Page 1 of 4
[Kurooni Jin] Kızıl Miras
Posted: Sat Nov 08, 2025 3:08 pm
by GM - Shinsei
Üç gün geçiyor.
Tanigakure’nin kuzeyine bakan nehir bölgesinde, yosun kokusunun rüzgarla karıştığı küçük bir kulübe sığınağınız haline gelmiş durumda. Kulübe, uzun süredir sahipsiz gibi, çatısındaki kiremitlerin yarısı kırık, duvarlar rutubetli, ama içerideki sıcaklık hissi garip şekilde rahatlatıcı.
Sabahlar sessiz geçiyor. Güneş henüz tam yükselmeden Hame dışarı çıkıp antrenman yapıyor, çimenlerin üzerindeki sabah nemini her adımda havalandırıyor. Kılıcının keskin sesi rüzgarla her kavuştuğunda dikkatinizi vermek zorunda kalıyorsunuz. Her vuruşu aynı, ama içinde bir öfke var ve bunu belli ediyor. Shiho, kulübenin yanında küçük bir ateş yakmış, bambu dalından yaptığı çubuğu çayın içine karıştırıyor. Yüzünde düşünceli bir ifade, sana her baktığında gözlerini hemen kaçırıyor ama dudak kenarında belli belirsiz bir gülümseme beliriyor.
Kazuma ise köhne bir tabureye oturmuş, sigarasını yakmış halde harap olmuş botlarının altını onarıyor. Arada bir iç çekiyor, gözleri uzaklara dalıyor, ama ses etmiyor. Sadece külü, ayak ucundaki boş tenekeye düşüyor.
Ōotoko-Jin ise sessiz. Kulübenin dışında, senin yanında duruyor, sırtına eğilmiş, sanki koruma içgüdüsüyle nöbet tutar gibi. Ne zaman ağır bir şeyler kaldırsan, kukla hemen devreye giriyor. Geniş avuçlarıyla odun parçalarını taşıyor, bazen de nehrin kenarına inip büyük taşları çekiyor. O kadar ağır hareket ediyor ki, suyun üzerinde küçük dalgalar bile yaratıyor.
Öğleye doğru hava ısınıyor. Hame kulübeye dönüp çayın kokusunu içine çekiyor. "Burası fazla huzurlu, midemi bulandırıyor." diye homurdanıyor. Shiho gözlerini devirmekle yetiniyor. Kazuma ise sessizliğini bozmadan ayağa kalkıyor, senin yanına geliyor. "Artık harekete geçsek iyi olur." diyor, dudaklarının kenarından duman süzülürken. "Dinlendik ettik ama sizinle anca bir gün daha kalabilirim. Sonrasında çekip gideceğim." Cebine uzanıyor. Kırışmış bir parşömen çıkarıyor, yavaşça açıyor. Kağıt eski, kenarları suyla yıpranmış. Üst kısmında belirgin bir damga var, Tanigakure’nin spiral sembolü. Görünce hemen tanıyorsun.
Kazuma işaret parmağını bir noktaya koyuyor. "Dün köy merkezine indim. Bir rehberle tanıştım, bu haritayı ondan satın aldım. Zaten benim de işime yarayacaktır ileride, o yüzden ücretini siktir et." Kaşlarını kaldırıp seni süzüyor. "Sana balık pazarının alt depolarını arayın demiştim, hatırlıyor musun? İşte şuradan başlıyor." Parmağını nehir kenarındaki bir bölgeye bastırıyor. Haritayı dikkatle incelerken sesi biraz daha ciddileşiyor. "Muhtemelen bu alanda bu sembolün taşıyıcılarıyla karşılaşacaksın. Ama oraya gitmeden önce ne yapmak istediğini bilmem gerek."
Sözleri ağırlaşıyor. Hame’nin ve Shiho’nun dikkatini çekmemek için seni kolundan tutup kulübeden uzaklaştırıyor. Nehir kenarındaki taş köprüye kadar yürüyorsunuz. Su alttan uğuldarken, Kazuma taş korkuluğa yaslanıyor. "Bunlarla tanışıp içlerine sızacaksın diye tahmin ediyorum, değil mi?" diyor bakışlarını sudan ayırmadan. "Böylece ne olup bittiklerini anlaman daha kolay olur. Eğer gidip direkt it dalaşına gireceksen, sizinle gelmek istemiyorum. Zaten sizi şu noktaya getirerek bile kendimi yeterince tehlikeye attım."
Elini cebine atıyor, haritayı çıkarıp sana uzatıyor. "Sende dursun bu." Ardından başını kaldırıyor, güneş gözlerine vurunca bir elini siper ediyor. Göz kenarındaki yorgunluk belirginleşiyor. "Kafanda nasıl bir plan varsa açıkla, ben de fikirlerimi söyleyeyim. Net bir karar alıp ona göre hareket edelim." Su köprünün altından ağır ağır akarken, bir sonraki adımın tüm grubun kaderini belirleyeceğini hissediyorsun.
Off Topic
RP'ye hoş geldiniz! Pasiflik süresi üç gündür. İyi RP'ler!
