Re: [Yureikumo Aoi] Ötekiler
Posted: Sat Jun 06, 2026 9:18 am
Takeshi, senin koluna girmenle birlikte önce olduğu yerde biraz donuyor. Kolunun temas ettiği yerden omzuna kadar yayılan o küçük gerilimi hemen hissediyorsun, sonra sanki kendine “normal davran” diye içeriden emir vermiş gibi nefesini bırakıyor. Sen onun evine gitmeyi teklif edince bu kez bütün ifadesi değişiyor. "Benim evime mi?" diye tekrar ediyor. Sesinde şaşkınlık var, sonra hemen telaşlı bir gülümseme yerleşiyor. "Yani... olur tabii de... şey... benim ev çok dağınık ya." Bunu söylediği anda kendisi de yalan söylediğini fark etmiş gibi gözlerini kaçırıyor. Çünkü evini bu akşam görmüştün, fazlasıyla derli topluydu. "Dağınık değil de... yani... çok düzenli ama o da başka bir problem gibi. İnsan yaşadığını belli eden şeyler olmalı, değil mi? Bende o biraz eksik olabilir." Sonra hemen konuyu başka yere çevirmeye çalışıyor. "Hem yan komşu var. Bu saatte ses yapınca kızabilir. Çok yaşlı biri değil ama her şeyi duyar gibi davranıyor. Bir keresinde kapımın önünden geçerken hapşırdım, ertesi gün ‘geçmiş olsun’ dedi. Düşün artık."
Kendi ürettiği bahanelerin ne kadar ince ve dayanıksız olduğunu fark ettikçe yüzü daha da kızarıyor. Sana bakıyor, sonra restorana, sonra sokağın sonuna, sonra tekrar sana. Sanki zihninde on farklı ihtimali sıraya koyup hepsinin üzerine kırmızı mühür basıyor. En sonunda omuzları düşüyor ve teslim olmuş gibi iç çekiyor. "Ya olur olur neyse, gel gidelim..." Cümleyi bitirir bitirmez bir anda elini tutuyor ve yürümeye başlıyor. Hareket o kadar ani ve içten geliyor ki birkaç adım boyunca kendisi bile ne yaptığını fark etmiyor. Sonra elinin seninkini tuttuğunu idrak ettiği anda irkiliyor, sanki yanlışlıkla yasak bir jutsu çalıştırmış gibi elini hemen bırakıyor. "Pardon, bir an şey oldum." diyor. "Şey"in ne olduğu belli değil ama yüzünün kızarıklığı, gece serinliğine rağmen fazlasıyla açıklayıcı duruyor.
Yol üstünde açık olan küçük bir market buluyorsunuz. Ahşap tabelasının altında sarımsı bir lamba yanıyor, içerisi dar ama sıcak, raflar gece alışverişine gelen insanların aceleyle kapıp çıkacağı küçük şeylerle dolu. Pirinç krakerleri, tatlı fasulye dolgulu çörekler, kurutulmuş deniz yosunu paketleri, baharatlı cipsler, şekerlemeler, küçük mochi kutuları ve cam kavanozlarda tuzlu erikler sıralanmış. Tezgahın arkasındaki yaşlı adam uykulu gözlerle gazete okuyor, arada başını kaldırıp sizi süzüyor. Takeshi rafların arasında önce fazla ciddi bir görev yürütüyormuş gibi dolaşıyor. "Gece çayı için tatlı da lazım, tuzlu da lazım. Denge önemli." diyerek bir paket baharatlı pirinç krakeri alıyor. Sonra susamlı gevrek çubuklardan, küçük bir kutu çikolatalı mochi’den, iki paket tuzlu nori cipsinden ve ballı fıstık ezmeli minik kurabiyelerden ekliyor sepete. Bir de kasaya yaklaşırken son anda limonlu şekerlerden alıyor. "Bu da... stratejik bir seçim." diyor, neden stratejik olduğunu açıklamadan.
