Işık İşaretçisi, öfkeni de, tereddüdünü de, üst üste yığdığın sorularını da kesmeden dinliyor. Işığı yüzünü saklıyor ama susuşu bir kaçış gibi durmuyor, daha çok hangi gerçeği ne kadar çıplak bırakacağına karar veren birinin sabrı var üzerinde. "Sevginin hak edildiğini düşünüyorsun." diyor sonunda. "Bu, sana öğretilmiş güzel bir ahlak cümlesi. Eksik değil, fakat tamam da değil. İnsan bazen hak edildiği için sevmez. Bazen bir şeyin yok oluşa sürüklendiğini gördüğü için sever. Bazen kendi olabileceği hale ulaşamamış bir varlığın kıyısında durur ve onun düşmesini istemez. Ben seni, bana bir şey verdiğin için sevmiyorum. Seni, olabileceğin şeyi gördüğüm için seviyorum." Bir an duruyor. Orman, bu cümleyi yutmuş gibi sessizleşiyor. "Ama evet, beni tanımıyorsun. Bu yüzden sevgime güvenmeni beklemiyorum. Güven, sözle verilmez. Yol boyunca ya kazanılır ya da çürür."
Onizuka ve Akuro'yu sorduğunda başını çok hafif iki yana sallıyor. "Hayır. Onizuka benim adamım değil. Akuro da değildi. Onlar ateşin takipçileri. Maskelilerin yolu, Shindou Takeshi'nin kanı, Hina'nın çakrası, şelalenin altındaki hazne... bunların düzenini ben kurmadım. Shindou Takeshi'nin ateşle olan bağını tamamen onlar üstlendi. Ben o bağa dokunmadım. O mührü hazırlamadım. O mührün ona takılmasını sağlamadım. Ateş kendi yakıtını buldu, kendi işaretlerini koydu, kendi kurbanlarını seçti." Sonra biraz yaklaşıyor. "Kaita'ya gitmeni istememin sebebi seni ateşe teslim etmek değildi. Ateşin içini görmeni istedim. Dışarıdan bakınca isyan, özgürlük, yeni düzen, zincirleri kırmak gibi görünür. İçeriden bakınca insanları nasıl kullandığını, onları nasıl güzel kelimelerle kendi sonlarına yürüttüğünü anlarsın. Ben sana bunu göstermek istedim. Çünkü yalnızca korkuyla reddeden kişi, ilk güzel yalanda savrulabilir. İçini gören kişi daha zor kandırılır."
Bir an için ışığı hafifçe dalgalanıyor. "Sana saldırmamın sebebi de buydu. Seni öldürmek değil, ölçmek. Kuvvetini değil yalnızca. Tepkini, öfkeni, inancını, korkunu, merhametini. Bir düşmanı gördüğünde neye tutunduğunu bilmek istedim. Sen önce kendini ortaya attın. Sonra kendine kızdın. Sonra tekrar başkasını korumaya döndün. İçinde düşündüğünden daha büyük bir karışıklık var, Yureikumo Aoi. Bu kötü bir şey değil. Karışıklık, canlılığın kanıtıdır. Sadece yanlış ellerde düğüme dönüşür."
Antik Ağaç'ı yeniden sorduğunda bakışlarını, göremediğin yüzünün gölgesinden öteye, ormanın kararan derinliklerine çeviriyor. "Antik Ağaç'a dair şu an sana vereceğim her açık cevap, seni cevaba değil savunmaya iter. Onu kalbin gibi görüyorsun. Köklerini inanç, yapraklarını geçmiş, gövdesini kimlik sanıyorsun. Oysa bazı kutsal şeyler yalnızca göğe uzanan ağaçlar değildir, aynı zamanda toprağın altında saklanan şeyleri de beslerler." Sesi bir nebze daha soğuyor. "Bir gün köklerine bakacaksın. O zaman bana kızdığın bu anı hatırlayacaksın. Ve belki beni hala affetmeyeceksin. Ama o ağacın geri dönmesi için dua ederken neye dua ettiğini yeniden sorgulayacaksın."
Sistemi sorduğunda, ormandaki beyaz sis dalların arasında yavaşça dönmeye başlıyor. "İnsan iradesi, dünyadaki en çok sömürülen şeydir. Kimi zaman tanrı adına, kimi zaman köy adına, kimi zaman kan bağı, aile, gelenek, onur veya görev adına. Dini yapılar bunu en eski dille yapar. Sana korkunun kutsal olduğunu, itaatin erdem olduğunu, acının arınma olduğunu söyler. Liderler bunu başka kelimelerle yapar. Kage, daimyo, komutan, klan büyüğü... hepsi aynı çarkın farklı dişleri olabilir. İnsan kendi seçtiğini sanırken, çoğu zaman kendisine seçmesi öğretilmiş şeyi seçer." Bir süre susuyor, sonra devam ediyor. "Maskelilerle burada aynı yere bakıyoruz. Onlar da köylerin, klanların, kutsal yapıların insan iradesini ezdiğini görüyor. Ama ateş, gördüğü her çarpıklığı yakarak düzeltmek ister. Benim için mesele daha fazla. Ateş yıkabilir. Fakat yalnızca yıkmak, yeni bir zincirin ilk halkasını dövmektir. Ben varış noktasını istiyorum. İnsan iradesini gerçekten çıplak bırakacak, öğretilmiş korkuları ve sahte kutsalları yakmadan da geçersiz kılacak bir eşiği."