Re: [Kurooni Jin] Kızıl Miras
Posted: Sun Dec 14, 2025 1:01 pm
by Kurooni Jin
Üç gün…
Tanigakure içerisinde geçen üç koca gün. Henüz bir eylem içerisinde bulunmadık, bir strateji geliştirmedik. Zihnimi mümkün olduğunca çalıştırıyorum, ancak günlerimiz biraz ilginç geçiyor. Hame her sabah, güneş tam yükselmeden antrenman yapıyor, kılıcının sesinin rüzgarla kavuşmasını dinlemek, sabah için iyi bir huzur kaynağı. Öfkeli olduğunu anlayabiliyorum, ancak neye öfkeli olduğunu tahmin edemiyorum. Shiho, kulübenin yanında küçük bir ateşe eşlik ediyor, bambu dalından yaptığı çubuğuyla çayını karıştırıyor. Yüzünde düşünceli bir ifade var, bana baktığında gözlerini kaçırıyor ama dudaklarında oluşan o gülümsemeyi görebiliyorum. Kazuma ise, taburede oturup sigarasını içiyor, bir yandan botlarını onarıyor. Onun iç çekmelerinden ve uzaklara dalmasından gitmek istediğini anlayabiliyorum, ancak lafını açmıyorum. En önemlisi ise, yeni dostum Ōotoko-Jin. Sessiz bir şekilde, yanımda duruyor, içinde sürekli koruma içgüdüsü var gibi görüyorum. Ağır bir şeyler taşıdığımda hemen yardıma geliyor, odun parçalarını taşıyor, büyük kaya parçalarını çekiyor.
Öğlene doğru, Hame kulübeye doğru döndü ve buranın fazla huzurlu olduğunu, midesini bulandırdığını söyledi. Onun ciddi problemleri olduğu hakkında kesin kanıya varmak üzereyim. Bunları düşünmeye vakit kalmadan, Kazuma yanıma gelmiş ve harekete geçmemiz gerektiğini söylemişti. Haklıydı. Bir gün daha bizimle kaldıktan sonra çekip gideceğini söylüyordu. Ancak yanında bir parşömen hediye etmişti bana, köy merkezine inip tanıştığı bir rehberden aldığı haritaydı bu. Bana balık pazarının alt depolarını gösteriyordu, bu sembolün taşıyıcıları ile karşılaşabileceğimi söylüyordu. Ancak bundan önce, ne yapmak istediğimi bilmek istiyordu. Beni kolumdan tutmuş, kulübeden uzaklaştırmıştı. Taş köprüye kadar yürüdükten sonra, tahmin ettiği senaryoyu söylemişti. Onların içine sızacağımı düşünüyordu, ancak bu yanlış bir tahmindi. Zaten bir it dalaşına gireceksek, gelmek istemediğini de belirtmişti. Haritayı da bana bıraktıktan sonra, planımı öğrenmek istediğini söylüyordu. Ben de ona karşı, biraz açık olmayı tercih etmiştim.
“Kazuma-san, kısmen haklısın. Onların içlerine sızmayı tam olarak istediğimi söyleyemem, çünkü onlar benim dostlarımın canına kaç defa kast ettiler, sana sayamıyorum. Birisinde bizim yanımızdaydın üstelik.” Dedikten sonra, hafif iri bir kayanın üstüne oturup, kunaimi çıkardım ve düz bir şekilde avcumun içine vurarak ritim tutturmaya başladım. “Önce ne istediklerini soracağım. Bunu öğrenmek istiyorum. Ancak dediğin gibi, bu işin sonu bir it dalaşı ile bitecek. Bu işin içinde ailemin de bir payı var anladığım kadarıyla. Yoksa Ōotoko-Jin’i bulmamız bir tesadüf değildi diye tahmin ediyorum. Yaptığın her şey için sağol, ancak artık yollarımızı ayırmamız en mantıklısı. Zira başına bir iş gelmesini istemem ve dediğim gibi, bu işin sonunda kan dökülecek.” Dedim. Dostlarımın canına kast eden kişilerin içine sızmak, iyi bir fikir mi bilmiyorum ancak yine de değerlendirmeye alacaktım. “Yine de her şeye rağmen, içlerine sızma fikrini değerlendireceğim.”
Re: [Kurooni Jin] Kızıl Miras
Posted: Tue Dec 16, 2025 5:31 pm
by GM - Shinsei
Kazuma söylediklerini sessizce dinliyor. Ne sözünü kesiyor ne de yüzünde bir itiraz beliriyor. Nehirden yükselen serinlik pelerininin kenarını hafifçe dalgalandırırken bakışlarını köprünün altından akan suya çeviriyor. Bir süre sonra başını sallıyor, dudaklarının kenarında yorgun ama dürüst bir gülümseme beliriyor. "Kan döküleceğini baştan kabul eden biriyle yürümek herkesin harcı değildir." diyor sakin bir sesle. "Senin yolun buradan sonra dar ve karanlık olacak." Kısa bir duraksamadan sonra ekliyor. "Ama kararın net. Buna saygı duyarım."
