Joined: Tue Nov 19, 2024 10:34 am
Rütbe:   
 Image
User avatar
Konohagakure
Konohagakure
Bağırarak adamları üzerime çekmiş ve kaderimi beklemeye koyulmuştum. Kaito'nun yandan yemişi olan herif ise haliyle sinirlenmiş, bana doğru hızlı hızlı gelmeye başlamıştı. Diklenir hareketlerle iyice karşıma gelmesini bekledim. Ardından, suratıma konacak tokat için gözlerimi sıkı sıkı kapattım. Yiyecektim bir şey demeden, problem yoktu. Tabii, Kaito engel olmasaydı.

Suratımda patlayan bir şey hissedemeyince gözlerimi geri açtım. Kaito, bir kılıç yaratarak adamın hareketine engel olmuştu. Her şey çok hızlı gelişmişti. Aklımdan, "Bari şurada rol kesmeyi bırak be!" diye geçirsem de, dışarıdan sadece "Ooha!" tepkisi vermiş, bir adım yana çekilerek daha geniş açıdan izlemeye başlamıştım olayları.

Çakma Kaito pek duracak gibi görünmüyordu. Gerçek Kaito tarafından hareketi engellenmiş olsa da hedefi hala bendim. Açıkçası birini dövmeye bu kadar yaklaşmışken başka biri tarafından saldırgan bir şekilde hareketim kesilse, odağımı ona çevirirdim "Ne yapıyorsun lan?" diyerek. Elinde kılıç olmasına da bakıldığında şu an benden daha tehlikeli olduğu da belliydi, ama yok, çakma Kaito illa bana salça olmaya devam edecekti. Bana attığı ağlara bilerek yakalansa mıydım gene, Haru'da yaptığım gibi? Seri bir şekilde karar vermem gerekliydi.

Bir şeyleri pek tartmadan iç güdülerime bıraktım yine. Fakat tekrar yakalanmaktansa bu sefer mücadele etmeyi tercih ettim. Seri bir şekilde aşağı eğilerek yere doğru kapaklanacak, ağları atlatmaya çalışacaktım. Fakat aynı zamanda, bu yere kapaklanışımı öne doğru ivmelemeye, bana ağ fırlatan adamı bacaklarından yakalamaya çalışacaktım. Bunu yaparken herhangi bir şekilde çakra ile uzuvlarımı ya da reflekslerimi güçlendirmeye çalışmayacağım. Eğer yapabilirsem ikimiz de yere kapaklanacağız, hatta muhtemelen adam biraz üzerime doğru da düşecek ben daha aşağıda olacağım için. Böyle bir durumda bana vursa da, debelense de sıkı sıkı tutmaya ve adamı zaptetmeye çalışmaya devam edeceğim.
► Show Spoiler
Image
Joined: Tue Nov 26, 2024 9:39 pm
User avatar
Game Master
Game Master
Ağ tam yüzüne çarpmadan önce dizlerini büküyorsun, omuzlarını öne atıyorsun ve yere doğru ani bir dalış yapıyorsun. Hamlen keskin, hızlı ve kesin. Ağ havanın içinden fışk diye geçiyor ama seni ıskalayarak arkaya savruluyor. Ve sen, ivmeni kullanarak adamın baldırlarına küt diye giriyorsun. Adamın dengesi bir anda gidiyor. İkiniz de yere kapaklanıyorsunuz. Adam üstte, sen alttasın ama baldırını kavraman ona nefes aldırmıyor, sendelediği anda dizleri kontrolsüzce titriyor ve yere düşüşünü yana doğru alıyorsun. Adam sendeleyip nefesini toparlamaya çalışıyor. Senin hamlen tam olması gerektiği gibi işliyor.

Bu sırada Kaito, ya da gerçek adı her neyse, örümcek ağından oluşan o parlak, lif lif kılıcıyla ileri atılıyor. Karşısındaki adam da hiçbir mühür yapmadan, bileklerinden çıtırtılar eşliğinde aynı türden bir kılıç çıkarıyor. Ve iki kılıç havada buluşuyor. Ağ telleri birbirine geçiyor, kopuyor, yeniden örülüyor, geriliyor. İki taraf da bastırıyor. Karşıdaki adam gözlerini kısarak Kaito’ya tükürür gibi konuşuyor. "Bu kadar düştün demek ha, Kaito?" Kaito’nun damarları belirginleşiyor, dişleri sıkılıyor ve hayret verici saçmalıkta bir cümle fırlıyor ağzından. "Sizin çiçekleriniz solduysa ne olmuş lan!? BEN BİR KARANFİLİM KARANFİL!"

Bir sessizlik.

Kılıç tokuşturan adam kılıcı bastırmayı bırakıyor. Senin altında debelenen adam bile bir anlığına savaşı durduruyor ve kafasını kaldırıp Kaito’ya bakıyor. Herkes aynı anda düşünüyor. Sonunda karşıdaki adam hafifçe başını yana eğip soruyor. "Ne alaka lan?" Kaito kollarını daha çok geriyor, sanki cevabı çok mantıklı bir şeymiş gibi "Ne ne alaka abi!? Diyorum ki ben karanfilim. Siz solmuş çiçeklersiniz. Ne olabilir yani!? Hayır niye şey yaptınız ki şimdi?" Bir an rüzgar bile esmiyor.

Ama o an sonsuz değil çünkü altında tuttuğun adam birden geriliyor. Adamın parmakları çenenin hemen altına geliyor ve tüm güçle boğazını kavrıyor! Bir anda seni alta alıyor, dizini göğsüne bastırıyor, tüm ağırlığını sana veriyor. Nefesin kesiliyor, sırtına toprağın soğukluğu ve baskısı doluyor. "Hah. Şimdi tuttum seni." Ve adamın avuç içlerinden örümcek ağı çıkmaya başlıyor. Önce sadece birkaç lif, sonra yüzlerce. Ardından yüzüne doğru yayılan, örümceklerin yumurtadan çıkar gibi çoğalan bir ağ dokusu. Gözlerinin önünden ince beyaz teller geçiyor. Görüyorsun ama bulanık. Ağız kenarına ulaşan lifler nefesini tıkıyor. Burun deliklerine yaklaşan lifler seni paniğe zorluyor. Örümcek ağı yanaklarına yapışıyor. Çenen kapanıyor. Nefesin daralıyor. Ağ göğsüne doğru yayılmaya başlıyor, daha da sıkılaştırıyor seni.

Kaito da o anda ölüm kalım kavgasında. Karşısındaki adam da ağ kılıcını güçlendiriyor, teller kalınlaşıyor, diş dişe veriyorlar. Kaito’nun boğazındaki damarlar şişiyor. "ACELE ET!" Kılıçlar birbirine yapışmış gibi, çözülemiyorlar. İki taraf da bastırdıkça teller kopup yeniden örülüyor. Ama karşıdaki adamın gücü daha fazla. Kaito geri itiliyor. Toprak kayıyor ayaklarının altında.

