Page 1 of 1

[Kurooni Jin] Geçmişin Perdeleri

Posted: Wed Aug 12, 2026 8:10 am
by Kurooni Jin
Döndüğü günün gece vakti…

Uyku, bizden bir şey istemeyen tek karanlıktı. Ancak ona bile teslim olmakta zorlanıyorduk. Yatağın içerisinde bir o yana, bir bu yana dönmekten başka bir işe yaramıyorduk. Beynimizin içindeki ses susmuştu, belki de bizim dinlememizin ardından dinlenmeye geçmişti. Tek bildiğim şey henüz uyuyamıyor oluşumuzdu. Yatağımızdan ağır ağır kalkmış, sessiz adımlarla banyoya doğru ilerlemiştik. Suratımıza çarptığımız birkaç su darbesiyle kendimize gelmeye çalışıyorduk, ya da sadece dikkatimizi dağıtmaya çalışıyorduk. Ne yaşadığımız, neler yaşayacağımız sürekli olarak zihnimizin içinde yankılanıyordu fısıltı gibi. Genjitsuka, varlık, Ootoko-Jin, hepsi birer birer gözlerimizin önünden geçiyordu. Çivi gibi soğuk olan su, dikkatimizi dağıtmayı başaramadığında, odamızın camından hızlı bir hareketle evin damına çıkmış, en üst tepesinde oturmak için ağır ağır hareketlenmiştik.

Eski zamanlarda huzur verebilecek bu aktivite, şimdi sadece düşüncelerimizin daha berrak bir şekilde akmasına sebep oluyordu. Cevaplanmamış bir sürü sorumuz vardı, hangi birisinden başlayacağımızı bilmiyorduk. Öldürmeyi planladığımız, içlerinde sefalet gibi birkaç gün geçirdiğimiz o ekip mi ANBU tarafından katledilmişti? Tahminimiz bu yöndeydi, ancak aralarından kaçan kişinin kim olduğunu tahmin etmekte zorlanıyorduk. Mantıklı düşününce, sadece Shuujin olabileceğini düşünüyorduk. İçlerine sızma durumu da muhtemelen bitmişti. Ancak Tsukikage’yi öldürme planı hala yerinde duruyordu. Üstelik, Ootoko-Jin’in nerede olduğunu bilmiyor olmak, bu ihtimali daha da kuvvetlendiriyordu. Ootoko-Jin, bilgi sızdıran bir kuklaydı, onu orada tek başına bırakmak her türlü belayı üzerimize çekerdi.

Üstelik, Konoha’ya yapılan saldırıdan sonra bir tekrarı gerçekleşebilirdi. Sadece Eiengan için bu kukla 17 sene önce yapılmıştı, şimdi ise Jizou yıllardır Genjitsuka kullanan bir Kurooni görmediğini söylüyordu, eğer bu bilgi Ootoko-Jin aracılığı ile Sennashi’nin eline geçerse bizim peşimize düşmeleri an meselesi olurdu. Bu köyün içerisinde bizim peşimize düşerlerse, Shiho tehlikeye girebilirdi. Shiho’nun tehlikeye girmemesi için her şeyi yapabilirdik. Acaba o ne yapıyordu? Ara sıra bizi düşünüyordu mu? Başımıza ne geldiğini, ne yapıyor olduğumuzu? Yoksa sadece köye yapılan saldırının etkisinde mi kalmıştı? Onu görmemiz gerektiğinden emindim, ancak sırası değildi.

Genjitsuka. Oranın içerisinde ne yaşadığımızı anlamlandırmaya çalışmak başlı başına bir işkenceydi. O varlığın kapısını zorlamak, varlığın bize ne kadar sürdüğünü bile anlamadığımız bir şekilde işkence etmesi, hepsi birer birer aklımıza geldikçe istemsizce gözlerimizi kapıyorduk. Kaç kere ölüp dirildiğimizi hatırlamıyorduk, bir noktadan sonra bedenimizin kontrolünü Jin’e devretmiştik. Bunu isteyerek yapmamıştık, ancak o bizi koruyan kişi olmuştu. Hatırladığımız kadarıyla, tüm irademizi varlıkla çarpıştırmıştık, onu sindirmeye, onu sömürmeye çalışmıştık. Savaş henüz bitmemişti, ancak varlık bizi oradan yollamıştı. Aynı zamanda, bize Kurooni Evladı olarak seslenmesi aklımızda birkaç şüpheyi uyandırıyordu. Bu varlık, Kurooni’ler tarafından bilinen bir şey olmalıydı, daha önce onu zorlayan birileri olmuş olmalıydı, belki de o da bir Kurooni’ydi. Bilmiyorduk, ancak cevapları öğrenebileceğimiz birilerinin varlığından haberdardık.

Yureikumo Ailesi.

Akademi öğrenciliğimiz süresince babamızın dayatmasıyla aileleri genel anlamıyla öğrenmiştik. Ne zaman kime ulaşacağımızı ismen biliyorduk. Yureikumo ailesinin ölülerle konuşabildiğini hatırlıyorduk. İlk rotamız orası olmalıydı, konuşacağımız kişi ise çok daha geçmişten gelen birisi olacaktı. Kurooni ailesinin kurucusu ve ilk üyesi, Kurooni Hiroshi. O’nun bir çok soruyu yanıtlayabileceğini düşünüyorduk. Ayın mükemmel görüntüsünden gözlerimizi ayırdığımızda, belimizdeki tantoyu sol elimizle sağlam bir şekilde tuttuktan sonra ayaklandık. Yureikumo ailesinin bulunduğu bölgeyi kısmen bildiğimiz için, oraya doğru çatılardan zıplayarak koşturmaya başladık.

Birkaç dakika içerisinde Yureikumo ailesinin bölgesine geldiğimizde, saygı göstermek adına çatıdan inerek yürümeye başladık. Gecenin bir vakti insanları rahatsız etmenin nasıl bir etkiye sahip olacağını bilmiyorduk, ancak denemekten zarar gelmeyeceğini düşünüyorduk. Klan evlerinin önünde birkaç kez volta attık, en sonunda aile büyüklerinden birinin oturacağını düşündüğümüz ilk kapıyı birkaç kez tıklattık. Önümüze çıkacak kişiye, kendimizi tanıtarak direkt olarak konuya girmek istiyorduk.

“Biz Kurooni Jin. Kurooni Akiyama’nın oğluyuz. Aile büyüklerinizden biriyle görüşmek istiyoruz. Lütfen bize yardımcı olun. Yardıma ihtiyacımız var.”