Ceketinin iç cebinden küçük, aşınmış bir deri kesecik çıkarıyor ve avucuna döküyor. İçinden üç şey seçip sana uzatıyor. İlki sade görünümlü ama ağırlığı tuhaf olan küçük bir nehir taşı. "Tanigakure’de bazı depoların zemininde bunlardan var." diyor. "Çoğu zaman sahte duvar ya da gizli kapakların kilidi olur." Ardından soluk mavi bir ip parçasını uzatıyor. "Ağ Akımı’nın alt kolları geceleri bileklerine bundan bağlar. Gündüz takmazlar. İş sırasında takılıysa taşıyıcıdır." Son olarak sesi biraz kısılıyor. "Aynı akıntıya bağlıyız lafını herkes bilmez. Doğru kişiye söylersen kapı açar, yanlış kişiye söylersen boğaz kestirir. Kullanırken dikkatli ol."
Bir an susuyor, sonra yüzü ciddileşiyor. "Balık pazarının alt depolarında ilk konuşmayı yapacaksan yalnız gitmen daha inandırıcı olur." diyor. "Ama yalnız olmadığını hissettirecek bir gölge bazen hayat kurtarır. Bilmem anlatabildim mi." Bunu söylerken bakışları istemsizce Ōotoko-Jin’e kayıyor. Haritayı sana doğru itiyor. "Bu sende kalsın." Ardından nehre doğru kısa bir bakış atıyor. "Burada fazla oyalanmayın. Herkes hareketlenmeye başladı." Köprüden ayrılırken duruyor, sana son bir kez bakıyor. "Eğer bu işten sağ çıkarsan, bir gün yine bir nehir kıyısında karşılaşalım." Sonra arkasını dönüyor ve ayak sesleri suyun uğultusuna karışana kadar yürüyüp gidiyor.
Kulübeye döndüğünde ortam hareketli. Hame kılıcını söküp yeniden bağlamış, kenarda bileğiyle ip geriyor. Başını kaldırıp sabırsızca "Eee, ne yapıyoruz artık?" diye soruyor. Ōotoko-Jin hemen arkanda duruyor, sen durunca duruyor, sen yürüyünce adımını ayarlıyor. Shiho bir anda koşarak yanınıza geliyor. Nefesi biraz hızlı, sesi alçak. "Az önce su almaya indim. Ormanın kenarında, nehir hattına paralel ilerleyen maskeli bir adam gördüm." Hızlıca ekliyor. "Doğrudan bakmıyor ama aynı hattı düzenli aralıklarla tarıyor. Devriye gibi yürüyor." Bir an durup kaşlarını çatıyor. "Fuuma shurikeni var. Bizi fark etmemiş olabilir ama çok yakında buraya kadar sokulabilir."
Hame kılıcını omzuna alıyor, yüzünde o tanıdık gergin gülümseme var. "Maskeli devriye ha..." diye mırıldanıyor. Shiho gözlerini senden ayırmıyor, kararını bekliyor. Önünde birkaç yol beliriyor. Devriyeyi sessizce izleyip takip etmek ve balık pazarına giden bağlantıyı erkenden öğrenmek. Kulübeyi hemen terk edip haritadaki alt depolara doğru hareket etmek ve inisiyatifi ele almak. Ya da Ōotoko-Jin’i önden gönderip devriyeyi ürkütmeden yönünü şaşırtmayı denemek. Elbette bunlar akla ilk gelen şeyler, sen daha detaylı şeyler düşüneceksindir elbet. Hangisini seçeceğine karar vermen gereken an tam olarak bu an oluyor.
Re: [Kurooni Jin] Kızıl Miras
Posted: Fri Dec 19, 2025 4:08 pm
by Kurooni Jin
Kazuma, söylediklerimi dikkatle dinledi. Bir Genin seviyesinde shinobiye göre, konuştuklarım boyumu aşsa bile, sözümü kesmemiş olması, itiraz etmemiş olması hoşuma gidiyordu. Bunu görüyor olmak, daha fazla efor sarf etmemi sağlıyordu. Ancak söylediği bir söz, kafama takılmıştı. Kan döküleceğini baştan kabul eden biriyle yürümek herkesinin harcı değildir. Yanımda getirdiğim dostlarım acaba buna hazır mıydı? Yoksa onları kabul etmeyecekleri bir kaderin içine mi sürüklüyordum? Kesinlikle bir kez daha onlarla konuşmam gerekiyordu. Evet, bu yolu tek başıma ilerlemek istemiyordum, bizim bir takım olduğumuzu kabullenmiştim ancak bu takımın içerisinde baştan kabul edilmesi gereken şeyler olduğunu da biliyordum. Üstelik, köyümüzden bu kadar uzun süre uzak kalmışken ve muhtemelen başım belaya girmiş olduğundan, daha fazlasını kaldırmak istemiyordum. Neyse ki, beni düşüncelerimden uzaklaştıran yine Kazuma olmuştu. Avucuna döktüğü şeylerin arasından önce küçük, ancak boyutuna göre garip bir ağırlığı olan nehir taşını uzatmıştı. Tanigakure’de bazı depoların zemininde bundan olduğunu, çoğu zaman sahte duvar ya da gizli kapakların anahtarı olduğunu söylüyordu. İkinci olaraksa, mavi bir ip parçası vermişti. Ağ Akımı’nın alt kolları geceleri bileklerine bundan bağladığını söylemişti. Gündüz takmıyorlardı, iş sırasında ise taşıyıcılarsa takıyorlardı. Buna özellikle dikkat etmem gerekirdi. Bir diğer dikkat etmem gereken şey ise, aynı akıntıya bağlıyız sözüydü. Beni vezir de edebilirdi, rezil de.