Sen ise nefes alamıyorsun. Ağ artık yüzünün tamamını kaplamaya çok yaklaşmış durumda. Bir şey yapmazsan sen de gidiyorsun, Kaito da. Haru da geri döndüğünde yere serilmiş iki ceset bulacak. Örümcek ağı boynundan göğsüne doğru ilerliyor, nefesin tükeniyor.

Kuroashi (?) Kaito
► Show Spoiler
Joined: Tue Nov 19, 2024 10:34 am
Rütbe:   
 Image
User avatar
Konohagakure
Konohagakure
Adama atladığım gibi bacaklarından yakalamış, beraber sevgi topuna dönüşerek yerde yuvarlanmıştık. Bir süreliğine her şey kontrol altındaydı ve iyi gidiyordu. Ağlar beni yakalayamamıştı, Kaito ise alevlenmişti. Kadına zulüm etmelerine ses çıkarışım mı onu gaza getirmişti bilmiyordum ama yanımda sessiz sessiz takılıp içine atmaktansa benim gibi o da direkt olarak savaşa girmeyi tercih etmişti. Benim aksine gizlemek zorunda kaldığı bir kimliği de olmadığı için cephanesini de istediği gibi kullanıyor gibi görünüyordu.

Tabii, çenesini de.

Öncelikle her bir çiçeği en ince ayrıntısına kadar bilen, isterse adamın götünden bile karanfil çıkarabilecek yetide olan bir Hayashi bireyi olarak, Kaito'nun kendini savaşın ortasında aşkın sembolü olan karanfil ile özdeşleştirmesi bir tık ağrıma gitmişti. Kapı tutuculuk yapmak istemiyorum ama metafor kasacaksan da araştırmanı yapacaksın birader, yok öyle ilk aklına gelen çiçeği anmak! Çok ayar oldum, sinirlendim, hızlı hızlı nefes alıp vermeye başladım bir yandan adamın üstünde üsturupsuz bir şekilde takılıyorken.

"Senden anca göt la-..." diye tam başlamışken boynumdan aniden yakalandım! Kaito'nun saçmalaması yüzünden gafil avlanıp açık vermiş, adamın birden bire pozisyonlarımızı değiştirmesine mani olamamıştım. Hızlı takılmakta ve işin içine biraz şiddet katmakta zannımda bir sakınca yoktu ama her şeyin bir yeri, zamanı, ve de güvenli kelimesi olmalıydı. "Karanfil! Karanfil kurtar beni!" diye çığırtmaya başladım aşırı ince bir sesle. Ancak sesim git gide daha da kısılıyor, nefesim iyice kuruyor ve her boğazımdan geçisinde nefes borum biraz daha yıkılıyor gibi hissettiriyordu. Suratım ise... Beyaz bir şeyle... "Haa, örümcek ağıymış lan."

Gözlerimin önündeki beyaz perde gitgide daha da kalın bir hal alırken nefes alış verişim de iyice daralıyordu. Ağların teknik olarak beni bloklamasının yanı sıra adamın boğazımı sımsıkı saran eli de bu durumu iyice zorlaştırıyordu. Şeytan diyor ki... Aban, götünden kavak ağacı çıkar şu ibnenin. Sonra artık oraya ağlarıyla yuva mı yapar, sinek mi avlar, ne halt ederse etsin. Şu an bunu yapmayı ne kadar istesem de, epey bir sonraya kalacaktı bu fantezi. Bu yüzden önce can havli ile boştaki kollarımla adama müdahele etmem gerekliydi.

Ağlar kollarımı da iyice sarmadan önce yapmam gerekiyordu bunu. Yoksa malum, nefesi kesilmiş bir mumya olacaktım çok geçmeden. Daha bu Haru ve Kaito ikilisiyle çalacağımız defterler, çakacağımız bacılar vardı hem. Boştaki kollarıma çakra ile güç verip, adamın kafasına sağdan soldan eş zamanlı ve okkalı bir şekilde sertçe vuracaktım ellerimin içi ile. Bunu eğer isabetli bir şekilde yapabilirsem adamın ciddi bir sarsıntı geçirmesi muhtemeldi, veya kulak zarını elime falan bırakması. Sonrası nispeten kolay olacaktı benim için. Sarsılan adamı üstümden atmak için debelenecek, bir yandan da suratımdaki ağları ellerimle yırtacaktım. Kaito da bu sırada bir zahmet ölmezdi herhalde, ben kurtulup yardımına gelene kadar.
► Show Spoiler
Image
Joined: Tue Nov 26, 2024 9:39 pm
User avatar
Game Master
Game Master
Boğazındaki baskı karanlığı çağırıyorken, o son saniyelik bilinç kıvılcımında çakranı kollarının içine basıyorsun. Kasların geriliyor, damarların beliriyor, parmak kemiklerin hafifçe sızlıyor. Adam senin üzerine abanmış halde "Bu iş bitti." diyor ve gülümsüyor. Sen ise iki kolunu da aynı anda kaldırıyorsun. Avuç içlerin adamın şakaklarına, kulak diplerine iki taraftan aynı anda çarpıyor. Çatlayan bir karpuz gibi ses çıkıyor. Adamın gözleri bir anda kayıyor, kafası gevşiyor, nefesi sendeleyip kesiliyor. Sarsılıyor. Ve sen o anı yakalayıp tüm gücünle bir diz kırması yaparak adamı üzerinden fırlatıyorsun. Adamın gövdesi sırtüstü toprağa çakılıyor.

Sen hızla yüzündeki ağları yırtmaya başlıyorsun, tırtıklı lifler avuç içlerine takılıyor, bazıları kopuyor, bazıları ise yanağında ve kaşlarında ince, yapışkan kırıntılar olarak kalıyor. Ama nefes yolun kısmen açılıyor. Havan gevşiyor. Tam o sırada yerdeki adamın yüzüne karanlık bir ifade çöküyor. Ve gülmeye başlıyor. Kısık, kötücül, içini üşüten bir kahkaha. Ardından parmaklarıyla hızla bir mühür yapıyor. "Kumo Kekkai!" Mührü tamamladığı anda yüzünde bıraktığın ağ kalıntıları bir anda canlanıyor. Kendi kendine örülmeye başlıyor. Ve lifler geriye, yani ağzının içine doğru ilerliyor. Önce dudak kenarını kapatıyor. Sonra dişlerinin arasına giriyor. Sonra boğazına doğru uzanıyor. Nefesin kesiliyor. Dilin hareket edemiyor.