Re: [Kurooni Jin] Geçmişin Perdeleri

Posted: Wed Aug 12, 2026 5:46 pm
by GM - Shinsei
Gece, Konohagakure’nin üzerine tam anlamıyla çökmüştü. Köyün merkezinde hala istilanın ardından süren onarım çalışmalarından gelen belli belirsiz sesler duyuluyor, uzakta birkaç çekiç darbesi gecenin sakinliğini bozup yeniden kayboluyordu. Fakat çatılar boyunca ilerledikçe bunlar da arkanda kalmaya başlamıştı. Ay, kiremitlerin üzerine solgun bir ışık bırakıyor, gecenin serin rüzgarı kıyafetlerinin arasından geçerken Konoha’nın tanıdık kokusunu taşıyordu. Burası birkaç saat önce döndüğün köydü. Doğduğun, büyüdüğün, akademiye gittiğin, arkadaşlarını tanıdığın yer. Buna rağmen çatılardan birinden diğerine geçerken sanki yıllardır buraya ayak basmamışsın gibi garip bir yabancılık hissi peşinden geliyordu. Genjitsuka’da gördüğün gölgeler, varlığın mora çalan mavi odası, Ootoko-Jin’in içindeki üç ruh ve zihninin derinlerinde artık adını koyamadığın o boşluk, her sıçrayışında seninle birlikte ilerliyordu. Dünya normale dönmüştü belki, fakat sen dünyanın normal olduğuna artık eskisi kadar kolay inanamıyordun.

Yureikumo ailesinin yaşadığı bölgeye yaklaştığında hızını düşürüyorsun. Klan bölgesi, Konoha’nın diğer yerleşimlerinden hemen kopup ayrılmıyor. Önce sıradan evlerin arasındaki boşluklar genişliyor, sokaklarda kullanılan taşların rengi açılıyor, çatılar daha yüksek ve daha keskin hatlara sahip olmaya başlıyor. Sonrasında seni bölgenin asıl girişine götüren geniş taş yol beliriyor. Yolun iki yanında, gövdelerine ince beyaz ipler bağlanmış yaşlı ağaçlar uzanıyor. Bazılarının dallarında küçük kağıt şeritler sallanıyor. Üzerlerinde yazılar var, ancak gece karanlığında okuyacak kadar yakından geçmiyorsun. Bölgenin girişinde devasa surlar veya silahlı muhafızlar bulunmuyor. Bunun yerine iki kalın ahşap sütunun taşıdığı sade bir kapı yükseliyor. Sütunların üzerinde yılların bıraktığı çatlaklar, ahşabın içine işlenmiş soluk işaretler ve birbirinin etrafında dönen ince çizgiler bulunuyor. Kapının tepesinde Yureikumo ailesinin sembolü gece ışığında belli belirsiz seçiliyor. Altında ise küçük bir taş haznenin içerisinde tütsü yanıyor. Dumanı yukarı yükselmek yerine rüzgar olmadığı hâlde kapıya doğru kıvrılıyor, sanki içeri giren herkesi bir anlığına yokladıktan sonra gecenin içine karışıyor.

Kapının önünde durduğunda içerisi ilk bakışta beklediğinden daha sessiz görünüyor. Fakat biraz dikkat ettiğinde sessizliğin boş olmadığını fark ediyorsun. Uzaklardan düzenli aralıklarla çalınan küçük bir çanın sesi geliyor. Bir yerlerde su akıyor. Daha içeride, iki kişinin alçak sesle bir şeyler okuduğunu duyuyorsun. Bölgenin taş yolları gecenin altında açık gri bir ağ gibi evlerin arasına yayılmış. Evlerin çoğu geleneksel yapılardan oluşuyor. Beyaz ve soluk ahşabın hâkim olduğu duvarlar, koyu renkli çatılar, kapı önlerinde duran küçük taş fenerler. Bölgenin merkezine doğru baktığında evlerden daha yüksek birkaç yapı görüyorsun. Bunlardan biri uzun, dar çatılı bir tapınak. Önündeki merdivenlerin iki tarafında onlarca küçük mum yanıyor. Bir diğeri daha alçak, fakat çevresi beyaz iplerle ve üzerinde yazılar bulunan kumaş parçalarıyla çevrilmiş. Birkaç avlunun ortasında da üzerleri suyla dolu taş çanaklar duruyor. Gece olmasına rağmen bölgede tamamen uykuya çekilmiş bir hayat yok. Uzak bir avluda beyaz saçlı yaşlı bir kadın dizlerinin üzerinde oturmuş, önündeki küçük ahşap levhaları tek tek düzenliyor. Başka bir yolda saçları omuzlarına kadar uzanan genç bir adam, elinde tütsü kabıyla ağır ağır yürüyüp belli noktalarda duruyor. Daha ileride iki çocuk, yetişkin bir adamın gözetiminde küçük mumların önüne birer kâğıt bırakıyor. Yureikumo üyelerinin büyük kısmında görülen beyaz veya gümüş tonlarındaki saçlar, ay ışığının altında bölgeyi olduğundan daha da soluk gösteriyor.

Burada ölüm, saklanan bir şey gibi görünmüyor.

Hatırlanan bir şey gibi duruyor.

Klanın Yuukon anlayışını akademide yalnızca teorik birkaç cümleyle öğrenmiştin. Onlar için ölüyle yaşayan arasındaki ayrım kesin bir duvar değildi. Daha çok, geçilmesi zor bir eşikti. Kendi tekniklerinde Yang çakrasına verdikleri önem de bundan geliyordu. Ölünün ardında kalan iradeye bir kapı, bir tutunma noktası sunmak. Burada gördüğün ritüellerin tamamının bir çağırma girişimi olup olmadığını bilmiyorsun. Belki bazıları yalnızca anma. Belki bazıları gerçekten cevap bekliyor. Fakat bölgenin tamamında aynı düşüncenin izi var. Ölenlerin adları yok sayılmıyor. Onlara ayrılmış bir yer bırakılıyor. Yaşayanlar, sofralarında veya odalarında değilse bile hafızalarında onlar için küçük bir sandalye boş tutuyor gibiler.

Yureikumo topraklarına yukarıdan atlayarak girmek, burada bulunma sebebin düşünüldüğünde sana doğru gelmiyor. Taş yola iniyor ve kalan mesafeyi yürüyerek geçiyorsun. Gece boyunca ayak seslerinin böylesine net duyulduğunu ilk kez fark ediyorsun. Bölgeye girdikçe yollardaki taş fenerlerin ışıkları birbirine bağlanıyor. Bazılarının önünde üzerinde isimler bulunan küçük tahtalar var. Bir evin önünden geçerken içeriden hafif bir tütsü kokusu geliyor. Başka bir avlunun kapısında üç kişi gözleri kapalı şekilde diz çökmüş, ortalarında duran beyaz kumaşa ellerini yerleştirmiş bekliyor. Kimse sana doğru dönüp uzun uzun bakmıyor. Yine de yabancı olduğunun fark edildiğini hissediyorsun. Birkaç çift göz kısa süreliğine üstüne kayıyor, sonra yapılan işe geri dönüyor.