Balık pazarının alt depolarında ilk konuşmayı yapacaksam, yalnız gitmemi tavsiye ediyordu. Ancak yalnız olmadığımı da hissettirmem gerektiğini söylüyordu. Neyi kastettiğini anlamam zor olmamıştı arkamdaki koruyucu deve baktığım zaman. Kazuma, haritasını da bana bırakmıştı, artık oyalanmayı bırakıp harekete geçmemiz gerektiğini söylüyordu. Son cümlelerine karşılık, sakince gülümsemiştim. Arkasını dönüp gitmesini izledim bir süre boyunca. “Karşılaşalım, Kazuma-san.” Yolda edindiğin dostlukların, zaman zaman güzel tebessümleri olur. Umarım bir gün bir yerde tekrardan karşılaşabiliriz. Seni unutmayacağım.
Kendimce vedamı ettikten sonra, kulübeye dönmüştüm. Ortam hareketlenmişti, Hame kılıcını söküp yeniden bağlamıştı. Bana ne yapacağımızı sorduğunda, Shiho koşarak yanıma doğru gelmişti. Su almaya indiğini, nehir hattına paralel ilerleyen maskeli bir adam gördüğünü söylemişti. Doğrudan bakmasa da, aynı hattı düzenli aralıklarla taradığını söylüyordu. Muhtemelen dediği gibi bir devriyeydi, aynı zamanda Fuuma shurikeni olması, bizim için problem olabilir gibi görünüyordu. Hame, kılıcını omzuna almıştı, savaşmaya hazır duruyordu ama bu yeri değildi. Şimdilik tehlikeden uzak kalmak durumundaydık. Burayı bir an önce terk etmemiz gerektiğinin farkındaydım, ancak nasıl bir yol izlemeliydik ondan emin olamıyordum. “Devriyeye karşı bir eyleme geçemeyiz. Bu direkt olarak sinyalleri üstümüze çeker. Devriyeye çıkmış birisinin geri dönememesi bile, başlı başına büyük bir problem.” Dedim ilk olarak. Burayı terk etmemiz gerekiyordu ancak nasıl terk edeceğimiz konusuna karar veremiyordum. “Bir şekilde devriyenin problem olduğunu düşünmesini engellemek zorundayız.” Buradan ayrılmalıydık. “Buradan ayrılalım. Elimdeki haritaya göre hareket edelim, şimdilik birbirimize bağlı kalarak ilerlememiz en doğrusu. Sonradan yollarımızı ayırmamız gerekebilir. Devriyenin gözüne batmadan, alt depolara doğru hareket etmeye çalışacağız. Önemli olan burayı terk etmek, alt depolara giden yolu tam olarak kesinleştirdiğimiz zaman planın geri kalanını konuşacağız. İlerleyelim. Bir an önce.” Dedikten sonra, aklıma hızlı bir şekilde plan geldi ve Ōotoko-Jin’e döndüm. “Bir avucuna Hame’yi, bir avucuna Shiho’yu alman lazım. Ben de ensene çıkacağım. sonrasında haritaya bakarak sana tarif edeceğim, ancak maskeli bir adam görürsen, o yoldan gitmeyeceğiz, görünmeyeceğiz, tamam mı?” diyerek planın devamını getirdim.
Re: [Kurooni Jin] Kızıl Miras
Posted: Fri Dec 19, 2025 7:15 pm
by GM - Shinsei
Ōotoko-Jin söylediklerini duyduğu anda hiçbir tereddüt göstermiyor. Geniş omuzları hafifçe alçalıyor, gövdesini dengeleyip dizlerini kırıyor. Önce Hame’yi, sonra Shiho’yu dikkatle ama şaşırtıcı bir yumuşaklıkla avuçlarının içine alıyor. Metal ve etten oluşan parmaklarının baskısı sert ama incitmiyor, sanki ne kadar güç uygulaması gerektiğini içgüdüsel olarak biliyor. Sen ensesine çıktığında, sırt kasları bir an için geriliyor, ardından ağır ama sessiz bir ritimle yürümeye başlıyor.
Dağ patikasından değil, kulübenin arkasındaki sık çalılıkların arasından giriyorsunuz. Haritayı zihninde canlandırarak yön tarif ederken, Ōotoko-Jin adımlarını neredeyse doğal bir hayvan gibi ayarlıyor. Taşlara basmıyor, kuru dalları ezmiyor, rüzgarın yönüne göre ilerliyor. Bir noktada uzaktan iki fener ışığı beliriyor. Sen ensesinden hafifçe sola dokunduğunda, hiç duraksamadan yön değiştiriyor ve sizi kayaların arasındaki dar bir oyuktan geçiriyor. Hame dişlerini sıkmış durumda, Shiho nefesini tutuyor ama tek bir ses çıkmıyor.