Bir anda içgüdüsel bir korku yükseliyor sende, sanki boğazın içinden yavaşça örülen bir koza seni içeriden boğmaya çalışıyor. Dizlerin hafifçe titriyor, hava giderek daralıyor. Ve tam o anda, gözlerini istemsizce yana çevirdiğinde görüyorsun. Kaito, kendi rakibine kocaman bir yarım daire savuruyor. Ağ kılıcı karşı tarafın kaburgalarına saplanıyor, adamın nefesi kesiliyor, vücudu geriye doğru uçuyor ve yere çakılıyor. Hareket etmiyor. Kaito bir an bile durmuyor. Başını çevirip seni boğmaya çalışan adama abanıyor. Bir sıçrayışta arkanıza geçiyor, kılıcı iki eliyle kavrıyor ve kılıcı adamın bel hizasına indiriyor.

Ağlar geriliyor ama tamamen kesilmiyor, yine de adamın beli boyunca derin bir yarık açılıyor. Adam çığlık bile atamadan bilincini kaybedip yere düşüyor. Yere düşer düşmez boğazındaki ağlar eriyip siyah küller haline geliyor. Yüzünü kapatan ağlar da aynı anda çözülüyor. Hava ciğerlerine hücum ediyor. Boğazındaki o dayanılmaz baskı bir anda yok oluyor. Kaito sana doğru koşarken "OĞLUM İYİ MİSİN LAN!?" diye bağırıyor. Sesi panik dolu. Sen daha cevap veremeden dışarıdan bir çığlık geliyor. "LAN!!"

Başını kaldırıp bakıyorsun ve Haru’nun pantolonunun fermuarını çekiştirerek koşa koşa geldiğini görüyorsun. Göğsündeki panço hala yarım yamalak, saçları darmadağınık. Yanınıza geldiğinde nefes nefese "Lan en fazla beş dakika falan olmuştur amına koyayım, ne oluyor burada?" diyor. Kaito gururlu bir şekilde dikiliyor, hala kılıcı elinde. "Bir kadına saldırdılar, biz de içlerinden geçtik." Haru yavaşça sana dönüyor. Yüzünde kuşkulu, hafif mahkeme kurmuş bir ifade. "...Birlikte mi geçtiniz?" Bir anda Kaito da sana dönüyor, aynı şüpheli bakışla "...Evet. Birlikte geçtik." diyor.

Bir sessizlik.

Haru kaşlarını çatıyor, sana iyice yaklaşıyor ve "Kardeşim sen niye ajanlık yaptığın adamları dövüyorsun? Omurgasız mısın?" diye soruyor. Kaito da araya giriyor. "Moruk biz çakmayalım diye dövmeli mövmeli eleman bulup göndermişler, anlıyoruz ama sen niye bize yardım ediyorsun ki şimdi?" İkisi de tamamen ciddileşmiş durumda, kaşları çatık, gözleri sende.

Ve sen...

Neyden bahsettiklerini hiç anlamıyorsun. Ama onların ne bildiğini, senin ne bilmediğini, bu birbirine zıt sözcüklerin neye işaret ettiğini elbet eninde sonunda anlayacaksın. Değil mi?

Kuroashi (?) Haru
► Show Spoiler
Joined: Tue Nov 19, 2024 10:34 am
Rütbe:   
 Image
User avatar
Konohagakure
Konohagakure
Ben dedim Kaito ölmez diye, ama yardım edilen Kaito değil ben oldum. Adama sağdan soldan okkalı bir şekilde geçirerek bir şekilde attım onu üzerimden. Bir çuval misali yere serildi, ama pes etmedi amına koduğum! Pis pis baktı bana ve suratımdaki ağ kalıntılarını tekrar harekete geçirecek, şekillendirecek, çeşitli fantezilerini üzerimde sergileyecek bir teknik uyguladı, beni tekrar boğmaya başladı.

"Ekhe... Khe, khkehğhgehe!!" sesleri eşliğinde kendi boğazıma yapıştım bir faydası olacakmış gibi. Çenemin altını tırmalamaya, debelenmeye başladım. Yüzümü saran ağlardan bir şekilde kurtulabilirdim mekanik bir şey olduğu için. Fakat nefes borumu direkt içeriden kapatan, ciğerlerime dolan bir şeyi nasıl durdurabilirdim ki? Çekip çıkaramıyordum da, onun yerine debelenebiliyor ve "Kğağnfğil!!..!" diye yardım dilenebiliyordum sadece. İşte, yardımıma gelinilen nokta da tam bu sırada olmuştu. Kaşlarımın iyice birbirine yaklaştığı ve saçma sapan bir görevde rezalet bir şekilde öleceğimi en yakın hissettiğim bu anda Kaito hem kendi uğraştığı adamı, hem beni boğan adamı alt etmiş, beni de boğulmaktan son anda kurtarmıştı.

Boğazıma dolan külleri sağa sola tükürüp ufak bir öksürük kriziyle son parçaları da atmaya çalıştım. Ellerim dizlerimde, vücudum iki büklüm öne eğilmiş bir halde iken kesik kesik bir sesle "Teşekkür ederim, Kaito." dedim, gözlerim zemine dikilmişken. Zor da olsa bakışlarımı kaldırdım, adama bakmaya başladım. "İyiyim, ama sana borçlandım." diye devam ettim buruk bir gülümseme ile. Ne olmuştu az önce? Nasıl gözleri dönmüştü bu insanların? Kaito olmasa ölecektim belki de. Tamam, tamam. Abartmaya gerek yok, Kaito olmasa bir şekilde kurtulmanın yolunu illa ki bulurdum veya en başından kendimi bu duruma sokmazdım. Fakat benim yerimde gerçekten bir sivil olsaydı ne olacaktı? Bir gün sabrının sonuna ulaşan bir köylü benim gibi baş kaldırdığında, son gününü mü yaşayacaktı? Kadına zorbalık yaptıklarında insanlar bu yüzden bu kadar sessiz ve korkak davranmıştı demek ki. Birilerinin demir yumruğu ölümle disiplin getirmişti bu köye. Konoha'ya planladıkları bir saldırı olsun veya olmasın, bu insanlara illa müdahale edilmesi gerekiyordu.

Haru'nun bağrıntısıyla daldığım yerden uyandım. Ani bir hareketle duruşumu düzelttim ve etrafıma baktım şöyle bir. Tamam, iki adam da alt edilmiş olabilirdi fakat bu az önce bir ton köylünün önünde burayı yöneten adamlara tekme tokat giriştiğimiz gerçeğini değiştirmiyordu, haliyle olanların lafı hızla yayılacaktı. Eh, peşimize de muhtemelen düşeceklerdi. Bu yüzden, Haru'nun merakını giderir gidermez buradan ayrılmamız en makul olan hareketti.