Aile büyüklerinden birinin yaşayabileceğini düşündüğün yapıları gözlerinle tarayarak bölgede bir süre dolaşıyorsun. Bazıları diğer evlerden daha geniş, bazıları doğrudan küçük tapınaklarla bağlantılı. Hangisinin doğru kapı olduğunu bilmeden birkaç kez aynı taş yolun çevresinde dönüyor, sonunda tapınağa yakın, bahçesinde yaşlı bir söğüt ağacı bulunan büyükçe bir evin önünde duruyorsun. Kapının iki yanında asılı duran küçük kâğıt fenerlerin ışığı verandayı aydınlatıyor. İçeriden ses gelmiyor. Gecenin bu saatinde kapıyı çalmanın ne kadar uygunsuz olduğunu düşünmek için artık biraz geç. Elini kaldırıp ahşaba birkaç kez vuruyorsun.

Bir süre cevap gelmiyor.

Ardından içeride ağır olmayan, sakin ayak sesleri duyuluyor.

Kapının arkasındaki gölge yaklaşırken, beklediğin yaşlı bir aile büyüğü silüeti oluşmuyor. Kapı yana doğru açıldığında karşında uzun boylu, sağlam yapılı bir adam beliriyor. Beyaza yakın saçları gecenin dağınıklığını taşıyor, birkaç tutam alnına düşmüş durumda. Üzerindeki kıyafetler bir gece ziyaretçisini karşılamak için aceleyle giyilmiş gibi görünmüyor. Sanki uyumuyormuş da zaten uyanıkmış gibi tamamen hazır. Duruşunda bir jouninin yıllar içinde edindiği o rahat denge var. Ne saldırgan ne gevşek. Seni ilk gördüğü anda gözleri doğrudan belindeki tantoya, kıyafetlerinin durumuna ve son olarak yüzüne çıkıyor. Bunun tek bir bakışta yapıldığına emin olabilirsin. Seni tanımıyor olsa bile karşındaki kişinin sıradan bir gece ziyaretçisi olmadığını anlaması için birkaç saniyeden fazlasına ihtiyacı olmuyor.

"..."

Adam hiçbir şey söylemeden seni dinliyor. Sözlerin bittiğinde adamın yüzündeki ifade belirgin biçimde ciddileşiyor. Özellikle kendinden çoğul bahsettiğin noktada gözleri bir anlığına daha dikkatli hale geliyor. Fakat bunu sorgulamıyor. Akiyama’nın ismini duyduğunda ise seni bir kez daha baştan aşağı süzüyor. Bakışında tanımaya çalışan bir yabancılıktan çok, duyduğu soyadını zihnindeki eski bir yüzün yanına yerleştiren birinin hali var. Birkaç saniye sonra kapıyı biraz daha açıyor.

"Ben Yureikumo Han."

Sesi sakin. Derin olmaktan çok net. Cümlesi bittikten sonra bir eliyle bölgenin içine doğru işaret ediyor. "Bu saatte Akiyama’nın oğlu kapımıza gelip yardıma ihtiyacı olduğunu söylüyorsa seni burada dikili tutmak biraz ayıp olur. Gel bakalım." Han verandadan aşağı iniyor. Senin yanından geçerken tekrar gözlerine kısa bir bakış atıyor, ardından bölgenin merkezine uzanan başka bir taş yola sapıyor. Onu takip etmeye başladığında Yureikumo topraklarının dışarıdan gördüğünden çok daha büyük olduğunu fark ediyorsun. Evlerin aralarında gizlenmiş küçük avlular, duvarların arkasında yükselen ibadet yapıları ve birbirine taş yollarla bağlanan sessiz bahçeler bulunuyor. Han yürürken kimseyi rahatsız etmemek için sesini çıkarmıyor. Yol üzerinde karşılaştığınız birkaç Yureikumo onu gördüğünde başlarıyla selam veriyor. Han da aynı şekilde karşılık veriyor. Buradaki insanların büyük kısmında beyaz saçların farklı tonları görülüyor. Bazıları gümüşe yakın, bazıları neredeyse tamamen beyaz, bazıları ise griye çalan renklerde. Fakat dikkatini asıl çeken şey, gecenin bu saatinde yapılan küçük ritüeller oluyor.

Bir tapınağın önünden geçerken üç yaşlı Yureikumo’nun karşılıklı oturduğunu görüyorsun. Ortalarında yere çizilmiş yuvarlak bir şekil var. Şeklin çevresine yerleştirilen mumların alevleri rüzgâr olmadığı hâlde sırayla eğiliyor. Yaşlılardan birinin iki eli yere basılı, diğerinin parmakları alnında birleşmiş. Üçüncü kişi ise çok alçak bir sesle isimler söylüyor. Her isimden sonra birkaç saniye bekleniyor. Cevap gelmiyor, en azından sen duymuyorsun. Han oraya bakmıyor bile. Biraz ileride başka bir yapının açık kapısından içeride uzanan yüzlerce ahşap levha görülüyor. Bazılarının önünde çiçekler, bazılarının önünde küçük kaseler, bazılarında ise yalnızca sönmüş bir mum var. Bir avluda genç bir kadın iki eli arasında soluk bir Yang çakrası topluyor ve önündeki beyaz kumaşın üzerine bırakıyor. Çakra kumaşa dokunduğu anda kısa süreliğine bir el izi şeklinde yayılıyor, ardından yok oluyor. Han’ın ailesine ait tekniklerin ölülere bir "kapı" veya "tutunacak bir şey" verme düşüncesi, burada akademide okuduğun birkaç satırdan çok daha somut bir şeye dönüşüyor.

Han seni bölgenin kalabalık sayılabilecek merkezinden uzaklaştırıyor. Tapınakların ışıkları arkada kaldıkça taş yol daralıyor ve sonunda küçük bir koruluğun içine giriyorsunuz. Burada yalnızca birkaç taş fener var. Yolun sonunda, ortasında alçak bir masa bulunan açık bir ahşap çardak görülüyor. Yanında küçük bir gölet var. Suyun yüzeyi öylesine durgun ki üzerindeki ay, gerçek gökyüzündekinden daha net görünüyor. Çardağın çevresine birkaç beyaz kâğıt şerit bağlanmış, fakat burada herhangi bir ritüel yapılmıyor. Bölgenin geri kalanındaki ruhani ağırlığın aksine burası daha çok düşünmek, konuşmak ve yalnız kalmak için ayrılmış bir yer gibi.

Han çardağa çıkıp masanın bir tarafına geçiyor. Oturmadan önce seni bir kez daha süzüyor. Bu kez bakışında elit bir jouninin şüpheciliğinden çok, yardım istemek için gece yarısı başka bir klanın kapısına gelen genç bir shinobinin ne taşıdığını anlamaya çalışan birinin dikkati var. "Aile büyükleri mevzusundan önce bana bir anlat bakalım." Bir eliyle önündeki yere oturabileceğini işaret ediyor. "Tam olarak nedir derdiniz? Neden yardıma ihtiyacınız var?" Kısa bir sessizliğin ardından yüzündeki ciddiyet biraz kırılıyor. Gözleri bir anlığına senin yüzünden uzaklaşıp göletteki aya kayıyor. Sonra sana tekrar baktığında dudaklarında küçük, beklenmedik bir gülümseme beliriyor. "Babanı iyi tanıyorum. Zamanında biraz birlikte çalışmıştık."
Off Topic
RP'ye hoş geldiniz! Pasiflik süresi üç gündür. İyi RP'ler!

