Jizou, kellemi babama götüreceğine dair söz verdiğinde, başımla onayladım bu cümlesini. Bu konuda anlaştığımıza ve endişelerimizi bir sonuca oturttuğumuza göre, planımıza devam edebilirdik. Planımın akıllıca olduğunu ve babamın eğitiminin sandığından daha derine işlediğini söylediğinde, Kurooni ailesine karşı bazı şeyleri bilmediğini düşünmeye başladım. Babamın küçüklüğümden beri yarattığı o sert eğitim, akademi hayatım boyunca her gün eve döndüğümde ayrı bir işkence çekiyor olmam beni bu noktaya getiriyordu. Üstelik, babamın üzerinde Ryoichi’nin de etkisi varken, beni başı boş bir şekilde akademiye bırakamazdı. Her gün ayrı bir sertlik, her gün ayrı bir kırbaç yiyordum sanki sırtıma. Hepsi birbirinden ağır, birbirinden acı günler yaşıyorken, ertesi sabahına akademiye gidiyor, sanki babamla hiçbir şey olmamış gibi bakışıp geçiyorduk. Belki de bundan dolayı, bazı şeyleri çok daha hızlı düşünüyordum istemsizce. Babamın işkenceleri beynimin farklı bir noktasını otomatikleştirmişti.
Ustam, bana Eiengan’ın en büyük güç olmasına rağmen en büyük zaaf olduğundan da bahsediyordu. Bu gözün gücünü düşününce, bunu bir silaha çevirmek istemek mantıksız değildi, hatta yapılabilecek en mantıklı şeylerden birisiydi. Babamın öğrettiği klan tarihine baktığımızda da, Konohagakure’ye katılmamızın sebeplerinden birisi gene buydu, bir köyün bu silaha sahip olmasını istemesi. Ardından, tarif ettiğim mührün tanıdık olduğunu ancak oturtamadığını, zincirli ve kalp figürü olanın ise bağlama mührü olduğunu söylüyordu. Ruhu, zihni, hatta çakrayı bedene zincirleme teknikleriydi. Bunları birleştirdiğimiz zamansa, ortaya Eiengan kullanıcısının zihnini bedenine zincirleyen bir tuzak elde edebiliyorduk. Bu tuzak öldürmek için değildi, tutmak içindi. Yavaş yavaş kafamda oturmaya başlıyordu, Ōotoko-Jin normal bir kukla değildi. O, bir canlı olabilirdi.
Jizou, düşünceli bir şekilde Sennashi’nin Kurooni ile derdi olup olmadığını bilmediğini, ancak içinde kötü bir his olduğunu söylüyordu. Böyle bir tuzağı kurmak için, Kurooni klanının nasıl çalıştığını, Eiengan’ın nasıl aktifleştiğini, hangi mühürlerin etki edebileceğini bilmek gerektiğini söylüyordu. Bu bilginin dışarıdan elde edebileceği bir bilgi olmadığını söylüyordu. Cümlesini tamamlasaydı, konunun Ryoichi’ye geleceğini tahmin ediyordum. Bütün bilgileri o vermiş olmalıydı, zira Tsukikage’yi arayan kişi de oydu. Bunları bir araya getirdiğimiz zaman, en muhtemel sonuç olarak bunu görebiliyordum. Ancak cümlesini tamamlayamamıştı ve ben de konuşmaya girememiştim. Zira Ōotoko-Jin bir anda hareket etmeye başlamıştı. Herhangi bir emir almadan, bir fısıltı olmadan, kendi kendine gözlerindeki damarlar parlayarak ayağa kalmış ve belli bir rotayı koşturmaya başlamıştı.
Jizou ile birlikte arkasından koşmaya başlamıştık. Kendi kendine hareketinin ne olduğuna anlam veremiyordum. Katasuke’yi öldürdüğüm yere vardığımızda, cesedinin düştüğü noktada durmuştu. Ceset yoktu, toprak kanlıydı ve izler duruyordu. Beden ortada yoktu, boş bir leke ve kanın kuruduğu bir alan vardı önümüzde. Jizou yanıma gelip ne olduğunu anlamaya çalışırken, Ōotoko-Jin’in bu hareketini sorgulamaya başlamıştı. Kendi kendine düşünmesinin, kendi kendine hissetmesinin bir sebebi olmalıydı. Ona ne yaptırdığımı ya da ne yaptırmadığımı soruyordu. Haklı sorulardı, ancak ben de buna cevap veremiyordum. Yine de taşlar yavaş yavaş kafamda oturmaya başlıyordu. Ben konuşmaya bir fırsat bulamadan, bana üç kişinin konumlarını vermeye başlamıştı. Biri kuzeyde duruyordu, ağaçların üstünde ve nefes alışı düzensiz, acemi biri olmalıydı. İkinci kişi doğuda, toprağın titreşiminden tahmin ettiği kadarıyla ağır bir adamdı, muhtemelen silahlıydı. Üçüncüsü ise batıdaydı, ancak bize çok yakın değildi, cesedi taşıyan kişi olmalıydı.