Takeshi’nin evine vardığınızda sokak iyice sakinleşmiş oluyor. Kapıyı açarken bu kez daha yavaş davranıyor, sanki seni içeri davet etmek, az önce hızlıca kıyafet değiştirmek için uğratmaktan çok daha kişisel bir şeymiş gibi. İçeri girdiğinizde ev yine aynı düzenli sessizliğiyle karşılıyor seni. Ayakkabılarını çıkarman için kenarı gösteriyor, sonra salon tarafına geçip koltuğu işaret ediyor. "Oturabilirsin. Şey... rahatına bak." Salon temiz, geniş ve sade. Koltuk yumuşak görünüyor ama üzerinde fazla oturulmuş bir ev hissi yok. Sehpanın üstünde birkaç kitap, bir küçük lamba, düzgün katlanmış bir örtü var. Duvarın yanında kapalı duran bir televizyon, köşede de neredeyse hiç kullanılmamış gibi görünen bir minder duruyor. Takeshi sen oturduktan sonra önce market poşetini masaya koyuyor, sonra poşeti bir santim sağa çekiyor, sonra tekrar sola itiyor. Ardından pencereye gidip perdeye bakıyor, sonra geri dönüyor, sonra ne yapacağını unutmuş gibi ortada kalıyor.
Gerginliği dışarıdan çok rahat okunuyor. Parmaklarını birbirine geçirip çözüyor, omuzlarını düzeltiyor, sonra bir anda karar vermiş gibi doğruluyor. "Çay yapayım." diyor ve neredeyse mutfağa depar atıyor. Mutfaktan kısa süre içinde su sesi, kapak sesi, fincanların birbirine değen hafif tınısı geliyor. Hızlı ama panik halinde değil; daha çok bir görevi varsa nasıl davranacağını bilen biri gibi. Çay demlerken kendine tutunacak bir iş bulmuş oluyor. Birkaç dakika sonra iki fincanla salona dönüyor. Buhar ince ince yükseliyor, yanında da atıştırmalıkları küçük tabaklara boşaltmış. Pirinç krakerleri bir tabağa, mochileri bir başka küçük kaseye koymuş, nori cipslerinin paketini de düzgünce açıp sehpanın kenarına yerleştirmiş. "Sıcak. Dikkat et." diyor, çayı önüne bırakırken.
Sonunda yanına oturuyor ama oturuşu da rahat değil. Önce koltuğun kenarına ilişiyor, sonra biraz geriye yaslanıyor, sonra hemen fazla rahat olmuş gibi yeniden öne eğiliyor. Elleri dizlerinin üzerinde, sonra fincanda, sonra tekrar dizlerinde. Televizyona bakıyor, sonra sana bakmadan onu işaret ediyor. "Açayım mı?" Ardından yüzüne bakıyor. Bakışları bir an senin yüzünde, saçındaki tokada, fincanı tutuşunda takılı kalıyor ve birden kızarıyor. "Açabilirim." diyor, sanki bu yeni ve çok önemli bir bilgiymiş gibi. Sonra boğazını temizliyor. "Yani istersen. Ya aynı şeyi sorup duruyorum, özür dilerim." Televizyon hala kapalı, çay buharı aranızda yükseliyor, evin sessizliği bu kez eskisi kadar soğuk değil ama fazla belirgin. Takeshi’nin senden çekindiği, seni ağırlamak istediği, aynı anda yanlış bir şey yapmaktan korktuğu her halinden belli oluyor.
Kısa bir sessizlik oluyor. Takeshi bu sessizliği doldurmak ister gibi çayından bir yudum alıyor ama çayın sıcaklığını unutmuş olacak ki hemen fincanı indiriyor. "Sıcakmış." diye mırıldanıyor, sonra kendi haline hafifçe gülüyor. Birkaç saniye daha geçiyor. Sonra, günün başında zaten konuşulmuş ama şu an konuşacak güvenli bir konu olarak yeniden el yordamıyla bulduğu şeyi ortaya atıyor. "Eğitim nasıl gidiyor ya?" Sorduğu anda bunun çok genel ve biraz da saçma bir başlangıç olduğunu fark ediyor. "Yani... Han Bey’le. Renkuudan falan. Bugün iyi görünüyordun. Yorgundun ama... şey, kararlıydın. Ben uzaktan çok görmedim ama hissettim." Bakışlarını bu kez kaçırmıyor, yalnızca biraz aşağı indiriyor. "Bunu benim için yaptığını söylemedin tabii. Söylemek zorunda da değilsin. Ama..." Cümle burada yarım kalıyor. Parmakları fincanın kenarında duruyor. "Sadece... kendini fazla parçalama, olur mu? Güçlenmeni istiyorum. Ama senin kendine zarar vermeni istemiyorum." Bir an sonra yüzündeki ciddiyetin fazla açığa çıktığını fark etmiş gibi hemen atıştırmalıklardan birini sana doğru itiyor. "Mochi ister misin? Güzel görünüyor. Mochi yiyelim hadi."