Re: [Kurooni Jin] Geçmişin Perdeleri

Posted: Thu Aug 13, 2026 11:31 am
by Kurooni Jin
Genç adamın çaldığı kapının ardından bir süre cevap gelmiyordu. Ancak ağır olmayan, sakin ayaklarını seslerini duymaya başladığında kapıya doğru dikkat kesildi. Gölge kendisine doğru yaklaşırken, beklediği gibi bir yaşlı aile büyüğü silüetini göremiyordu. Yanlış bir kapıyı çalmış olması problem değildi, kendisini yönlendirmesi için ricada bulunabilirdi. Kapı yana doğru açıldığında uzun boylu, sağlam yapılı bir adam beliriyordu, beyaza yakın dağınık saçlarına günlük bir kıyafet eşlik ediyor gibiydi. Gecenin bu vaktinde aceleyle giyilmiş gibi durmuyordu, zaten uyanıkmış hissiyatını veriyordu. Duruşunda bir jouninin yıllar içinde edindiği rahat dengeyi görebiliyordu, ne saldırgandı ne de çok rahat. Gözleri, genç adamın belinde duran tantoya, kıyafetlerinin durumuna ve yüzüne doğru çıkıyordu, bu tek bir bakışta yapılmıştı. Karşısına gelen adam, Jin’in sıradan bir gece ziyaretçisi olmadığını saniyeler içerisinde anlamıştı.

Adam, hiçbir şey söylemeden dinlemişti, Jin’in konuşması bittiğinde yüzündeki ifade belirgin biçimde ciddileşmişti. Kendisinden çoğul bahsettiği noktalarda gözleri daha da dikkatli hale geliyordu, muhtemelen olaya anlam vermeye çalışıyordu. Akiyama’nın ismini duyduğunda, kendisini bir daha baştan aşağı süzmüştü, duyduğu soyadını eski bir yüzün yanına yerleştirmeye çalışıyor gibiydi. Birkaç saniye sonrasında ise kapıyı daha fazla açmış ve kendisini tanıtmıştı. Yureikumo Han’ın sesi sakindi. Böyle birisini beklemiyordu. Bu saatte Akiyama’nın oğlu yardıma geldiyse, dikili tutmak ayıp olur diyerek kendisine eşlik etmesi için yürümeye başlamıştı. Genç adam, ağır ama sanki var olmayan adımlarla onu takip ediyordu.

Yureikumo toprakları, dışarıdan gördüğünün aksine çok daha büyüktü. Evlerin aralarında gizlenmiş küçük avlular, duvarların arkasında yükselen ibadet yapıları ve birbirine taş yollarla bağlanan sessiz bahçeler bulunuyordu. Han yürürken kimseyi rahatsız etmemek için sesini çıkarmıyordu, genç adam da buna eşlik ediyordu. Yol üzerinde karşılaştıkları Yureikumo üyeleri Han’a selam veriyordu. Buradaki insanların büyük kısmında beyaz saçların farklı tonları vardı. Akademide böyle bir şeyi okumuştu. Baskın olarak beyaz saçlı olduklarına dair. Ancak bazıları gümüşe yakın, bazıları tamamen beyaz, bazıları ise griye çalan renklerdeydi. Beyazın farklı farklı tonlarını görmek genç adamın ilgisini çekiyordu. Asıl ilgisini çeken ise, gecenin bu saatinde yapılan küçük ritüellerdi.

Bir tapınağın önünde, üç yaşlı Yureikumo’nun karşılıklı oturduğunu görüyordu. Ortalarında yere çizilmiş yuvarlak bir şekil vardı. Şeklin çevresine mumlar yerleştirilmişti. Yaşlılardan birinin iki eli yere basılıydı, diğerinin parmakları alnında birleşmişti. Üçüncü olansa alçak sesle isimler söylüyordu. Her isimden sonra birkaç saniye bekleniyordu. Genç adam bir cevap gelip gelmediğini duymuyordu isimlerin ardından. Biraz ileride başka bir yapının açık kapısından yüzlerce ahşap levha görülüyordu. Bazılarının önünde çiçekler, bazılarının önünde küçük kaseler, bazılarında ise yalnızca sönmüş bir mum vardı. Bir avluda genç bir kadın iki eli arasında soluk bir Yang çakrası topluyor ve beyaz kumaşın üzerine bırakıyordu. Çakra kumaşa dokunduğu anda kısa süreliğine el izi şeklinde yayılıyordu, ardından yok oluyordu. Akademide edindiği basit bilgilerin aksine, Yureikumo ailesi çok daha kompleks gözüküyordu.

Han, genç adamı bölgenin kalabalık sayılabilecek merkezinden uzaklaştırmıştı. Taş yol daralmış, sonunda küçük bir koruluğun içine girmişlerdi. Burada birkaç taş fener vardı, yolun sonunda ise alçak bir masa bulunan açık bir ahşap çardak görülüyordu. Yanında da küçük bir gölet vardı. Suyun yüzeyindeki durgunluktan ayın silüeti tam anlamıyla görülebiliyordu. Çardağın çevresine birkaç beyaz kağıt şerit bağlanmıştı. Burası bölgenin geri kalanındaki ruhani ritüellerin aksine, düşünmek, konuşmak ve yalnız kalmak için ayrılmış bir alan gibiydi. Han masaya çıkarken, Jin’i bir kere daha süzmüştü, bu kez bakışında şüphecilikten ziyade yardım istemeye gelen bir shinobinin yükünü anlamaya çalışan birisi vardı.

