Geniş ağaçlarla kaplı bir açıklık buldukları zaman çadırlarını buraya kurmaya karar verdiler. Daichi ateş yakmak için kuru dal toplarken Aoi de çadırların kurulumunda yardımcı olmuştu Kaizen ve Han'a. Kaizen yine stratejik düşünüyordu ancak uykusunda yastığa kılıç çekmesi ile ilgili anlattığı hikaye o kadar absürt ve komikti ki Aoi kendini tutamayarak kahkahalarla gülmeye başladı. Bokukichi'nin eksikliğini hiç aratmıyordu Kaizen neyse ki. Böylece yerleşip uyudular. Aoi zaten uzun bir gün geçirmişti ve yorgundu, bu sebeple oldukça hızlı bir şekilde uykuya daldı.
Gözlerini açtığında dışarıda kıyamet kopuyordu. Yağmur sesini sıcacık evinde oturduğu zamanlarda severdi ancak dışarıda kamp yaptıkları günde bardaktan boşanırcasına bir sağanağa yakalanmak can sıkıcı olmuştu. Gök gürüldüyor, şimşek çakıyor, rüzgar bitkileri yan yatırıyordu. Fırtına o kadar kuvvetliydi ki göz gözü görmüyordu. Bu havada yola devam etmelerine imkan yoktu. Aoi diğerlerini bulmak için çadırdan başını uzattığında bir çadırın yerinden oynamış olduğunu bile fark etti. Sığınak yapmak ve fırtına dinene dek beklemek zorundaydılar. Kaizen ile birlikte Han abisi Doton kullanarak inşa etmeye başlamışlardı. Yerden yükselen duvarlar yağmura dayanıklı görünüyordu. Han abisi içeriye su girmesin diye zemini de yükseltiyordu. Kaizen de tavan oluşturuyordu. Aoi onları hayran hayran seyrederken Han abisi biraz ilerideki fuki bitkilerinin yapraklarından toplamasını rica etti. Bir de reçineli ağaç kabuğu istemişti.
Aoi hiç beklemeden yola koyuldu. Fuki bitkilerini bulmak çok kolaydı zira şemsiye gibi devasa yaprakları vardı. Çantasına özenle yerleştirdikten sonra ağaç kabuklarını kontrol ederek reçineli kısımlarını bulmaya çalıştı. Bulabilmek için ağaç ağaç gezip yol boyunca ilerlemeye başladı. Fuki yaprakları ile dolu bir dere yatağı boyunca ilerledi. Ağaç gövdeleri burada daha kalındı. Zemin de taşlıktı. O sırada fark etti ki kamp alanını artık göremiyordu. Kaybolmuştu... Geldiği yolu takip ederek geri dönmesi mümkün olabilir miydi ki? Tam arkasını dönüp geldiği yoldaki ayak izlerini takip etmeye çalışırken arkasından bir ses işitti. Sıçrayarak sesin geldiği yöne döndüğünde uzun ağaçlardan birisine oturmuş, oldukça iyi görünümlü genç bir adamın, yırtık bir şemsiye ile Aoi'yi seyretmekte olduğunu gördü. Şemsiyesi onu yağmurdan asla korumuyordu. Üstü başı sırılsıklam olmuştu ve üzerindeki ince yukata onu üşütüyordu. Adamın ellerinin ve çenesinin titrediği belliydi.
Adam ona gülümseyerek yağmurun yakın zamanda duracak gibi olmadığını, burada mahsur kaldıklarını söylemişti. Aoi'nin yüzündeki ifade şaşkınlıktan dehşete dönüştü. Bu kadar iyi giyimli ve iyi görünümlü birisi, muhtemelen soylulardan olmalıydı. Burada ne arıyordu ki? "Kayıp mı oldunuz?" Aoi hemen tek hamlede adamın yanına sıçradı. Üzerindeki görev kıyafetinin ceketini çıkarıp özenle adamın bedenine sardı. "Üşüteceksiniz." Adamın delik deşik şemsiyesini elinden alarak kapattı. "Bunun sizi yağmurdan koruyacağını sanmıyorum." Çantasındaki fuki yapraklarından çıkararak adamın başına tuttu. "Biraz ileride kampımız vardı, geldiğim yolu takip edersem bulabilirim sanırım. Güvenli bir yer. Benimle gelmek ister misiniz? Burada kalırsanız hasta olursunuz. Bu şiddetli yağmurda ağaç altında durmak da iyi değil, şimşek düşebilir." Sonrasında kendisini tanıtmadığını fark ederek adamın rastgele bir yabancıya güvenemeyeceğini düşündü. "Ah, şey... Benim ismim Aoi. Yureikumo Aoi. Konohagakure shinobisiyim."