Kendi ürettiği bahanelerin ne kadar ince ve dayanıksız olduğunu fark ettikçe yüzü daha da kızarıyor. Sana bakıyor, sonra restorana, sonra sokağın sonuna, sonra tekrar sana. Sanki zihninde on farklı ihtimali sıraya koyup hepsinin üzerine kırmızı mühür basıyor. En sonunda omuzları düşüyor ve teslim olmuş gibi iç çekiyor. "Ya olur olur neyse, gel gidelim..." Cümleyi bitirir bitirmez bir anda elini tutuyor ve yürümeye başlıyor. Hareket o kadar ani ve içten geliyor ki birkaç adım boyunca kendisi bile ne yaptığını fark etmiyor. Sonra elinin seninkini tuttuğunu idrak ettiği anda irkiliyor, sanki yanlışlıkla yasak bir jutsu çalıştırmış gibi elini hemen bırakıyor. "Pardon, bir an şey oldum." diyor. "Şey"in ne olduğu belli değil ama yüzünün kızarıklığı, gece serinliğine rağmen fazlasıyla açıklayıcı duruyor.
Yol üstünde açık olan küçük bir market buluyorsunuz. Ahşap tabelasının altında sarımsı bir lamba yanıyor, içerisi dar ama sıcak, raflar gece alışverişine gelen insanların aceleyle kapıp çıkacağı küçük şeylerle dolu. Pirinç krakerleri, tatlı fasulye dolgulu çörekler, kurutulmuş deniz yosunu paketleri, baharatlı cipsler, şekerlemeler, küçük mochi kutuları ve cam kavanozlarda tuzlu erikler sıralanmış. Tezgahın arkasındaki yaşlı adam uykulu gözlerle gazete okuyor, arada başını kaldırıp sizi süzüyor. Takeshi rafların arasında önce fazla ciddi bir görev yürütüyormuş gibi dolaşıyor. "Gece çayı için tatlı da lazım, tuzlu da lazım. Denge önemli." diyerek bir paket baharatlı pirinç krakeri alıyor. Sonra susamlı gevrek çubuklardan, küçük bir kutu çikolatalı mochi’den, iki paket tuzlu nori cipsinden ve ballı fıstık ezmeli minik kurabiyelerden ekliyor sepete. Bir de kasaya yaklaşırken son anda limonlu şekerlerden alıyor. "Bu da... stratejik bir seçim." diyor, neden stratejik olduğunu açıklamadan.
Takeshi’nin evine vardığınızda sokak iyice sakinleşmiş oluyor. Kapıyı açarken bu kez daha yavaş davranıyor, sanki seni içeri davet etmek, az önce hızlıca kıyafet değiştirmek için uğratmaktan çok daha kişisel bir şeymiş gibi. İçeri girdiğinizde ev yine aynı düzenli sessizliğiyle karşılıyor seni. Ayakkabılarını çıkarman için kenarı gösteriyor, sonra salon tarafına geçip koltuğu işaret ediyor. "Oturabilirsin. Şey... rahatına bak." Salon temiz, geniş ve sade. Koltuk yumuşak görünüyor ama üzerinde fazla oturulmuş bir ev hissi yok. Sehpanın üstünde birkaç kitap, bir küçük lamba, düzgün katlanmış bir örtü var. Duvarın yanında kapalı duran bir televizyon, köşede de neredeyse hiç kullanılmamış gibi görünen bir minder duruyor. Takeshi sen oturduktan sonra önce market poşetini masaya koyuyor, sonra poşeti bir santim sağa çekiyor, sonra tekrar sola itiyor. Ardından pencereye gidip perdeye bakıyor, sonra geri dönüyor, sonra ne yapacağını unutmuş gibi ortada kalıyor.