Han, dertlerini kendisine anlatmalarını istemişti. Jin, masanın Han’ın karşısında olacak tarafına doğru geçmişti. Bir süre gözleri masanın üstünde kaldı. “Babamızla ne zaman çalıştın?” İlk sorduğu soru buydu. Merak ediyordu, böyle bir denk gelişi ve tesadüfü öğrenmek istiyordu. Sorusuna cevap vermeden önce, birkaç saniye daha bekledi. Sonrasında söze girdi. “Akademi zamanında okuduk, ölülerle iletişime geçebildiğiniz söyleniyor. Bir ölüyle konuşmamız gerekiyor, yardımcı olur musunuz?” Kısa bir özetin ardından, Han’ın gözlerinin içine bakmaya başladı. Onun gözlerinin içine iki kişi birlikte bakıyorlardı, üçüncü ise hem bakıyor, hem bakamıyordu. “Anlamlandırmamız gereken bir durum var. Bunu cevaplayabilecek birisi var, ancak geçmişin tozlu sayfalarına karışmış. Ona sorularımızı sormazsak, bir karanlığın içerisinde savrulup gideceğiz.” Bu anda, ağzının kontrolünü ani bir şekilde içindeki Ben devralmıştı. Gözleri kibrin ateşini taşıyordu. “Karanlık bizi sömürmeden, O'na hükmetmem gerek.” O, karanlığın içerisinde Jin'i binlerce kez ölüp dirilten o varlık. Ancak Jin, şuanda onu hatırlamak istemiyoru. Bu yüzden birkaç kez kafasını sallayarak tekrardan Han’ın gözlerine baktı. Gözlerinin içine, ölmüş ama silinememiş o çocuğun gözleri oturdu tekrardan. Yorgun, parçalanmış, canlı değil ancak ölü de değil. Karanlığın bir parçasını zihninde taşıyan o çocuk.

“Bizim, paramız var. Ya da herhangi bir karşılığı varsa biz de ona yardımcı olabiliriz. Bizi istediğimiz o kişiyle konuşturmanızı istiyoruz. Sorularımızın cevaplarını veremese bile, bir şeyler duymamız gerekiyor. Bazı cevaplar, yürüdüğümüz yolun daha kontrollü olmasını sağlayacaktır.”

Re: [Kurooni Jin] Geçmişin Perdeleri

Posted: Thu Aug 13, 2026 6:38 pm
by GM - Shinsei
Han, sorduğun ilk soruyla birlikte kısa bir süre sessiz kalıyor. Göletin yüzeyine düşen ay ışığı, yüzünün bir tarafına solgun bir aydınlık bırakırken adamın bakışları birkaç saniyeliğine geçmişe kayıyor. Akiyama’nın adının onda uyandırdığı şey, yakın zamanda yaşanmış bir hatıradan çok uzun yıllardır zihninin bir köşesinde duran eski bir döneme ait gibi. Parmaklarını alçak masanın üzerinde bir kez birbirine vuruyor, sonra hafifçe gülümsüyor. "Çok eski zamanlardan bahsediyorum. Ben daha Genin’ken." diyor. "Babanla birkaç görevde yollarımız kesişmişti. O zaman da şimdiki gibiydi. İnsan bazen karşısındaki adamın ne düşündüğünü anlayabilmek için yüzüne bakar ya, Akiyama’ya bakınca daha da az şey anlardın." Dudaklarının kenarındaki gülümseme kısa süreliğine büyüyor. "Ben gençtim. O benden daha tecrübeliydi. İnsan bazı shinobileri iki görevde tanırken bazılarını yirmi yılda tanıyamıyor. Baban ilk gruptandı." Sonrasında yüzündeki ifade yeniden ciddileşiyor. Ölülerle iletişim kurmaktan bahsettiğinde, özellikle de bunun karşılığında para veya başka bir hizmet sunabileceğini söylediğinde Han’ın gözlerinde belli belirsiz bir hüzün beliriyor. Birkaç saniye boyunca sana bakıyor. İçindeki diğer sesin ağzından çıkan "karanlığa hükmetmek" sözlerini de atlamıyor. Fakat seni sorguya çekmek yerine, bakışlarını masanın üzerine indiriyor. "Bir ölüye para ne yarar, Jin?" diye soruyor usulca. "Altını avucuna bıraksan parmakları kapanmaz. Önüne yemek koysan tadına bakmaz. Dünyanın bütün servetini mezarının başına yığsan, bir tanesini yanında götüremez." Gözlerini yeniden sana kaldırıyor. "Yapabildiğimiz zaman, yaşayanla ölü arasında bir anlığına yer açmaya çalışıyoruz. O kadarcık yerin bedeli de para değildir." Sözlerinin sonunda sesini biraz yumuşatıyor. "Ama belli ki sen buraya meraktan gelmedin. O yüzden paranı cebinde tut."

Han, senin gözlerinde birbirinin üzerine oturup kaybolan ifadeleri bir süre daha inceliyor. Bir an önceki kibirli ateş, hemen ardından gelen o yorgun çocuğun bakışları, çoğul konuşmaların ve kendinle verdiğin görünmez mücadelenin izleri onun gibi deneyimli bir shinobinin gözünden kaçmıyor. Yine de gördüklerine isim koymaya çalışmıyor. Yalnızca biraz öne eğiliyor. "Fakat bana anlattığın haliyle seni herhangi bir ritüelin önüne oturtamam." diyor. "Kimle konuşmak istediğini söylemedin. Neden özellikle o kişiye ihtiyacın olduğunu söylemedin. İçinde hükmetmek istediğin bir karanlıktan bahsediyorsun, bir de bunun seni sömürmesinden korkuyorsun. Bunlar küçük şeyler değil." Elini dizinin üzerine koyup ayağa kalkıyor. "Daha açık olman gerekecek. Üstelik böyle bir şeye ben karar veremem. Sana yardımcı olabilecek birileri var ama onların önüne ne sakladığını bilmeden çıkarsan, ilk cümlende seni geri yollarlar." Çardaktan aşağı inerken başıyla onu takip etmeni işaret ediyor. "Gel. Seni olması gereken yere götüreyim."

Yeniden Yureikumo bölgesinin taş yollarına çıktığınızda gece biraz daha ağırlaşmış durumda. Tapınakların çevresinde yanan mumların sayısı azalmış, bazı ritüeller sona ermiş. Beyaz saçlı birkaç aile üyesi ellerindeki ahşap levhaları toplayıp sessizce evlerine doğru ilerliyor. Han bu kez seni bölgenin merkezinde gecenin başından beri uzaktan gördüğün en büyük yapıya doğru götürüyor. Yol boyunca birkaç dakika konuşmuyor. Ana tapınağa yaklaştıkça taş yol genişliyor ve iki yanında dikilen fenerlerin üzerine oyulmuş eski karakterler görünür hâle geliyor. Tapınağın önüne çıkan geniş basamakların başlangıcında Han’ın adımları biraz yavaşlıyor. Başını yukarı kaldırıp yapıya bakarken, yüzündeki sakinliğe bir gölge düşüyor. "Aslında Shinmei’miz bu konuda seni dinlerdi ama maalesef kendisini... yakın zamanda kaybettik." Son birkaç kelimenin arasındaki kısa boşluk, ölümün bu aile için ne kadar doğal kabul edilirse edilsin geride bıraktığı yaranın hâlâ taze olduğunu belli ediyor. Han’ın bakışları tapınağın arkasında gecenin içinde belli belirsiz seçilen karanlık bir silüete, klanın eski hayatının merkezlerinden birini hatırlatan bölgeye kayıyor. Sonra tekrar önüne dönüyor. "O yüzden yapabileceğimiz tek şey yaşlılara danışmak."