Nehir hattına paralel ilerledikçe Tanigakure’nin arka yüzü ortaya çıkıyor. Turistik ya da merkezdeki canlı bölgeden eser yok. Burası daha çok yük yollarının, gece işlerinin ve unutulmuş geçitlerin olduğu bir hat. Ahşap iskelelerin altından geçiyorsunuz, yukarıdan su damlaları düşüyor, yosun kokusu ağırlaşıyor. Bir noktada Ōotoko-Jin duruyor. Sen de durmasını istemişsin gibi hissediyorsun, çünkü aşağıda bir hareket var.
Alt depolara giden ana girişlerden biri karşınızda beliriyor. Ama giriş boş değil. İki farklı detay aynı anda gözüne çarpıyor. İlki, girişin hemen önünde yere bırakılmış soluk mavi bir ip parçası. Ağ Akımı’na ait olduğu neredeyse kesin. İkincisi ise daha rahatsız edici. Depo girişinin taş kemerine, senin daha önce gördüğün mühür formasyonlarına çok benzeyen ama birebir aynı olmayan yeni bir mühür işlenmiş. Daha taze. Kan henüz tamamen kararmamış.
Tam o sırada, haritada işaretli olmayan dar bir yan geçit fark ediyorsun. Depo girişinin biraz ilerisinde, nehre doğru inen eski bir servis tüneli. Kısmen çökmüş, karanlık ve sessiz. Öte yandan ana depo girişi daha açık, daha riskli ama doğrudan hedefe götürüyor gibi duruyor.
Ōotoko-Jin hafifçe başını eğiyor, sanki senin kararını bekliyor. Hame’nin eli kılıcının kabzasında, Shiho’nun bakışları mühürden tünele, tünelden tekrar sana kayıyor. Önünde iki net seçenek beliriyor. Ya mavi ipin ve taze mührün olduğu ana girişten girip doğrudan Ağ Akımı’yla yüzleşeceksin, ya da haritada olmayan, karanlık servis tünelini kullanıp görünmeden içeri sızmayı deneyeceksin. Ama bazı tanıdıklar bana senin Kudretli bir adam olduğunu söylüyor, o yüzden belki başka planların da vardır.
Re: [Kurooni Jin] Kızıl Miras
Posted: Fri Jan 02, 2026 9:34 pm
by Kurooni Jin
Ōotoko-Jin ile vakit geçirmek, oldukça keyifli geliyordu. Üstelik söylediğim şeyleri yapıyor olması, daha da çekici geliyordu. Aramızdaki bağın belki de sadece kanla kurulmuş bir anlaşma olduğunu düşünsem de, sanki güzel bir dostluk kurmuşuz gibi hissetmek hoşuma gidiyordu. Aslında babamın şimdiye kadar verdiği tüm eğitimlere ters bir durumdu bu. Kurooni ailesinden birinin, bir kukla ile böyle bir bağ kurduğu bilinse, sanırım klandan bile atabilirlerdi. Bizim için, yani ailem için, bu sadece yüzeysel kalmalıydı. Kanla kurulmuş anlaşmanın farkında olsam da, tamamen bunu bilmeli, bunu söylemeli ve bunu yaşamalıydım. Bazen bu katı kuralların içinde insanlığımın yiteceğini düşünüyordum. Nitekim, klanımın daha da geçmişini ele aldığımda, bunun doğru bir yol olduğunun farkındaydım. Birbirini katleden aile üyeleri, aklını kaçırmış akrabalarım, gençler arasında yaşlılara karşı çıkan isyanlar ve belki de bilmediğim türlü türlü sırlar. Hepsinin sonucu olarak bu kurallar koyulmuş, bu eğitimler verilmeye başlanmıştı. Otoriteyi sorgulamak gibi bir gayem olmasa da, insanlığımı da kaybetmek istemiyordum. Bu yüzden Ōotoko-Jin’e çekilmiştim sanırım.
Ōotoko-Jin’in dikkatli gidişi sayesinde Tanigakure’nin arka yüzü ortaya çıkmaya başlamıştı. Burası canlı bir bölge gibi değildi, turistik hiç değildi. Gece işlerinin döndüğü, unutulmuş geçitlerin olduğu bir hattı. Ahşap iskelelerin altından geçiyorduk, yosun kokusu ağırlaşıp burnumu delecek seviyeye geliyordu. Bu sırada, Ōotoko-Jin durmayı tercih etmişti, aslında bunu ben istemişim gibi hissediyordum, çünkü aşağıda bir hareketlenme vardı. Alt depolara giden ana girişlerden biri karşıma çıkmıştı. Girişin hemen önünde yere bırakılmış soluk mavi bir ip parçası vardı, Ağ Akımı’na ait olduğu belliydi. Deponun taş kemerine ise, mühür formasyonlarına benzeyen yeni bir mühür işlenmişti. Kan henüz tamamen kararmamıştı, yani yeni olmalıydı. Bu ipin sahipsiz olduğunu görünce de, aklımdan birinin kurban edildiği düşüncesi geçiyordu. Umarım tahmin ettiğim şey değildir demekten başka şansım yoktu.