Nitekim Kaito, Haru'nun sorularını cevaplamış olsa da ortada giderilmesi gereken yeni bir merak doğmuştu. Ve ben kendimi bu ikiliyle kaçıp sığınacak yer aradığım bir senaryodan ziyade insanların önünde ikilinin sorularına maruz kalır bir halde bulmuştum. Bir kaşımı kaldırıp, Haru'ya baktım iyice yanaşırken. Ardından, Kaito'yu kol yeninden yakalayıp biraz daha yaklaştırdım, bu sefer de öbür kaşımı kaldırarak. Az Kaito'yu, az Haru'yu kendime çeke çeke, vücut dilimle iyice yanaşmalarını ima ede ede bir sevgi topu oluşturdum ortada, mırıl mırıl konuşabilmek için. Önce "Ne alaka lan?" diye mırıldandım, hemen akabinde ise sesimi yükselttim kalabalığın duyması için. Bir Haru'nun bir Kaito'nun omuzlarına vurup onları güya pohpohlar iken "EFENDİLER! SAĞOLUN, VAR OLUN. BENİ KURTARDINIZ!" diye rol kestim kalabalığa. Arada bir de bakış atıyordum meydana. Dinliyorlar mı, gelen giden var mı diye.

"Ne ajanı lan? Siz ssssssalak mısınız amına koyayım?" Kafamı geri düzeltip ikiliye doğru tekrar sokuldum. Sırayla yüzlerine baktım, beklemedikleri bir anda da rol kesmeye devam ettim, "GELİN SİZE BİR ÇAY ISMARLAYAYIM, ÇAYHANEYE GİDELİM. VAR BURALARDA ÇOK GÜZEL BİR ÇAYHANE, ORAYA GİDELİM ORADA OTURALIM BİRKAÇ SAAT." diye. Sonra, tekrar sesimi azalttım. Kaito'yu muhattap alarak, "Nerede senin dediğin şu mekan? Bunlar peşimize düşer kesin. Kimsenin aklına kerhane gelmez, oraya gidelim." dedim. Haru'ya döndüm, "Orada düzgünce bir konuşalım da kafanızda nasıl saçma bir şey oluştuysa açıklığa kavuşturalım. Peşimize düşen olursa ne yapacağımızı da." dedikten sonra son bir defa "HADİ ÇAYHANEYE!" diye bağırındım.

Akıllarından ne geçtiğini tahmin edemiyordum şu an. Bir sürü ihtimal geçiyordu aklımdan ancak uğraşırsam her bir ihtimal mantıklı bir zemine oturabiliyor, böyle olunca da tek bir sonuca ulaşamıyordum. Haliyle sakin bir kafayla konuşmadan açıklığa kavuşturabileceğim bir mesele değildi bu bahsettikleri. Sanırım iki tarafın da doğru düzgün bir şeyleri konuşması gerekiyordu artık ve Hokage'nin pek hoşuna gitmeyecek olsa da, dürüstlük talep edebilmem için benim de bazı dürüstlükleri göstermem gerekiyordu. İçten bir konuşma için de lokal kerhaneden daha ideal neresi olabilirdi ki, değil mi?!

Mırın kırın etmezler ve gitmeyi kabul ederlerse Kaito'nun yolu göstermesini bekleyeceğim.
► Show Spoiler
Image
Joined: Tue Nov 26, 2024 9:39 pm
User avatar
Game Master
Game Master
Üçünüz de meydandaki hengameden uzaklaşırken, kalabalığa attığın o son rol kesme numarası sayesinde çevredeki kaygılı bakışlar hızla başka yönlere kayıyor. Köylüler kavganın bittiğini görünce yavaştan dağılmaya başlıyor. Siz de sokağın daha tenha, taş döşeli bölümüne giriyorsunuz. Adımlarınız taşlara tak tak tak diye vuruyor, ama aranızdaki konuşmalar çok daha derin bir ritim taşıyor. Yanınızda hala nasıl oluyorsa yarı ıslak, pançosuna sarınmış halde yürüyen Haru, biraz öne eğilip sesini mümkün olduğunca kısarak konuşuyor. "Ya kardeşim, seni bizimkiler yollamadı mı? Hani kendilerinden biri olmasın diye yabancı falan-" Daha cümlesini bitiremiyor ki Kaito, tüm sokağın duyacağı bir tonda patlıyor. "Abi bizimkiler dedin, Kumoashi olduğumuzu anladı ya!"

Haru bir saniye donuyor. Sonra çok ama çok acı çeken bir insanın yavaş hareketiyle yüzünü Kaito’ya çeviriyor. Ve fısıltıyla konuşuyor. "Ya Kaito... senin ben kafanı sikeyim ya." Sol gözünü kapatıp derin bir nefes alıyor. "Belki benim dediğimi çakmayacaktı, belki duymadı o kelimeyi. Sen böyle vurgulaya vurgulaya söyle amına koyayım tamam mı?" Kaito cevap verecek gibi oluyor ama Haru eliyle sus işareti yapıyor. Sen bu ikiliyi izlerken fark etmeden adımlarınız hızlanıyor, köy, pazar yerinden uzaklaşınca daha sessiz bir havaya bürünüyor. Sağlı sollu birkaç loş sokak geçiyorsunuz ve karşınıza çıkıyor.

Kerhane.

Dışarıdan bakınca harabe gibi duran, solmuş kırmızı bir feneri olan, pencerelerindeki perdeleri güneş kaçıran esrarengiz bir bina. Çatı biraz çökmüş, girişteki tabelanın "Han" kısmı düşmüş, sadece "Ker E" kalmış. Kaito derin bir nefes alıyor. Sanki eve dönmüş gibi bir gururla "Beyler..." diyor ve kapıyı açıp içeri adım atıyor. İçerisi şaşırtıcı şekilde sıcacık. Tütsü kokuyor. Biraz vanilya, biraz yasemin. Yumuşak ışıklar var. Beklediğinden çok daha düzenli bir yer burası. Kapının yanında, yüz yılı devirmiş gibi görünen yaşlı bir adam beliriyor. Gür sakallı, hafif kambur, ama yüzünde dünyayı duymuş görmüş bir adamın neşesi. "Hoj geldiniz yiğen, hoj geldiniz."