Ana tapınak, dışarıdan gördüğünden daha büyük. Yerden yükselen geniş taş kaidenin üzerine kurulmuş, kalın beyaz ahşap sütunlarla taşınan koyu çatısı iki yana doğru uzun biçimde uzanıyor. Çatının köşelerinde asılı küçük metal çanlar var, fakat rüzgar esse bile hepsi çalmıyor. Yalnızca bazılarından belli belirsiz tek bir nota çıkıyor ve sonra tekrar susuyor. Girişte ayakkabıların bırakıldığı yükseltilmiş ahşap bölümün iki yanında uzun taş çanaklar bulunuyor. Birinin içinde berrak su, diğerinde külle karışmış tütsü kalıntıları var. Kapının yukarısında herhangi bir görkemli heykel veya altın süs bulunmuyor. Yureikumo tapınağının ihtişamı zenginliğinden değil, yaşından geliyor. Ahşabın üzerinde nesiller boyunca dokunulmuş bölgeler daha açık renkte. Sütunların bazılarına eski dualar kazınmış. Tavandaki kirişlerden ince beyaz kumaşlar sarkıyor ve her birinin üzerinde farklı isimler bulunuyor. Ana salonun içine girdiğinde yüzlerce küçük ışığın karanlığı parçaladığını görüyorsun. Duvar boyunca uzanan alçak raflarda ahşap levhalar, mumlar, küçük çanaklar ve kurutulmuş çiçekler sıralanmış. Salonun merkezinde herhangi bir insan heykeli yerine, kökleri ve dalları birbirine geçen büyük bir ağaç kabartması yer alıyor. Köklerinin arasına isimler, tarihler ve senin okuyamadığın eski Yureikumo işaretleri kazınmış. Zeminde ise törenler için ayrılmış geniş boşluklar ve çevrelerinde beyaz kumaşlardan oluşturulan halkalar bulunuyor. Gece boyunca dışarıdan gördüğün ritüeller burada çok daha eski ve düzenli bir geleneğin küçük parçaları gibi anlam kazanıyor. Burası ölümü yenenlerin tapınağı değil. Ölümle kavga etmeyi bırakıp ona rağmen yaşamayı öğrenen insanların bıraktığı bir mekân gibi duruyor.

Han ana salonun ortasında durmuyor. Tapınağın sağ tarafındaki dar bir geçide yöneliyor. Buradan sonra yapı değişiyor. Geniş salonun mum ışığı arkada kaldıkça koridorlar daralıyor. Ahşap duvarlarda süsleme yok denecek kadar az. Yalnızca belli aralıklarla küçük nişlerin içinde tek bir mum yanıyor. Bazı kapıların üzerine beyaz ipler bağlanmış, bazılarının önünde ise küçük çanlar bulunuyor. Han iki kez yön değiştiriyor, ardından aşağıya doğru birkaç basamak iniyor. Tapınağın dışarıdan görünen bölümünün arkasına ve biraz altına geçtiğinizi anlayabiliyorsun. Havanın kokusu da değişiyor. Tütsünün yanında yaşlı ahşabın, kurutulmuş bitkilerin ve çok hafif nemin kokusu var. Bir noktada koridor o kadar daralıyor ki iki kişinin yan yana geçmesi mümkün görünmüyor. Han hiç tereddüt etmeden ilerliyor. Sonunda önünüzde bulunan çift kanatlı ahşap kapının iki tarafındaki küçük mumları kontrol ediyor, ardından parmak eklemleriyle kapıya üç kez yavaşça vuruyor.

İçeriden bir izin sesi geldiğinde kapıyı açıyor.

Dar koridorun ardından karşına çıkan oda şaşırtıcı derecede geniş. Tavanı ana salon kadar yüksek olmasa da birkaç büyük ahşap sütunla desteklenmiş. Ortada herhangi bir masa yok. Yere serilmiş açık renkli hasırların üzerinde yarım daire oluşturacak biçimde oturan birkaç yaşlı Yureikumo bulunuyor. Kimisi dua boncuklarını parmaklarının arasında ağır ağır çeviriyor, kimisi önündeki küçük kağıtlara bir şeyler yazıyor, kimisi de gözleri kapalı biçimde sessizce oturuyor. Yaşlarının tamamı birbirinden farklı görünse de odadaki herkesin üstünde uzun bir ömrün bıraktığı ağır sakinlik var. Beyaz saçları ay ışığı gibi soluk. Bazılarının saçları sırtlarına kadar uzanıyor, bazılarınınki tamamen dökülmüş. Odanın arka tarafında yan yana dizilmiş sayısız ahşap levha var. Buradaki mumlar diğer yerlerdekilerden farklı olarak maviye yakın, soluk bir alevle yanıyor. Odanın tam ortasında ise dumanı tavana doğru çıkmadan önce birkaç kez kendi etrafında dönen büyük bir tütsü kabı bulunuyor.

Han içeri girdikten sonra adımlarını yavaşlatıyor. Yarım dairenin ortalarına yakın oturan yaşlı bir adamın karşısına geldiğinde duruyor. Karşındaki adam ilk bakışta diğerlerinden daha gösterişli görünmüyor, fakat Han’ın ona yaklaşırken duruşunu değiştirmesi odadaki yerini hemen belli ediyor. Kazuno son derece yaşlı. İnce bedeni açık renkli, bol bir Yureikumo giysisinin içinde neredeyse kayboluyor. Saçları omuzlarının aşağısına kadar inen tamamen beyaz teller halinde ve başının arkasında gevşekçe bağlanmış. Uzun beyaz kaşlarının altında duran gözleri yaşından beklenmeyecek kadar berrak. Yüzünde derin kırışıklıklar bulunuyor, fakat bunlar sertlikten çok sürekli gülümsemiş bir adamın bıraktığı izlere benziyor. Çenesinden aşağı uzanan kısa, düzgün bir sakalı var. Sağ elindeki koyu renkli dua boncuklarını hiç acele etmeden tek tek çevirirken, Han önünde iki elini dizlerinin üzerine koyarak saygıyla eğiliyor.

"Sayın Kazuno. Karşınızda saygıyla eğilirim." Yaşlı adamın bakışları Han’ın üzerinde duruyor. Dudaklarında hemen sıcak bir gülümseme beliriyor. Boncukları hareket ettiren parmakları duruyor. "Sen çok iyi bir genç adam oldun, Han." diyor. Yaşlılığına rağmen sesi zayıf çıkmıyor. Aksine, odanın sessizliğinde yumuşak fakat rahatça duyulabilen bir berraklığa sahip. "Seninle gurur duyuyorum. Dualarım seninle." Han’ın yüzündeki ciddi ifade, birkaç saniyeliğine bir çocuğun aile büyüğünden övgü alırken taşıyacağı mahcup memnuniyete dönüşüyor. Başını yeniden hafifçe eğiyor. "Teşekkür ederim, Sayın Kazuno." Ardından doğrulup bir adım yana çekiliyor ve seni yaşlı adamın görüşüne tamamen bırakıyor. "Dertli bir genç geldi ve beni buldu, ben de size getirdim. Derdini size anlatmasını uygun gördüm."