Gözlerim Ōotoko-Jin’e doğru kaydı. Beni sadece Jizou’nun duyabileceği bir ses tonuyla konuşmaya başladım. “Ōotoko-Jin’i, ailemin kullandığı sembollere benzeyen, bozulmuş ve çarpıtılmış versiyonların olduğu bir tünelde buldum. Sonraında o geldi. Gözlerinde mühürler parlıyor, ağzı açık ve dil yerine mühür kağıtları sarkıyordu. İnsan bedeninden yapılmış bir kuklaydı o. O bir deneyin sonucu değildi…” Yutkundum. “Uyarıydı.” Gözlerim, Ōotoko-Jin’in üstünde duruyordu. “Göğsünde babamın ismi yazılı. Akiyama.” İnsan bedeninden yapılmış bir kukla. Belki de şimdiye kadar onu bir kukla olarak nitelendirmek bile büyük bir hataydı. O bir canlıydı, mühürlerin etkisinde kalmış, gücü içeriye hapsedilmişti. Ancak onun mühürlerini kırdığım zaman, belki de bir bedenin içine zorla sokulmuş bir canlıya dönüşmüştü. “İlk karşılaştığımızda, ona Eiengan ile fısıldadım. Ancak hiçbir tepki vermedi, onda yaşayan bir parça kalmamıştı, zihni ve algısı yoktu, mühürlerle ve çakrayla beslenen ölü bir kuklaydı. Bu yüzden fısıltılarım etkisiz kalmıştı.” Gözlerim kısıldı. Bir planla harekete geçmeden önce Jizou’ya her şeyi aktarmam gerekirdi.
“Ancak her şey, ona çakramı aktarmayı denediğimde değişti. Avucumu kestim, akan kanlar eşliğinde onun koluna elimi dayadım ve çakramı aktarmaya başladım. Bunun temelinde, Akiyama’nın kanını taşıdığımı göstermek ve Kurooni çakrasını ona hissettirmekti. O anda, bedeni titremeye başladı, beni yere bıraktı, ağzından sarkan mühürler solgunlaştı, gücünü kaybetti. Ona yaklaşıp, dilinden sarkan o mühür kağıtlarını kesmeye başladığım anda bedeni aniden parlak bir ışıkla aydınlandı. Ben refleksle geriye doğru gittiğim anda, o da benimle birlikte aynı hareketi yaptı. Hareketlerimin hepsini aynalıyordu. Bunu gördüğüm anda, önceden yaptığım şeyi tekrar yapmak istedim. Elimi göğsüne dayayıp çakra aktarmaya başladım. Aslında bana bir çakra aktarmasını bekliyordum, bunu da aynalayacağını düşünmüştüm. Ancak öyle olmadı. Bunun yerine içine çekti, bir şey elde edemediğimi düşündüğüm o anda işler değişti. Ōotoko-Jin Eiengan açtı ve kafamda tek bir kelime yankılandı, ‘Aracı’.”
Derin bir nefes aldıktan sonra, gözlerimi batıya doğru çevirdim. “Madem Eiengan’ı var, beni hipnoz etmeli diye düşündüm. Bunu yapabilecek mi merak ettim, ancak o an zihnimin derinliklerine çarpık bir uğultu çökmeye başladı. Onun Eiengan’ı yüzünden olduğunu biliyordum. Boğuk, tiz ve kalın tonların karıştığı, anlam veremediğim uğultunun içinde ağlayan, zırlayan, acı içinde inleyen insanlar vardı. Bazıları boğuluyormuş gibi kesik nefeslerle hıçkırırken, bazıları ise dişlerini gıcırdatarak çığlık atıyordu. Çığlıklar kulaklarımın içini oyuyordu, boğazıma tırmanıyordu, sanki kafatasımın içinden dışarı çıkmaya çalışıyorlardı. Her biri farklı bir ağızdan, farklı bir dilde ancak aynı acıyla bağırıyorlardı. Öyle bir ağırlıktı ki, sanki bir bıçağı ensemden içeri geçirmişlerdi. O hipnoza daha fazla dayanamadığım için yarıda kesmiştim fısıltımı. Sonrasında da Kazuha ve Tatsuha bu kuklayı almaya geldiler, kim olduklarını bilmiyorum çünkü onları anında öldürdüm. Daha doğrusu, öldürmesi için emir verdim. O anda, benim dostum olmasını söylediğim o anda, ona ismini verdiğimde, işte o zaman tüm o mühürlerin kırıldığını gördüm. O an bağımız değişti ve bu hale geldi.”