Sana doğru dönüyor. "Ama sen buna hazır değilsin. Henüz sana yön vermeyeceğim. Sana şimdi bir yol tarif etsem, ya inancını korumak için reddedersin ya da sevdiğin insanları korumak için yanlış sebeple kabul edersin. İkisi de seni bana değil, kendi korkuna bağlar." Işığı biraz daha azalıyor, fakat yüzü yine de görünmüyor. "Yine de söylediklerimi unutma. Shindou Takeshi'den uzaklaş. Bunu onu sevmediğin için değil, onu sevdiğin için yapmalısın. Ateş onu çağırıyor. Ateşe yürüyen birinin elini tutarsan, onunla birlikte yanarsın. Ve senin yanmanı istemiyorum." Sonra sesindeki sertlik yavaşça çözülüyor. "Görüşmek üzere, Yureikumo Aoi."
Son kelimeyle birlikte orman bembeyaz oluyor. Ağaçlar, sis, toprak, onun ışığı, hatta kendi ellerin bile aynı parlaklığın içinde siliniyor. Bir an hiçbir şey yok. Sonra nefes alıyorsun ve ciğerlerine kendi odanın tanıdık havası doluyor. Gerçekten yatağındasın. Çarşafların buruşuk, pencerenin kenarında sabah ışığı var, avucundaki sargı hala yerinde. Bu kez rüyadan uyanmış gibi değil, bir yerden geri bırakılmış gibi hissediyorsun. Bir süre öylece oturuyorsun. Sonra evin içindeki sessizliği fark ediyorsun. Kapıyı açıp dışarı çıktığında ev bomboş. Annenin mutfakta bıraktığı küçük düzen izleri var ama kendisi yok. Babanın dua ettiği köşe boş. Koridora, sonra salona bakıyorsun. Kimse yok. Kapıyı aralayıp dışarı çıktığında Yureikumo bölgesinin de neredeyse aynı sessizlikte olduğunu görüyorsun. Sokakta yalnızca birkaç yaşlı klan üyesi var, onlar da alçak sesle konuşuyor, başları tapınak yönüne dönük. Uzakta tapınağın çevresinde toplanmış kalabalığı seçiyorsun. Tütsü dumanları ince sütunlar halinde yükseliyor. İbadet saati. Klanın büyük kısmı orada.
Tam kapının eşiğinde dururken bakışların bölgenin girişine kayıyor. Takeshi orada bekliyor. Yalnız. Üzerinde dünün yorgunluğunu taşıyan bir durgunluk var. Normalde el sallaması, seslenmesi, en azından yüzüne bir şeyler iliştirmesi beklenir ama yalnızca seni görünce başını hafifçe kaldırıyor. Yanına gittiğinde birkaç saniye konuşmadan sana bakıyor, sonra birlikte sizin evinize doğru yürümeye başlıyorsunuz. "Dün çok kötü denk geldi ya." diyor sonunda, sanki gündelik bir aksilikten söz ediyormuş gibi başlamaya çalışarak. "Shigure bey de hep yerinde olur, görevde olacağı çıktı. Sen Hokage'sin be adam, ne görevi? Otur oturduğun yerde." Şaka gibi kuruyor cümleyi ama sesi şakanın ağırlığını taşıyamıyor. Eve girdiğinizde doğrudan koltuğa geçip oturuyor. Ellerini dizlerinin üzerine koyuyor, bir süre parmaklarına bakıyor.
"Henüz resmi birimlere bildirilmedi." diyor daha alçak bir sesle. "Toshifumi emir vermiş. Hokage bizzat bizden duymadan kimseye söylemeyin demiş." Başını hafifçe geriye yaslıyor ama rahatlamış gibi değil, yalnızca yorulmuş gibi. "Buraya gelirken sokakta birkaç insanın bana kötü gözlerle baktığını gördüm. Muhtemelen ya ANBU'lar, ya da ölenlerin ailesinden olan insanlar." Dudaklarının kenarı titriyor, sonra kendini toparlıyor. "Nasıl hissetmem gerektiğini bilmiyorum. Beni içinde bulunduğum vahşetten kurtaran köye ihanet etmiş, arkasından bıçaklamış gibi hissediyorum. Belki de çekip gitmeliyim. Burada yüzümü göstermem bile insanlara zarar veriyor." Sessizlik uzuyor. Dışarıdan tapınak çanının çok uzak ve yumuşak bir sesi geliyor. Takeshi bu sesi dinler gibi kalıyor. Sonra sana dönüyor. Gözlerinde hem korku var hem de söyleyeceği şeyden utanıyormuş gibi bir çekingenlik.
"Aoi, sana bir şey sormak istiyorum ama lütfen beni yanlış anlama." Sana doğru biraz yaklaşıyor. Sesini iyice düşürüyor. "Beni Akuro ile konuşturman mümkün mü? Böyle bir teknik var mı?" Gözleri senin gözlerine tutunuyor. "Onun bana bıraktığı şeyler var. Pençe, sözleri, o mühür... Ve ben onun beni öldürmeye çalışan bir adamdan ibaret olmadığını hissediyorum. Bana ne yaptıklarını, benden ne istediklerini, bu kanın ne olduğunu... belki ondan duymam gerekiyor." Bir an duruyor. "Bir de..." Boğazı düğümlenir gibi oluyor. "Ben gerçekten neye dönüştüm, bunu bana açıkça söyleyebilecek tek kişi belki de o."