Ellerini ovuşturuyor telaşla. "Geçin bakem şuraya oturun, size çay getirek. Tatlı getirek tatlı. Tatlı önemli, tatlı yemeden girmemek lazım." Sizi iç kısımda, kadife kaplı eski bekleme sandalyelerine yönlendiriyor. Haru pançosunu beline iyice sarıp sandalyeye çökerken yeniden konuşmaya başlıyor. Bu sefer ses tonu ciddi, yorgun, biraz da suçlulukla karışık. "Biz Kumoashi’yiz kardeşim." Kaito yanağını kaşıyarak onaylıyor. Haru devam ediyor. "Bizim aile küçük köylere saldırıp haraç kesmeye başladı. Biz de dedik ki biz bu işin içinde yokuz. Sikerler. Bunu deyince aile bize düşman kesildi. Ana baba demedik, çektik gittik." Kaito başını sallıyor, bir yandan da etrafına bakıyor. Haru anlatmayı sürdürüyor. "Sonra bir gün oturuyoruz. Meydanın aşağısında çorbacı var, Kasaru abi. Pirinç çorbası yapıyor öyle böyle değil, tavuk suyuna. Neyse."

Haru hafifçe gülümsüyor anıyı hatırlayınca. "Otururken dedik ki lan biz kaçtık ettik acaba eşeklik mi ettik? Köylere yardım etmeyelim mi?’ Sonra dedik ki tamam, aile hangi köye saldıracaksa önceden gidelim. Köylüyü uyaralım, en azından direnebilsinler." Kaito araya giriyor. "O yüzden işte senin girdiğin o binaya saklandık abi. Orası bizim gözetleme yerimizdi." Haru tekrar sözü alıyor. "Bir gün bizim klandan bir adam geldi. Ben de size katılayım dedi. Sonra baktık ele veriyor bizi pezevenk. Suçüstü yakaladık. Temizledik." O an hem Haru’nun hem Kaito’nun gözleri sende. Haru biraz eğilerek, kaşlarını çatmış şekilde konuşuyor. "Biz de sen gelince dedik ki heh tamam. Önceki işe yaramayınca bu sefer rastgele adamı sokaktan çevirip bize yolladılar, bilgi almak için."

Kaito devralıyor. "Biz de sana bir Ali Cengiz oyunu çevirecektik. Durumunu test edecektik." Sonra Haru final soruyu soruyor. "Sen şimdi diyorsun ki ajan falan değilim öyle mi?" O sırada içerideki perdeli alandan biri çıkıyor.

Ve karşınızda duran güzelliğe inanamıyorsunuz.

Uzun siyah saçlar. Kırmızı dudaklar. Süzülen bir yürüyüş. Teni porselen gibi. Götü kafanız kadar. Elindeki yelpaze ile size bakıyor. "Beyleerrr. Kim geliyoorr önce~?" Sessizlik. Üçünüz göz göze geliyorsunuz. Haru pançosunu düzeltiyor. Kaito ise dudaklarını büzüp bir anda sana dönüyor. Gözleri açılıyor. Teşvik edici bir gülümseme yayıyor yüzüne. "Abi önce sen." Haru'ya dönüyorsun. Haru kadından gözlerini ayıramıyor.

Evet, artık bu noktaya geldiniz. Eee, kim giriyor? Şey, odaya yani.
Joined: Tue Nov 19, 2024 10:34 am
Rütbe:   
 Image
User avatar
Konohagakure
Konohagakure
Başım hafiften ağrımaya başlamıştı. Hem olanların ufak şoku, hem de ikilinin yolda atışıp durması tellerimi germeye başlamıştı ufak ufak. Hala klan adı meselesini tartışıyorladı. Sanki umrumdaymış gibi demek isterdim fakat hem umrumda olduğu, hem de olmadığı bir noktadaydım. Bana göre bu zalim heriflere karşı durdukları ve onların yollarını benimsemedikleri sürece kim olduklarının bir önemi yoktu. Hatta içeriden olmaları işime bile gelirdi bu durumu düzgün ele alabilirsem. Bir yorum yapmadım şimdilik konuşmalarının hiçbirinde. Sadece sakin sakin yürüdüm yanlarında, zaman zaman hafifçe gülümseyerek.

"Tabi aktivite öncesi tatlı önemli, ya." diyerek oturdum bir köşeye adam bizi buyur ettiğinde. Hoş kokuların hangi güzel çiçeklerden geldiğini hem literal, hem de mecazi anlamda öğrenmek için etrafıma şöyle bir bakındım, ne de olsa çiçek dediğin iş benden sorulurdu. Tatlı yaseminin kokusunu içime çekip gönlümde beliren anlık, minik, ufacık bir ev özlemini bir kenara ittiğimde Haru konuşmaya başladı. Hatta, konuşmak ne kelime, dökülüyor, beni uğraştırmıyor, birbir anlatıyordu neler yaşadıklarını. Sessizce dinledim yer yer başımı sallarken. Konuşmasını asla bölmedim, hor gördüğümü ya da saçma bulduğumu belirten hiçbir harekette bulunmadım. Doğup büyüdüğün aileye ve onun kurallarına, sana alıştırdıkları değerlere kolay kolay karşı çıkmazdı kimse ve zor olanı başarmışlardı benim gözümde. Bir gün... Hayashi'ler de ayık oldukları bir anda kolektif bir şekilde baş kaldırmaya ve zalimliğe niyetlenseler, ben de aynı şekilde aralarından ayrılır ve engel olmaya çalışırdım onlara. Evimi, anılarımı, doğup büyüdüğüm doğayı terk etmek çok zor olsa da yapardım bunu.

Konuşması bittiğinde etkilenmiş bir şekilde dudaklarımı kıvırıp başımı salladım. Gerçekten ajan olup olmadığımı sorduğunda ise bir süre gözlerine baktım ifademi bozmadan. Kafamda bir şeyleri tarttığımı ve bir karar aşamasında olduğumu anlıyor olmalıydı beni izlerken. Hatrı sayılır bir süre geçtikten sonra "Değilim." dedim net bir ses ile. "Gerçekler hakkında ekonomik davranmış olabilirim, ama sizlerle aynı tarafta olduğumu bilin yeter." diye devam ettikten sonra tekrar gülümsedim, bu sefer muzip bir şekilde. "Size ismim konusunda yalan söyledim. Bir de buraya geliş amacım hakkında. Fakat evlenmek istediğim konusu? Heh... Bak o tam yalan olmayabilir işte."

Elimi uzattım Haru'ya. "İsmim Kenta." dedim, söylediğim yalanı düzeltmek için. "Hayashi Kenta." diye ekledim. Daha önce duymuşlarsa bizi eğer, nereden geldiğimi de anlamaları zor olmazdı. Uzaktan Shigure'nin çığlıklarını duyabiliyordum gerçek ismimi, klanımın adını açık açık ifşa ederken ama... Ben, kendini çeşitli görevlerle ve aldığı kararlarla kanıtlamış bir Chuunin olarak şu an bunun doğru bir hareket olduğunu düşünüyordum. Artık çok büyük bir problem çıkarsa da, çıktığında düşünürdüm, ne yapayım.