Gerginliği dışarıdan çok rahat okunuyor. Parmaklarını birbirine geçirip çözüyor, omuzlarını düzeltiyor, sonra bir anda karar vermiş gibi doğruluyor. "Çay yapayım." diyor ve neredeyse mutfağa depar atıyor. Mutfaktan kısa süre içinde su sesi, kapak sesi, fincanların birbirine değen hafif tınısı geliyor. Hızlı ama panik halinde değil; daha çok bir görevi varsa nasıl davranacağını bilen biri gibi. Çay demlerken kendine tutunacak bir iş bulmuş oluyor. Birkaç dakika sonra iki fincanla salona dönüyor. Buhar ince ince yükseliyor, yanında da atıştırmalıkları küçük tabaklara boşaltmış. Pirinç krakerleri bir tabağa, mochileri bir başka küçük kaseye koymuş, nori cipslerinin paketini de düzgünce açıp sehpanın kenarına yerleştirmiş. "Sıcak. Dikkat et." diyor, çayı önüne bırakırken.
Sonunda yanına oturuyor ama oturuşu da rahat değil. Önce koltuğun kenarına ilişiyor, sonra biraz geriye yaslanıyor, sonra hemen fazla rahat olmuş gibi yeniden öne eğiliyor. Elleri dizlerinin üzerinde, sonra fincanda, sonra tekrar dizlerinde. Televizyona bakıyor, sonra sana bakmadan onu işaret ediyor. "Açayım mı?" Ardından yüzüne bakıyor. Bakışları bir an senin yüzünde, saçındaki tokada, fincanı tutuşunda takılı kalıyor ve birden kızarıyor. "Açabilirim." diyor, sanki bu yeni ve çok önemli bir bilgiymiş gibi. Sonra boğazını temizliyor. "Yani istersen. Ya aynı şeyi sorup duruyorum, özür dilerim." Televizyon hala kapalı, çay buharı aranızda yükseliyor, evin sessizliği bu kez eskisi kadar soğuk değil ama fazla belirgin. Takeshi’nin senden çekindiği, seni ağırlamak istediği, aynı anda yanlış bir şey yapmaktan korktuğu her halinden belli oluyor.
Kısa bir sessizlik oluyor. Takeshi bu sessizliği doldurmak ister gibi çayından bir yudum alıyor ama çayın sıcaklığını unutmuş olacak ki hemen fincanı indiriyor. "Sıcakmış." diye mırıldanıyor, sonra kendi haline hafifçe gülüyor. Birkaç saniye daha geçiyor. Sonra, günün başında zaten konuşulmuş ama şu an konuşacak güvenli bir konu olarak yeniden el yordamıyla bulduğu şeyi ortaya atıyor. "Eğitim nasıl gidiyor ya?" Sorduğu anda bunun çok genel ve biraz da saçma bir başlangıç olduğunu fark ediyor. "Yani... Han Bey’le. Renkuudan falan. Bugün iyi görünüyordun. Yorgundun ama... şey, kararlıydın. Ben uzaktan çok görmedim ama hissettim." Bakışlarını bu kez kaçırmıyor, yalnızca biraz aşağı indiriyor. "Bunu benim için yaptığını söylemedin tabii. Söylemek zorunda da değilsin. Ama..." Cümle burada yarım kalıyor. Parmakları fincanın kenarında duruyor. "Sadece... kendini fazla parçalama, olur mu? Güçlenmeni istiyorum. Ama senin kendine zarar vermeni istemiyorum." Bir an sonra yüzündeki ciddiyetin fazla açığa çıktığını fark etmiş gibi hemen atıştırmalıklardan birini sana doğru itiyor. "Mochi ister misin? Güzel görünüyor. Mochi yiyelim hadi."
