gerekmez, yalnızca yanlış yere bağlamak yeterlidir.

Ellerimi oynatmaya başladığımda görünen şey teknik değil, Kumo shinobilerine sunduğum mükemmel bir küstahlıktı aslında. Akademide ezberlenmemiş, herhangi bir sonuca varmayan boş dizilimler; gösterilecek kadar açık, inanılacak kadar hızlı. Rakiplerimin bunu beklemediğinden emindim. Savaş psikolojisinde her senaryoyu düşünmek zordu. Onlarla dalga geçer gibi anlamsız el mühürlerini sıralamak ise itiraf etmeliyim ki dahiyane bir şaşırtmacaydı. Çünkü gerçek tehdit orada değildi. Gerçek tehdit, görünmeyenin içindeydi. Uoba’nın takibi, Nagi’nin dikkati, kuklacının genel denetimi... hepsini aynı anda kırmak mümkün değildi. Ama bunların içinden savaşın düzenini taşıyan parçayı sökmek mümkündü.

Nagi buydu.

Kadın yalnızca ikinci bir rakip değildi. O, bu üçlünün üzerimde kurduğu baskının ritmini koruyan halkaydı. Bu yüzden onun düşmesini bir intikam, bir dürtü ya da kolay bir zafer diye değil, savaşın mimarisine atılmış bir çatlak diye okuyordum. Sis içindeki klonum o gerçek mühürleri kurarken, görünen bedenim yalnızca gözleri yanlış yere sabitliyordu. Jubaku Satsu’nun kurduğu hayali kıstırma ve ardından gelen kırılma... Bunların her biri aynı sonuca varıyordu. Göl üzerinde kurulan karmaşık düğümü çözememiştim evet, ancak adeta bir cerrah gibi doğru noktadan kesip atmıştım. En büyük karmaşa yok olmuş, ipin iki ucunu da sıkıca kavramıştım.

Uoba’nın haykırışı üçlünün kontrolünü kaybettiğinin ilk emaresi olmuştu. Öfke, acı, bağın kopuşu. Hangisi ağır basıyordu, emin değildim. Emin olduğum tek şey, klonuma yönelen o şiddetin düşünceden daha çıplak olduğuydu. Yine de burada tehlike bitmemişti. Destek ayağı düşmüş bir düşman bazen zayıflamazdı; daha kaba, daha hızlı, daha öngörülmez bir hâl alırdı. Uoba artık üçlünün ritmik hareketlerini paylaşan bir takım parçası değil, öfkeyle sıkışmış bir mızrak gibiydi. Neyse ki bundan nasibini alan ben değil, onların zihnini paramparça eden klonum olmuştu.

Tam da bu yüzden kuklacının yeniden belirginleşmesi benim için sürpriz olmamıştı. Uoba’nın tereddütsüz geri çekilişi her şeyi özetliyordu. Öfke hala vardı, ama iradeyi yönetmiyordu. Yönetim başka yerdeydi. Demek ki Nagi’nin ölümü sistemi parçalamamış, yalnızca bir katmanını eksiltmişti. Asıl el hala yerindeydi. Grubun beyni hala düşünerek hareket ediyordu. Tahminlerimde yanılmıyordum. Kuklacı. Nagi. Ekibin düşünebilen üyeleri. Uoba ise muhtemelen tasmalı bir köpek olmaktan ileri gidemeyecekti..