Kazuno’nun berrak gözleri ilk kez doğrudan sana dönüyor. Önce yüzünde, ardından gözlerinde birkaç saniye kalıyor. Han gibi üzerinde silah olup olmadığına veya kıyafetlerinin durumuna bakmıyor. Sanki ilk bakışta başka bir şeyi dinlemeye çalışıyor. Fakat ne görürse görsün, yüzündeki gülümseme değişmiyor. Önündeki boş hasırı eliyle işaret ediyor. "Elbette. Hoş geldin genç adam, seni seve seve dinlerim." Han senin yanından geçerken bir anlığına eğiliyor. Sesi yalnızca senin duyabileceğin kadar alçalıyor. "Lütfen hiçbir detayı atlama ve saygılı ol." Bakışları kısa süreliğine Kazuno’ya kayıyor. "Karşında Yureikumo’ların en yaşlı üyelerinden biri var."

Yureikumo Kazuno
► Show Spoiler

Re: [Kurooni Jin] Geçmişin Perdeleri

Posted: Fri Aug 14, 2026 12:00 pm
by Kurooni Jin
Yureikumo Han, genç adamın babasını Genin olduğu zamanlardan tanıyordu. Birkaç görevde yolları kesişmişti ve o zaman da şimdiki gibi olduğunu söylüyordu. Babasına baktığı zaman ne kadar az şey anladığını çok iyi anlıyordu. Babası hakkındaki cümleleri bittiğinde araya girdi. “Babamızı anlamak zordur. Biz de anlamıyoruz, çoğu zaman.” Han’ın suratındaki ifade ciddileştiğinde, yorgun gözleriyle bakmaya devam etti. Ciddiyetine karşılık ne bir ciddiliği, ne de bir duygusu vardı. Yorgundu sadece, kendince aradığı çözüm için karşılık sunmaya çalışıyordu. Han, paranın bir ölünün işine yaramayacağını söylüyordu. Han, genç adamın buraya meraktan gelmediğini anlamıştı. Bu sebeple, parasını da cebinde tutacaktı ancak nasıl bir karşılık verebileceğini bilmiyordu. Bir şekilde, Kurooni Hiroshi ile konuşabilmesi, iletişim kurabilmesi gerekiyordu, bu sebeple Han’ı ikna etmek için biraz daha çabalaması gerektiğinin farkındaydı, lakin konuşmak da istemiyordu.

Han, genç adamın içinde verdiği tüm savaşı gözlemleyebiliyordu. Yine de, anlattığı kadarıyla Jin’i bir ritüelin önüne oturtamazdı. Kimle konuşmak istediğini, neden o kişiye özellikle ihtiyacı olduğunu soruyordu, bir de diğer Jin’in bahsettiği cümleleri söylüyordu. Hepsi, birbirinden daha ağır cevaplara sahip olan sorulardı. Buna rağmen, bu konuyu çözmek istiyorsa daha açık olması gerekiyordu. Kendisine yardımcı olacak kişiler, ilk cümlesinde genç adamı geri yollayabilirdi. Han, yardımcı olabilmek için genç adamı olması gereken yere götürmek için hareketlenmişti. Gecenin ağırlığı gökyüzüne daha fazla çökerken, sessiz adımlarla Han’ın peşinden ilerliyordu. Tapınakların çevresinde yanan mumların sayısı azalmış, bazı ritüeller sona etmişti. Bazı aile üyeleri ahşap levhaları toplayıp sessizce evlerine doğru ilerliyordu. Yol boyunca Han hiç konuşmamıştı, tapınağın önüne geldiklerinde ise yakın zamanda Shinmei’lerini kaybettiklerini, ancak yaşlılara danışabileceğini söylüyordu.

Geldikleri ana tapınak, dışarıdan gördüğünün aksine çok daha büyüktü. Yerden yükselen geniş taş kaidenin üzerine kurulmuş, kalın beyaz ahşap sütunlarla taşınan koyu bir çatısı vardı. Çatının köşelerine asılı küçük metal çanlar bulunuyordu ancak rüzgar esse bile hepsi çalmıyordu. Belli belirsiz tek bir nota duyabiliyordu, onu da hepsinden duymuyordu. Girişte bulunan uzun taş çanakların birinde berrak su, birinde külle karışmış tütsü kalıntıları vardı. Bu tapınağın görkemi, yaşından geliyordu. Ahşapın açık rengi, sütunların bazılarına kazınmış eski dualar, tavandaki kirişlerden sarkan ince beyaz kumaşlar ve her birinin üzerinde bulunan farklı isimler ihtişamlı bir ahenk yaratıyordu. Ana salonun içerisinde yüzlerce küçük ışık vardı, alçak raflarda ahşap levhalar, mumlar, küçük çanaklar ve kurutulmuş çiçekler sıralanmıştı. Salonun merkezinde ise büyük bir ağaç kabartması bulunuyordu. Köklerinin arasına isimler, tarihler ve genç adamın okuyamadığı Yureikumo işaretleri kazınmıştı.

Han ana salonun ortasında durmamış, tapınağın sağ tarafında bulunan dar bir geçide yönelmişti. Bu geçidin ardından yapı değişmişti, geniş salonun mum ışığı arkada kalmış, koridorlar daralmaya başlamıştı. Süslemeler yok denecek kadar azdı, sadece belli aralıklarla küçük nişlerin içinde tek bir mum yanıyordu. Bazı kapıların üzerinde beyaz ipler vardı, bazılarının önünde ise küçük çanlar. Han’ı takip ettikçe, tapınağın dışarıdan görünen bölümünün arkasına ve biraz altına doğru geçiyordu. Koridorun iki kişinin yan yana geçmesinin mümkün olmadığı kadar darlaştığı yerde tereddütsüzce ilerleyen Han’ı takip etmeye devam etti. En sonunda, önünde bulunan çift kanatlı ahşap kapının iki tarafındaki küçük mumları kontrol etmiş, ardından kapıya üç kez yavaşça vurmuştu.

İçeriden gelen izin sesiyle birlikte içeriye girmişlerdi, bu oda dar koridorun aksine oldukça genişti. Tavanı salon kadar yüksek değildi, ancak büyük ahşap sütunlarla desteklenmişti. Bir masa bulunmuyordu, yere serilmiş açık renkli hasırların üzerinde yarım daire oluşturacak biçimde oturan birkaç yaşlı Yureikumo üyesi vardı. Bazıları dua boncuklarını parmaklarının arasında ağır ağır çevirirken, bazıları küçük kağıtlara bir şeyler yazıyordu, bazıları ise gözleri kapalı biçimde sessizce oturuyordu. Han, içeri girdikten sonra adımlarını yavaşlattığı için, aynı saygıyı göstermek adına genç adam da adımlarını yavaşlatmıştı. Yarım dairenin ortalarına yakın oturan yaşlı bir adamın karşısına geldiğinde durmuştu, bu adam diğerlerinden daha gösterişli durmasa da Han’ın ona yaklaşırken duruşunu değiştirmesi odadaki yerini belli etmişti. Adının Kazuno olduğunu öğrendiği bu adam, yüzündeki derin kırışıklıklara bakılırsa oldukça yaşlı olmalıydı. Han, önünde iki elini düzlerinin üzerine koyarak saygıyla eğildiğinde, Jin de aynı şekilde eğilmişti.