"Kumoashi mi, Popoyashi mi olduğunuz önemli değil, bu zalimlere karşı birlik olalım yeter. Birden bire böyle kan kusturmaya başlamalarının ardındaki tek sebep biraz daha zenginleşmek olamaz, değil mi? Daha büyük bir felakete hazırlanıyorlarsa bunu ancak biz durdurabiliriz." Daha da konuşmaya devam edecektim perdenin arkasından bir afet-i devran çıkmasaydı. Neler yapmamız gerektiğini, onlarla başka kimsenin gelip gelmediğini, bu köyde kaç Kumoashi'nin bulunduğunu falan soracaktım eğer ki aklım birden gitmeseydi. "Vay, vay, vay...." derken buldum kendimi, mantıklı kelimeler sarf etmek yerine.

Yutkundum. Gözlerim bir aşağı, bir yukarı gidip ölçüp biçiyordu, ki 90B gibi duruyorlardı ama benim gibi bir zavallı ne bilirdi ki? Birkaç saniye sürdü kendime gelmem ve aptal aptal bir gevşeklikle "Tsuyu'nun tatlısı da bir fenaymış." dedim Kaito sırıtıp bana dönerken. Önden... Önden "buyurmam" için beni teşvik ediyordu. Öyle saçma bir andı ki bu benim için bir çok duyguyu bir anda yaşatıyordu bana. Kadına ilk dokunan olmak cezbedici bir fikirken, sırada iki kişinin daha olduğunu bilmek iğrendiriyordu beni. Az önce bir çatışmadan çıkmışken kuşların ve arıların şarkısıyla haşır neşir olmamızın saçmalığı ise aklımdan çıkmıyordu. "Abi saçmalama, burada öyle çok duramayız." dedim kafamı bir sağa bir sola yatırırken. O sırada, Haru'nun hala kadına baktığını fark ettim. Bir yandan pançosunu çekiştiren bir yandan da hipnotize olan görüntüsü beni istemsizce tekrar sırıttırıken "Hem bakirim dedim anlamıyor musun ya?" diye şaka yaptım Kaito'ya, kaş göz ile Haru'yu işaret ederken. Galiba birilerinin illa önden buyur etmesi gerekiyorduysa bunun kim olduğu belli olmuştu.

Elimi çeneme götürüp kısa birkaç saniye düşündüm hızlıca. Konuşmamız gereken şeyler hala vardı ancak kadının çıkması biraz beni yarıda kesmişti. Lavukları buraya getirirken elbette kahvehane gibi bir mekanda doya doya sohbet edemeyeceğimizi biliyordum ama kadının bu kadar ortamı çalkalayacağını da düşünmemiştim. Bir şekilde konuşmaya devam etmemiz gerekiyordu. Bu yüzden, kadına bir adım attım. Bir adım daha ve iyice yanaştım. Mırıldanarak "Üçümüz birden." dedim, sonra kafamı biraz daha yaklaştırdım. Cebimden cüzdanımı çıkarıp içindeki paraları gösterdim. "Normal ücretine ek olarak biraz daha para kazanmaya hayır demezsin sanırım? Yanımızda oturup gözümüzü hoş tutman yeterli, üstelik." diye ekledim. "Ticaret" teklifimi ilginç bulacağını az çok tahmin edebiliyordum. Kabul etmez ve içeri üçümüzün girmesine izin vermezse buradan ayrılmamız, ya da biri bizi kovana kadar arsız gibi koridorda oturmaya devam ederek konuşmamız gerekecekti.
► Show Spoiler
Image
Joined: Tue Nov 26, 2024 9:39 pm
User avatar
Game Master
Game Master
Kadına teklifini sunup parayı devreye soktuğun anda, hem Haru’nun hem Kaito’nun yüzünde aynı anda iki farklı ifade beliriyor. "Ooo kardeşim diplomasi böyle yapılır işte!" diyor Haru. Kaito ise "Lan ben de hep kavga dövüş çözüyordum sıra işini, adam medeniyet getirdi mekana bir hareketle." diyor. İkisi de birbirlerine bakıp başlarını sallıyor, hem gurur hem şaşkınlık. Haru’nun omuzları kısa bir an titriyor, bir anlığına utangaç ama meraklı bir panik gözlerine çöküyor. Pançosunu yakasından tutup biraz daha göğsüne çekiyor, sanki kendini koruyormuş gibi. Kaito kolunu Haru’nun omzuna atıyor. "Oğlum korkma lan, gözümüze şeker lazım sadece. Adam bilgi toplayacak, biz savaş planı kuracağız."

Haru bir anda Kaito'ya çıkışıyor. "Lan panço giyiyorum diye hemen korkak sanma, seni ayağımın altına alırım bak." Kadın ise tüm bu sahneyi, bir tiyatronun en keyifli perdesini izliyormuş gibi süzerek izliyor. Gülüşü kedi gibiyken adımları tilki kadar sessiz. Sana doğru bir adım atıyor, paranın uzandığı elini iki parmağıyla hafifçe kavrıyor. "Memnuniyetle..." Fısıltısı kadife gibi. "Hem üç adam bir arada pek sık karşılaştığımız bir tablo değildir." Yelpazesiyle seni hafifçe selamlayıp perdeyi açıyor. "Buyruuun beyler."

Perdenin ardında daha loş, daha sıcak, daha tütsülü bir atmosfer var. Eski ahşap masalar, yer yer yamalı minderler, duvarlarda kırmızı çin kuşlarının işlendiği halılar var. Kadın sizi odanın orta kısmındaki düşük masaya buyur ediyor. Haru, pançosunu altına sıkıştırıp minderin köşesine çöküyor, hala gelgitli, hem utangaç hem meraklı. Kaito ise yayılıyor, bacaklarını açıp ben buranın sahibiyim edasıyla oturuyor. Kadın odanın kapısını kapatıp, tam da Kenta’nın sağ tarafına denk gelecek şekilde oturuyor. Bir yandan saçlarını toplayıp omzunu açıyor, bir yandan da üçlüye çay dolduruyor. "Buyrun, tatlımızı da söyledim. Ağzınız tatlansın." Sen cüzdanını masaya koyup parayı öne doğru sürerken, Haru başını iki yana sallıyor. "Bak şimdi daha mantıklı oldu bu iş. Kimse yok, kulak yok, göz yok. Konuşabiliriz."