Haritada işaretlenmemiş, dar bir yan geçit gözüme çarpıyordu. Depo girişinin biraz ilerisinde, nehre doğru inen eski bir servis tüneli gibi duruyordu. Çökmüş, karanlık ve sessizdi. Ōotoko-Jin benim kararımı beklercesine eğilmişti. Mavi ipe sahip olmuş olmak, nasıl bir plan yapacağımı ortaya koyuyordu bir bakıma. Ağ Akımı ile yüzleşecek kişi ben olacaktım, Shiho, Hame ve Ōotoko-Jin ise tünelden içeri sızacaklardı. Bu yüzden Ōotoko-Jin’in sırtından inmiştim hızlıca. Elimi, Ōotoko-Jin’in var olup olmadığını bilmediğim kalbinin yerine, avcumun içi değecek şekilde koyuyordum. “Ōotoko-Jin, eğer konuşabilecek kapasiten varsa, bana fısılda. Eğer yoksa, sadece kafanı salla. Shiho ve Hame’yi, ben uzakta olsam bile, koruyabilir misin? Yoksa aramızdaki bağ, uzaklaştığımız zaman kopacak bir bağ mıdır?” Gözlerinin içine, onun sanki ruhuna bakıyormuşçasına baktım. “Ōotoko-Jin, dostluğumuz uzakta kalsak bile daim midir?”
Re: [Kurooni Jin] Kızıl Miras
Posted: Sat Jan 03, 2026 10:08 pm
by GM - Shinsei
Ōotoko-Jin, sözlerin havada asılı kalırken ağır ağır sana doğru eğiliyor. Metal eklemleri gıcırdamıyor bu kez, sanki bilinçli olarak sessiz kalmayı seçiyor. Gövdesi yere biraz daha yaklaşıyor, iri gölgesi seni tamamen içine alıyor. Ardından, tereddütsüz bir şekilde elini uzatıyor. Avucuna değen el soğuk değil. Taş ya da metal gibi de değil artık. Ağırlığı gerçek, teması net. Parmakları seninkilerin etrafında kapanırken ne bir sıkma var ne de bir gevşeklik. Gözlerindeki siyah-beyaz damarlar bir an için sakinleşiyor, parıltı daha dengeli bir hale geliyor.
Sonra başını sallıyor. Tek, net, insancıl bir hareket. Ne fısıltı var, ne kelime. Ama cevabın ağırlığı kelimeden daha güçlü. Bağın mesafeyle kopmayacağını, görevin bilincinde olduğunu, korumanın bir taklit değil bir seçim olduğunu anlatıyor o tek hareketle. Hame bu sahneyi birkaç saniye sessizce izliyor. Sonra dilini damağına vurup homurdanıyor. "Ben kuklalardan bu kadar net cevap alamıyorum genelde." diyor. "Jin, seni çok pis kıskanıyorum şu an. Öf."
Shiho’nun bakışları önce birleşen ellere, sonra Ōotoko-Jin’in yüzüne kayıyor. Dudaklarını ısırıyor, sesi biraz daha alçak çıkıyor. "Bağ dediğimiz şey böyle bir şeyse kanla başlamış olabilir ama artık sadece kan değil, ona eminim." Ōotoko-Jin elini yavaşça çekiyor, ardından Hame ve Shiho’nun önünde konumlanıyor. Geniş sırtını tünel yönüne çeviriyor, koruma pozisyonu açık, net. Ana depo girişindeki mavi ip hala yerinde. Taze mühür hala kan kokuyor. Karanlık servis tüneli ise sessizce sizi içine çağırıyor. Yollar ayrılmak üzere. Ama bu kez, arkanızda duracak olan şeyden eminsin.
Re: [Kurooni Jin] Kızıl Miras
Posted: Mon Jan 05, 2026 10:31 pm
by Kurooni Jin
Ōotoko-Jin, gerçekten bir insan gibi tepki vermişti bana. O soğuk, taş ya da metal hissi, ellerinde yoktu. Gerçekten bir dostum olduğunu, bir kukla olmadığını belirtiyordu. Sanırım, gerçek bir yol arkadaşı bulmuştum, üstelik dev bir yol arkadaşı. Onunla birlikte, bu shinobi yolunu yürümenin ne kadar eğlenceli olacağını düşünmeden edemiyordum. Ancak şimdilik, görevime odaklanmak zorundaydım. Bu yüzden, bir an önce planı aktarmam gerekiyordu. Önce, Hame’nin ağzından çıkanları işittim, sonrasında ise Shiho’nun. Dediği gibi, bu artık bir kan değildi. Daha gerçek bir bağ kurmuştuk, ama köye döndüğümüzde asıl gerçeği öğrenebileceğimi düşünüyordum. Ōotoko-Jin, emri baştan almışçasına koruma pozisyonuna geçmişti. Bense, planı anlatmadan önce, bu dev ile aramdaki bağı tazelemek ve koparmamak için, önce ona selam vermem gerektiğini düşünüyordum. Bu yüzden, tekrardan elimin baş ve işaret parmağını gözlerinin altına koymuştum.