Kuklacı kendi nefretini kusmaya başladı. Parşömenden yükselen şey bir silah olmanın ötesindeydi. Dev kuklayı ilk gördüğüm anda aklımdan geçen şey büyüklük olmadı. Bu, alanı yeniden tanımlayan bir değişkendi. Mesafeyi küçülten, açıyı değersizleştiren, suyu tarafsız zemin olmaktan çıkaran bir baskı biçimi. Kuklacı artık gizliliğe ihtiyaç duymuyor gibiydi; ya sabrı tükenmişti, ya da beni artık açıkça bastırılması gereken bir tehdit olarak görüyordu. Her iki ihtimal de aynı yere çıkıyordu; galibiyet onlara biraz daha yaklaşmıştı. Nagi'nin ölmesini, üçe birlik bir savaşta büyük bir kazanç olarak görmemiştim zaten. Ancak onun ölümünün bu denli 'büyük' bir şey tetiklemesini de beklemiyordum. Tüylerim heyecandan diken diken olurken gözlerim istemsizce kıyı şeridine kaydı. Kaçmak için doğru zaman mıydı? Zihnime salınan korku, gözlerimdeki derin acıyla yok oldu. Ketsumei'nin iradesi, kaçmayı imkansız kılıyordu. Dev kuklanın hamleleriyle ölmek mi yoksa Ketsumei'nin uzun süren acılı işkencesine maruz kalmak mı? Onlardan, en büyük gücümden korktuğum kadar korkmuyordum. Yeni bir sahne, yeni planları gerektiriyordu. Zihnimi toplamalıydım.

Kukla koşmaya başladığında postürümü hazırlayacak aralığım dahi olmadı. Her adım, dövüş alanını biraz daha kapatan bir hükümdü. Ve ardından gölge. Ayağımın altındaki patlayıcı kâğıtlar. Suyu sınırlayan çember. Sağ, sol, geri... hiçbir yön temiz değildi. İşte burada düşüncem daraldı. Bu bir güç yarışı değildi artık. Ne Uoba’yla ne kuklayla. Bu, ölümün kendisinden kaçıp kaçamayacağıma dair bir kumara dönüşmüştü.

Zihnim böyle anlarda daha saf çalışıyordu. Hızlı düşünmüyordu. Hızlı düşünmeyi de sevmezdim. Ancak kendi zihnimle ilgili en sevdiğim şey, gereksiz düşünceleri anlık kesebiliyor olmasıydı.

Dayanmak saçmaydı.

Vücuduma güvenmek daha da saçmaydı.

Bakışım kıyı hattına kırıldı. Çamura gömülmüş bir kök, darbeyle yerinden oynayabilecek bir taş, suyun kenarında kalmış sert bir parça... biçimi önemsizdi. O anda bir nesnenin değeri, ne olduğundan değil, bedenimin yerine geçebilecek kadar yakın ve maddi olmasından gelirdi. Ellerimi mühre götürürken niyetim netti. Kawarimi no Jutsu (Yer Değiştirme Tekniği) ile, dev ayağın inişiyle patlayıcıların açılacağı o ölüm merkezinden yerimi kıyıdaki uygun bir objeyle değiştirmeyi deneyecektim. Bunu kusursuz bir kurtuluş diye düşünmüyordum. Şu ana dek her şey kusursuz ilerlese de ölüme hiç bu kadar yakın olmamıştım. Hesabım daha küçüktü, daha gerçekti. Eğer bu değişim olursa, suyun sıçrayışı, çamurun dağılması ve gölün yoğun sisi görüşü kısa bir anlığına bozabilirdi.

Bir anlık perde. Bir shinobiye bazen gereken tek şey.

Ve eğer o an gerçekten açılırsa, onu yalnızca nefes almak için değil, onların yeniden aynı merkeze kapanmasını önlemek için kullanacaktım. Kıyının başka bir hattına kaymayı, ardından Kage Bunshin no Jutsu ile kendi suretimi gölün farklı bir noktasında ortaya sürmeyi planlıyordum. Amacım saldırı göstermek değil, hedef bütünlüğünü parçalamaktı. Uoba’nın içgüdüsü bir yöne, kuklacının hesabı başka yöne zorlanabilsin diye. Birinin takip ettiği bedenle diğerinin bastırmak istediği beden aynı kalmasın diye. Onların rahat koordinasyonu yeniden kurulamasın diye.

Zafer henüz uzaktı. Ama zafer zaten şu anın meselesi değildi. Önce ölüm çizgisinden çıkmayı deneyecektim. Sonra düzenlerini yeniden kirletmeyi. Şimdilik tek amacım gözlem yapmaktı. Geri kalan her şey, bu gölün bana bir nefeslik boşluk bırakıp bırakmayacağına bağlıydı.
► Show Spoiler
Post Reply