Kadın senden şimdilik normal ücret fiyatını alıyor, ekstrayı sonradan devreye sokacağını düşünüyor anlaşılan. Haru çayından bir yudum alıyor. "Aynen, anlatayım. Bizim Kumoashi’ler senin düşündüğün gibi sadece haraç peşinde değil kardeşim." Kaito müdahale ediyor. "Para bahane. Adamlar uzun süredir bir şey kuruyor." Haru devam ediyor. "Köy köy dolaşmaları da bundan. Nüfus topluyorlar. Ya korkutarak ya satın alarak ya da gençleri katıl ya da öl diye sıkıştırarak. Amaçları şu, küçük köyleri kendi kontrollerinde bir çembere almak. Bir tür taşra ittifakı oluşturmak. Ama ittifak dediğime bakma, herkes korkudan boyun eğiyor. Sonra bu çemberi büyütüp Konoha’nın ticaret yollarını kesmeyi planlıyorlar. Dikkat başka yerlere kayınca da büyük bir saldırı yapmayı düşünüyorlar."

Haru tedirginleşiyor. "Bu kadarı bile elimize geçen parçalı bilgiler. Ama kesin olan bir şey varsa, Onları durdurabilecek birkaç kişiden biri biziz, biri de şu anda karşımızda oturan sensin." Kaito sana dönüp çenesini kaşıyor. "Senin kim olduğun önemli değil kardeşim, biz karakterine baktık. Köylüyü savundun. Adam dövdün. Bizden biri değilsin ama ahlaksız da değilsin, adam gibi adamsın." diyor yanında oturduğunuz hayat kadınına bakarak. Haru hafifçe gülümsüyor. "Yani belki biz de seninle bir ittifak yapabiliriz."

Kadın bu sırada sessizce çayınızı tamamlıyor, elini senin omzuna hafifçe koyuyor. Fakat bakışları dikkatli. Konuştuklarınızı anlamaya çalışır gibi. Sen tam sorularından birini soracakken kadın, başını hafifçe yana eğiyor ve gülümseyerek fısıldıyor. "Kenta beeeey. Gözünüzü hoş tutmamdan kastınız nedir acaba?" diyor ve bir anda üstündekini yavaşça indiriyor. Çıplak göğüsleri bir anda dikkatinizi tamamen dağıtıyor. Gözleri senin gözlerinde, gerçi bu bilgiyi muhtemelen almana imkan yok çünkü gözlerine bakacak iradeye sahip değilsin. Yelpazesi yavaşça kapanıyor.
Joined: Tue Nov 19, 2024 10:34 am
Rütbe:   
 Image
User avatar
Konohagakure
Konohagakure
Ulan demin şu kadarcık para getirdim diye hor görüyordu beni Kaito, şimdi işlerini görünce nasıl kral oldum hemen. Gözlerimi kısıp, "Ulan çakal." dercesine hafif bi' sağa sola salladım başımı kadın bizi içeri buyur ederken. Daha önce hiç üç kişi birden girmemiştim eskort odasına. Hatta düşününce daha önce "arkadaş"larımla da gitmemiştim geneleve ki odaya beraber gidesimiz tutsun. Nihai olan o amaçla girmiyor olsak da garip gelmişti bana.

Çok üzerinde durmadım bu gariplik meselesinin. Çöktüm yer masasına ve dinlemeye koyuldum. Pek tabii, bir takım yalanlar da dinliyor olabilirdim. Kandırılıyor, kullanılmak isteniyor, na' şuracıkta tatamiye sırt üstü yatırılıp çatır çut-... Sonuncu henüz istenmiyor olabilir, neyse. Dürüst müydü bu insanlar gerçekten? Anlattıkları mantıklı geliyordu kulağıma. Yaptıkları da. Zalim bir aileye baş kaldırıp "iyinin" tarafında kalmayı tercih etmek inanmak istediğim bir senaryoydu. Lafları arasında ise tam da Shigure'nin bahsettiği saldırı planının sözü de geçiyordu. Bir düşündüm, bunu duyunca. Eğer bu konuda bir yalan dinliyor olsaydım, ne amaçla tam olarak bu cümleleri kuruyor olabilirlerdi ki? Beni Kumoashi'lerin saldırı yapmayı planladığına "inandırtacak" bir sebep olmamalıydı, değil mi? Bu bizzat kendi kuyularını kazmak olmaz mıydı? Ben bu haberi yaydığımda ya da Konoha'ya götürdüğümde çıkacak krizler Kumoashi'lerin, en azından şu noktada, aleyhinde olurdu. Böylece aklımda iki ihtimal kalıyordu, ya çıkacak bir krizden başka bir fayda sağlamak isteniyordu, ya da bu ikili gerçekten yalan söylemiyordu. İçimden ise dürüstlüklerine inanmayı tercih etmekten başka bir istek geçmiyordu.

Galiba yeni tanışmış ancak tanışır tanışmaz ortak "iyilik" paydasında buluşmuş üç aptal insan olarak gerçekten beraber hareket etmeye başlayacaktık.

"Bu delilik. Ne kadar adam toplarlarsa toplasınlar Konoha'yı öyle üç beş çapulcu ile alt edemezler. Ciddi bir savaş güçleri var." dedim, elimdeki çay bardağını izliyorken. "Üstelik ticaret yollarını kapatmak başka ülkelerin de hiddetini çeker. Konoha zorlansa, başka ülkelerin ninja köyleri duruma müdahele etmeye başlar. Ticaret denilen şey çift taraflıdır. Kum onca yolun zahmetine katlanarak taşıdığı kahveleri satamadığında Kumoashi, Konoha'dan çok daha yüksek bir fiyata satın alabilecek mi malları? Üstelik bu tek bir örnek." Derin bir nefes verdim. Sabahtan beri karı, kız, evlilik falan ne varsa saçmalamışken birden stratejik konuşmalara geçince alnım hafiften bir zonklamaya başladı.

"Aklıma bir kaç plan geliyor. İlla yalnız mücadele etmek zorunda değiliz. Ya da yalnız hareket edeceksek bu planların başındaki ada-..." Lafım birden kesildi. Ne yapmak ve neyi daha makul bulduklarını sormaya yönelik amacım bir tatlı dudaktan dökülen yumuşak fısıltılar nedeniyle yarım kaldı. Omzumdaki el dokunduğu yeri yakarken önümdeki manzara adeta gözbebeklerime işlenmeye başladı. "am... kims... neyse... ohaa." diye mırıldanıp saçmalamaya başladım. Birkaç kere göz kırptım, kafamı sallayıp kendime gelmeye çalıştım. Gözümü anlık Haru ve Kaito'ye çekerek dikkatimi onlarda toplamaya çalışıyordum ancak soğuk bir Aralık gününde Tsuyu'dan Chibu'ya giden bir at arabasında, gözleri karşısındaki hayat kadınının cicikleri tarafından esir alınan entel bir yazar misali gene dikkatimi kaybediyordum.