“Seni görüyorum, Ōotoko-Jin.”
Bunun, her şeyden çok daha anlamlı olduğuna inanıyordum. Şimdi ise planı açıklama vaktiydi. Üçünün de beni görebileceği bir şekilde konumlanıp, konuşmaya başladım. “İçeriye girmek için bir kişi gerekli. Kazuma-san’dan aldığım bilgilerle birlikte, içeri giren kişi ben olacağım. Onlardan biriymiş gibi nasıl davranabileceğimi biliyorum. Üstelik, klanımdan gelen gücün de etkisi içeriye girdikten sonrası için benim daha uygun olduğumu gösteriyor.” Dedikten sonra, kısa bir es verip tekrar devam ettim. “Ōotoko-Jin, senin görevin her ne olursa olsun Shiho ve Hame’yi korumak. Bu süreçte, düşmanlara karşı istediğin gibi inisiyatif alabilirsin. Öldürmen gerekiyorsa öldür, sakat bırakman gerekiyorsa sakat bırak. Sen bu takımın bir parçasısın.” Kafamı aşağı doğru eğerek onu onayladıktan sonra Hame ve Shiho’ya döndüm. “Sizlere düşmanlarımıza karşı kafa tutabileceğinizi biliyorum, ancak önceliğiniz içeriye gizlice sızmak olmalı. Düşmanlarımızı tespit edin, kaçış yolu düşünün, açıklar arayın. Dövüşmekten önce bunları planlayın. Eğer çıkmaza girerseniz, Shiho, babamın verdiği kunai ile birlikte onu buraya çağır. Bu yüzden, onu şimdiden eline almanı istiyorum. Savaş sırasında çıkarmanın zor olduğunu gördük. Lütfen eline al.” Dedim.
“Bir sorunuz yoksa, harekete geçelim.” Eğer bir soruları yoksa, harekete geçmenin vakti gelmişti ve şimdilik mavi ipi takmayacaktım. Bunu sadece görev sırasında takmam gerektiğini bildiğim için, şimdilik önemli olan içeriye girmek olacaktı, bu yüzden kapıya doğru yönelecektim.
Re: [Kurooni Jin] Kızıl Miras
Posted: Tue Jan 06, 2026 12:59 pm
by GM - Shinsei
Shiho kunaiyi eline aldığı anda bakışlarını sende tutuyor, parmakları metalin etrafında biraz daha sıkılaşıyor ve "Uzun bir süre görüşemeyeceğiz, bir buluşma noktası ayarlamamız lazım." diyor. Sesi sakin ama aceleci, sanki gecikmenin bedelini hissediyor. Hame hiç duraksamadan söze giriyor, omzunu çevirip çevreyi süzerken "Kazuma’yla bir süredir kaldığımız kulübenin önünde buluşalım. Şimdilik her iki gecede bir diyelim." diyor. Bu cümlede hem pratiklik hem de alışılmış bir güven var. Shiho kısa bir baş hareketiyle kabul ediyor, kunaiyi artık elinden bırakmıyor. Ōotoko-Jin sessizce onların önüne geçiyor, gövdesini yan rotaya çeviriyor. Bir anlık göz göze geliyorsunuz. Hame gülümsüyor ve "Sakın yakalanma Jin! Vururum ağzının ortasına." diyor. Ardından onlar yandan, sen ana girişten ayrılıyorsun.
Depo kapısını geçtiğin an hava değişiyor. Soğuk, nemli ve ağır. Sanki nehir burada nefes almayı unutmuş. Taş duvarlar ışığı yutuyor, adımların yankısı bile temkinli çıkıyor. İçeri ilerledikçe, daha önce hiç duymadığın bir kelime kulaklarına takılıyor. Fısıltı gibi ama sürekli. Tek bir ağızdan değil, birçok yerden geliyor gibi. Aynı kelime, tekrar tekrar. Anlamını bilmiyorsun ama içgüdülerin bunun bir isim olduğunu söylüyor. Depo derinleştikçe konuşmalar netleşiyor. Kenarlarda dizilmiş shinobi teçhizatları görüyorsun. Çatlak sandıklar, yarısı açılmış variller, rulo halinde tel tuzaklar, mühür kağıtları, yağlanmış kısa mızraklar, su geçirmez kumaşlara sarılı patlayıcılar. Burası sadece bir depo değil, bir hazırlık noktası.
İleride bir ateş parlaması görüyorsun. Refleksle en yakın teçhizat varilinin arkasına geçiyorsun, nefesini kontrol altına alıyorsun. Ateşin etrafında beş kişi var. Üzerlerinde maskeler yok ama ceplerinden sarkan hayvan yüzü biçimli maskeler net biçimde görünüyor. Kurt, kuş, geyik, bir tanesi tanımlayamadığın tuhaf bir yaratık. İçlerinden biri kahkahayla konuşuyor. "Bu işi de halledersek topluca rütbe atlatırlar oğlum bize." diyor. Diğeri alaycı bir sesle cevap veriyor. "Ya Shuujin bırak bu işleri. On aydır beşten fazla operasyon yaptık be kardeşim. Şimdi mi atlatacaklar rütbe?"