Konuşmam bittiğinde, ne yapacağımı kesinleştirmiştim. “Cesedi taşıyanı indirmemiz gerekiyor. Ceset gideceği yere ulaşamamalı. Bir yere doğru götürüyorlar. Acemi olan ağaçların üstünde beklediğine göre, muhtemelen direkt olarak peşimize gelecek. Bu yüzden ceseti taşıyanın peşine koşturacağız. Acemi olan bizi takip edecek ve en saçma anda bizi gafil avladığını sanacak. O anda işte asıl testi göreceğiz. Ōotoko-Jin’in ne yapacağını anlayacağız. Şimdi, gidelim.” Batıya doğru koşturmadan önce, Ōotoko-Jin’e döndüm. Bu seferse sadece onun ve Jizou’nun beni duyabileceği bir şekilde konuşuyordum. “Ağaçlarda bir acemi var. Muhtemelen bizi gafil avlamak için her şeyi yapacak. Sana bir emir vermeyeceğim. Dostunu korumak istiyorsan, ne gerekiyorsa yap. Şuandan itibaren ne istiyorsan, onu yap. Seni tekrar bulduğumda, bu bedenden seni kurtarıp, özgürlüğüne kavuşman için her şeyi yapacağım.” Gözlerimi kıstım. Onun bir cansız olduğuna inanmam imkansızdı. Elimi, her zaman yaptığım gibi onun göğsüne koydum avucumun içini dayayarak. Gözlerinin içine bakıp, dostça gülümsedim, çok sevdiğim bir dostumu gözlerimle selamlıyordum.
“Seni görüyorum, Ōotoko-Jin. Gerçek ismini öğrenmek ve seni özgür bırakmak için her şeyi yapacağım. Dostlar bunun içindir. Bu uğurda gerekirse öleceğim, ama seni özgürleştireceğim.”
Elimi tantoma atıp, Jizou’ya döndüm. “Batıya, gidelim.” Cesedi taşıyan adamın peşine gidecek ve onu öldüreceğim, bu haydut grubunun işini bugün bitirmem gerekiyor. "Bugün bu haydut grubunun içinde bir tane bile canlı kalmayacak. Bırakmayacağım."

► Show Spoiler
Rank: D-rank
Element: Raiton
Yatkınlık: Genjutsu
Teknikler:
Teknik Adı: Kagenrou no Jutsu (Sisli Hayal Tekniği)
Teknik Elementi: Yok
Teknik Türü: Genjutsu
Teknik Seviyesi: C
Teknik Açıklaması: Kagenrou no Genjutsu kullanıcının düşmana bir illüzyon yerleştirmesine olanak tanır. Bu illüzyon, hedefin çevresini bulanıklaştırarak alanın net bir şekilde algılanmasını engeller. Ayrıca, hedefin zemine battığını hissettiren bir etkisi vardır, bu da fiziksel olarak hareket etmelerini zorlaştırır ve etkili bir şekilde onları immobilize eder. Hedefin çevresindeki alanı bulanıklaştırır ve görüş mesafesini ciddi şekilde kısaltır. Bu durum, düşmanın navigasyon yeteneklerini etkiler. Hedefin vücudu, hareket ettikçe giderek daha fazla ağırlaşır ve sanki kumda batıyormuş gibi hissetmeye başlar. İllüzyon, hedefin çevresini daha dar ve tehdit edici bir hale getirerek onların zihinsel dayanıklılığını zorlar.
Teknik Adı: Kori Shinchuu no Jutsu (Akıl Kandırma Tekniği)
Teknik Elementi: Yok
Teknik Türü: Genjutsu
Teknik Seviyesi: C
Teknik Açıklaması: Kori Shinchuu no Jutsu, hedefin algılarını manipüle ederek onların sürekli bir döngü içerisinde hareket etmelerini sağlayan bir genjutsu tekniğidir. Hedefler, doğru bir yönde yürüdüklerini sanırken aslında farkında olmadan daireler çizerek aynı noktaya geri dönerler. Bu teknik, düşmanları yıpratmak ve zamanı lehinize çevirmek için ideal bir yöntemdir. Teknik, hedeflerin mekânsal farkındalığını tamamen yanıltır. Hedef, bulunduğu ortamı yanlış algılar ve rotasında düz ilerlediğine inanır. Hedef, genjutsudan kurtulmadıkça aynı döngüde yürümeye devam eder, bu da zaman ve enerji kaybına yol açar. Teknik, birden fazla kişiye uygulanabilir, böylece düşman gruplarının koordinasyonunu bozmak için kullanılabilir.
Teknik Adı: Derin Fısıltı
Teknik Türü: Kekkei Genkai
Teknik Seviyesi: C
Teknik Yaratıcısı: Kurooni Akiyama
Teknik Açıklaması: Göz teması kurulan kişiye karşı mühür gerektirmeden kullanılabilir. Göz teması kurulduğu anda teknik aktive olur ve başka teknik kullanılamaz. Göz teması kurulan hedefe ne kadar kısık sesle fısıldanırsa fısıldansın, onun zihninde büyük bir yankı yaratır ve hipnoz etkisini göstermeye başlar.
Eşyalar:
Ryoichi’nin Alın Bandı
Gizemli Sembollü Omuzluk
Ryo: 14.900 Ryo
SP: 130
Ün: Tanınmıyor