Kendime gelmemi az biraz sağlayan şey kadının ismimi zikretmiş olmasının dikkatimi çekmesi olmuştu. Ben kadın daha perdeden çıkmamışken ismimi söylemiştim bizim ikiliye halbuki, kadının önünde değil. Ya dinlemişti, ya da kulak misafiri olup unutmamıştı. Yutkunup, biraz daha toparlanmaya çalıştım. "Tam olarak bu kadarı yeterli. Gerçi, biraz baldır da hoş olabilir." dedim şakayla karışık, bakışlarımı önümde toplamaya çalışırken. Bir nefes ile bir sonra söyleyeceklerimi toparladım kafamda. Eğer kadının dinleme gibi bir huyu varsa, eh biz de mal değiliz, yabancı bir kadının önünde önemli meseleleri konuşuyorsak, bu konuşulanlar dışarı bir şekilde çıkabilirdi. Bu ihtimal yalnız olduğumuzu düşündüğümüz anlarda da geçerli olabilir fakat farkında olmak da iyiydi.

"Hanımefendi, burada konuşulanlar burada kalsın lütfen." dedim. "Az önce birkaç adamı alt ettik, ve hala bizi yakalayamadılar. Bu onlardan hem daha güçlü hem de daha hızlı olduğumuz anlamına geliyor." dedim, gözlerimi tekrar kadınınkilere dikerken. Biraz ciddi, fakat kaba ya da korkutmaya çalışmayan bir ifadeydi yüzümdeki. Direkt olarak tehdit etmek istemiyordum, ama, anlamalıydı da neyi ima ettiğimi. "Konuştuklarımızdan az biraz anladıysan, 'iyi' adamların tarafında olduğumuzu da." diye gülümseyerek sonlandırıp, tekrar Haru ve Kaito'ya döndüm. Buradan çıkacağımız vakit kadına son birkaç şey daha söyleyecektim fakat şu an araya sıkıştırmak istemiyordum.

"Binada yaptığımız o plan... Eğer boşa değildiyse onu gerçekleştirebiliriz. Bir de, bu köyde sizin klandan kaç adam var, biliyor musunuz?" diye sordum.
► Show Spoiler
Image
Joined: Tue Nov 26, 2024 9:39 pm
User avatar
Game Master
Game Master
Kerhanenin içi, loş ışığın altında tuhaf bir sıcaklığa bürünürken, üçlü ve kadın masanın çevresine toplanmış halde oturuyorsunuz. Haru’nun kadının yarı çıplak haline hala alışamadığı belli, pançosuna sarınmış, dizlerinin üzerine çökmüş halde, parmaklarıyla bardağın kenarını tıkırdatıyor. Ona karşılık Kaito, savaş meydanından çıkmışçasına kendinden emin, masanın üzerine yayılmış halde. Sen kadına konuşulanlar burada kalsın uyarısını verince, kadın bir anlık afallıyor. İnce parmaklarıyla boynundaki saç tutamını geriye atıyor, ama gözlerinde bir tedirginlik beliriyor. Başını hafifçe eğip "Elbette beyim. Buranın kuralları vardır." diyor. Ama bu söyleyiş bir kuralı hatırlatmaktan çok, bir yalvarış veya ricaya benziyor. Kadının sesi nedense endişeli geliyor sana.

Sorunu yöneltince Haru derin bir nefes alıyor, bir yudum çay içiyor ve konuşmaya başlıyorç "Köyde toplam beş kişiler." Omzunu kaşıyor, bakışlarını kaçırıyor. "Gerçi biriyle dövüştük, biri de şu an yerde baygın. Üç kişi kaldı yani." Kaito parmaklarıyla masaya vuruyor, tak tak tak. "Ama bu üçü zayıf olanlar değil." Haru ekliyor. "Evet. Köye saldırdığımızı sandığın o gece, hani kayıtlardan bahsettik ya, o saldırıyı yönetenler bunlardı. İçlerinde bir tanesi var, Rei. O asıl sıkıntı." Kaito irkilerek doğruluyor. "Aynen. Klanın dahi dövüşçüsü falan derler. Çok zeki değil ama dövüş gücü efsane. Biz o kayıt defterini alıp Kumoashilere bağlı köyleri açığa çıkaracağız diye düşünüyorduk."

Haru başını sallıyor. "Rei o defteri koruyor. Onu düşürmeden defteri almak da imkansız gibi. Ama..." Bir süre seni süzüyor. "Senin shinobi olduğunu artık net anladım. Çakranın titreşiminden hissediliyor kardeşim. Çakran beni titretiyor adeta." Kaito başını sallıyor. "Biz dedik ya, adam boş değil diye." Haru yeniden konuşuyor. "Şimdi sen plan dedin, dürüst olayım abi, biz o planı seni ajan sandığımız için o şekilde yapmıştık. Şu an için iki ihtimal var bana göre. Rei’yi pusuya düşürüp üçümüz birlikte indiririz. Defteri alır kaçarız. Ya da köydeki halkı ayaklandırırız. Zor olur ama üç kötüye karşı bir köyün gücü gibi düşün." Kaito lafa atlıyor. "O ikinci plan olmaz lan. Millet korkudan titriyor. Bir tanesi çıkıp iki bağırınca herkes ağaç diplerine saklandı gördün işte." Haru iç çekiyor. "Ama Rei’yi tek başımıza alt etmek de kolay değil." Sana dönüyor. "Bu yüzden senin planların önemli. Ne istiyorsan, nasıl yapacaksak biz varız."

Kadın, tüm bu konuşmaları masum bir merakla değil, bir iç sıkıntısıyla dinliyor gibi. Sanki bu konuşmalar ona uzak değil. Yine de en son söylediğin, biraz şaka biraz gerçeğe yakın baldır muhabbeti onun yüzünde tatlı bir kıpırdamaya sebep oluyor. Gözlerini devredip, dudaklarını ısırarak şöyle fısıldıyor. "Beyim... baldır mı dediniz?" Kafasını yana eğiyor. Yavaşça eteğini kaldırıyor ve pürüzsüz bacaklarını gösteriyor sana. Haru boğazını temizliyor. Kaito sırıtmaya başlıyor. Tam o sırada...

Ahşap kapı öyle bir yumrukla titriyor ki, odanın loş ışığı bile sarsılıyor. Kadının yüzü bembeyaz kesiliyor. Bir anda ayağa fırlıyor, telaşla göğsünü örten ince şalı iki kat daha sarıyor, saçlarını kapatmaya çalışıyor. "Lütfen, ses çıkarmayın..." Haru kıpırdamıyor. Elleri dizlerinde, gözleri kapıya dikilmiş. Kaito yavaşça kılıç çıkaracak gibi oluyor, sonra duruyor. Dinliyor. Kapı yeniden titriyor. TAK! TAK! TAK! Kadın nefesini tutuyor. Odanın içi buz kesiyor.
Post Reply