Adının Shuujin olduğu belli olan adam ateşe biraz daha yaklaşırken sesi sertleşiyor. "Sennashi bu. Babanın hayrına seni mükafatlandıracak değiller amına koyayım." O an taşlar yerine oturuyor. Sennashi. Daha önce hiç duymadığın bu isim zihninde yankılanıyor. Şu ana kadar maskeli gördüğün herkesin bu isimle bağlantılı olabileceği ihtimali ağır bir taş gibi içine oturuyor. Daha dikkatli bakıyorsun. Beş kişi. Şimdilik beş. Ama deponun diğer ucunda karanlığa gömülmüş bir tünel var. Dar, uzun ve aşağıya doğru iniyor gibi. Oranın nereye çıktığını bilmiyorsun ama kalbin orada başka şeyler de olduğunu söylüyor.
Şimdi bir eşiktesin.
İstersen varillerin arkasından çıkıp aralarına karışırsın. Sözlerine, tavırlarına dikkat edersen ajan gibi davranabilirsin. Ama bunun için Konoha alın bandını çıkarman gerektiğini biliyorsun. İstersen beklemeden saldırıya geçersin ve inisiyatifi kanla alırsın. Ya da tüneli aklında tutup geri çekilerek daha büyük resmi görmeyi denersin.
Re: [Kurooni Jin] Kızıl Miras
Posted: Wed Jan 07, 2026 11:53 am
by Kurooni Jin
Shiho’nun endişelerini anlayabiliyordum. Sanırım onunla aramızda daha farklı, daha duygusal bir bağ oluşuyordu. Bu bir yandan hoşuma gidiyor, bir yandan anlam veremediğim bir hal alıyordu. Belki de bunu onunla konuşmalıydım, kimi insanlar yaşı ne olursa olsun, benden daha bilgili olabiliyordu bazı konularda. Hame, söze girip Kazuma’yla kaldığımız kulübenin önünde buluşmayı teklif etmişti. Ben de bunu kabul etmiştim. İkisinin gidişinin ardından, depo kapısına doğru yönelmiştim. İçimde hem bir heyecan, hem de garip bir korku vardı. Kurooni ailesinin sert eğitimlerini şimdi daha rahat anlıyordum, bunlara rağmen sakinliğimi korumayı başarmak, nefes almak kadar kolaydı. Bu sayede, etrafımı daha iyi inceleyebilmiştim. İçeriye doğru ilerledikçe, bir kelime kulaklarımdan içeriye girmeye başlamıştı. Anlamını bilmiyordum, ancak bir isim olduğunu düşündürüyordu içgüdülerim bana. Girdiğim yer derinleştikçe, çatlak sandıklar, açılmış variller, rulo halinde duran tel tuzaklar, mühür kağıtları, yağlanmış mızraklar gibi bir ton teçhizat bulabiliyordum. Aslında buraya gelmişken bunlardan bir savaş ganimeti yapabilirdim. Bu yüzden, toplayabildiğim mühür kağıtlarını toplamayı planlıyordum. Ancak, gördüğüm ateş parlaması yüzünden bu planım suya yatmış gibi duruyordu.
En yakında duran teçhizat varilinin arkasına geçmiştim, ateşin etrafındaki beş kişiyi izlemeye başladım. Maskeler yoktu, ancak ceplerinden sarkan hayvan yüzü biçimli maskeler net biçimde görünüyordu. Böyle bir maskeye ihtiyacım olacaktı sanırım. Ancak nasıl bulacağımı bilmiyordum. Bir iş karşılığı rütbe atlacaklarını söylüyordu birisi, söyleyen kişinin adı da Shuujin di. Sennashi adli kişinin, rütbe atlatan kişi olduğunu zihnimde kurgulamıştım. Bu yüzden, şimdilik planımı kurmuştum ve muhtemelen işe yaramazsa burada çok büyük dayak yiyecektim. Hatta bunun sonucu bir ölüm bile olabilirdi. Bu yüzden, olduğum yerden yavaşça kalktım, alın bandımı saklandığım yerin köşesine fırlattım sessizce, her ihtimale karşı, bir parmağım kunainin sapında duruyordu. Ateşin başındaki adamlara doğru yaklaşırken, Eiengan’ı da aktive ettim ve yapabileceğim en öfkeli, en sert, en kana susamış surat ifadesini takındım. Yanlarına tamamen yaklaştıktan sonra, üstten bakarak konuşmaya başladım. Hırçın bir çocuk etkisiyle birlikte, ciddiyetimi belli etmeye çalışıyordum.
“İşi tamamladım. Sennashi-sama işi bitirdikten sonra maske alabilmem için buraya gelmem gerektiğini söyledi. Nereye gideceğim, söyleyin.”
Spirallerin dönmeye başladığı göz bebeklerimle birlikte, sinirli bir şekilde hepsinin gözünün içine bakmaya başladım teker teker. Bir cevap alabileceğime inanıyordum, ancak belli olmazdı.