Yaşlı adamın bakışları Han’ın üzerindeyken, sıcak bir gülümsemeyle birlikte karşılık vermişti. Yaşlılığına rağmen zayıf bir sese sahip değildi. Aralarındaki diyaloğu sessizce dinledi. Kazuno, berrak gözlerini genç adamın gözlerine diktiğinde, sıcak gülümsemesi Jin’in üzerinden bir yük kaldırır gibi oluyordu. Sanki burada, bu yaşlı adamın karşısında tüm yorgunluğunu yaşayabilirmiş gibi hissediyordu. Bir yük olarak değil, bir gerçeklik olarak. Han, yanından geçerken Jin’in kulağına doğru fısıldadığında, yine o yorgun ses tonu ortaya çıktı. “Teşekkür ederiz yardımınız için.” samimi bir teşekkür ardından, Kazuno’ya doğru adım attı, Han’ın verdiği selam şeklinde tekrardan ellerini dizine koyup eğilerek selam verdi, ardından adamın işaret ettiği hasırda oturdu ve derin bir nefes aldı.

“Biz Kurooni Jin, Kurooni Akiyama’nın oğluyuz.” Genç adamın yorgun sesi, yaşanmış gerçekliğin ve sahteliğin arasında geziyordu. “Biz, Konohagakure dışındaydık. Sennashi denilen bir örgütün alt grubunun içine sızıyorduk. Bu maceramız sırasında Ootoko-Jin ile tanıştık, ona bu ismi biz koyduk. Bir kuklaydı, ona çakramızı ve kanımızı akıttığımızda bizimle bir bağ kurdu. Bizim gibi, Eiengan kullanabiliyor olmasına şaşırmıştık. Görmek için, anlamak için, Eiengan’ı üzerimizde kullanmasını istedik. Çığlıklar duyduk, korkuyu hissettik, öfkeyi hissettik, endişeyi hissettik…” Genç adamın sesi çatallaşmaya yakınken, birkaç öksürükle toparlamıştı kendini. “Bir şeylerin ters olduğunu düşündük zaman geçtikçe. Ootoko-Jin, kendi iradesiyle hareket etmeye başladığı zamanlarda daha da şüphelendik. Üstelik, onu bulduğumuz yerde bizim ailemiz için, Kurooni için kurulmuş özel tuzaklar vardı. Aracı. Bunu duymuştuk.” Kısa bir es verdi konuşmasının arasına. “Ustamız Kawaguchi Jizou, aracı tekniğinde hapsedilen ruhların bağlandıkları kişinin emirlerine yanıt verdiğini anlattı. Başka türlüsünün imkanlı olmadığını söyledi, ancak bir ruhun beden üzerinde kendi iradesini bağlandığı kişiyi gerçekten tanıdığında kazandığını söyledi. Biz ona, ‘seni görüyorum’ demiştik, gerçekten görmüştük.”

Yaşadığı olayların yorgunluğu sesine ve gözlerine daha fazla vurmaya başladığında, kısa bir es verme ihtiyacı hissetti tekrardan.

“Sennashi’nin alt grubundan birisini sorguladık, onun canını almadan önce her şeyi anlattırdık. On yedi yıl önce yapılmıştı Ootoko-Jin. Üç Eiengan kullanıcısı yakalanmıştı, ikisi Kurooni birisi değil. Onları bir mağarada, ay ışığı olmayan üç gün boyunca mühürleme ritüeline tabi tutmuşlardı. Ruhlarını bedenlerinden ayırıp, o üç insandan Ootoko-Jin’i yaratmışlardı.” Bir dehşet senaryosunu anlatıyordu, artık zihnine yankılanan terörden ziyade yorgunluğu çok daha ağır basıyordu. “Tsukikage denilen kişi Eiengan’ı kopyalamak istiyormuş, sadece kullanmak değilmiş amacı, anlayıp çoğaltmak istiyormuş. Bir Eiengan kullanıcısının ruhunun içinde ne olduğunu, gücünün nereden geldiğini öğrenmek istiyordu. Ootoko-Jin, Kurooni kanına tepki veren, Kurooni çakrasını içine çeken, onu analiz eden bir araçtı. Bizim kanımızı, bizim çakramızı, bizim gücümüzü, bizim gözlerimizi, hepsini kaydediyor. Kaydetti. Bizi bulmak için değil, bizi anlamak için.”

Kafasının içine girmeye çalışan diğer Jin’e engel olmak için gözlerini sıktı. Birkaç kez kafasını sağa sola doğru döndürüp, sanki onun konuşmasını engellemeye çalışıyordu. Birkaç saniye sonrasında, tekrardan yorgun gözlerini açarak Kazuno’nun gözlerine baktı.

“O üç ruhu görmek istedik. Olayları anladığımızdan beri ona verdiğimiz bir söz vardı. Onu özgür bırakacaktık. Bu yüzden, tekrardan Eiengan’ı üzerimizde kullanmasını istedik. Sonrasında, onlarla tanıştık. Kurooni Shidou. Minazuki Ren. Kurooni Masanori.” Üç masum ruhun isimlerini saydığında, anlık bir kibir gözlerinin içinde belirirken, aynı anda kayboldu. “O an, gözlerimiz yüzünden avlanan üç ruhla karşılaşmak, içimizde başka bir kibrin ve öfkenin yerini açtı. Av değil, avcı olmak istedik. Gözlerin tek sahibi olmak istedik. Bu yüzden, onlara gözlerini bize vermelerini söyledik. Tam o anda, elimizi onlara uzatmışken, başka bir boyuta geldik. Genjitsuka.” Asıl yorgunluk şimdi çökmüş gibi gözleri Kazuno’nun gözlerinden hasıra doğru kayıyordu. “Genjitsuka’dan nasıl çıkacağımızı bilmiyorduk. Bir şeyler yapmamız gerekiyordu, bu yüzden aynı şeyi denemek istedim. Kendimizi bu sefer bilinçli bir şekilde, birçok kez Genjutsu altına aldık. İşte o an, O’nun kapısını açmış olduk. O varlığın.” Genç adamın birkaç kez kafası sallandı, parçalanmışlığı daha da belli olduğunda, istemeden de olsa bedenini Jin’in kontrolüne vermek zorunda kaldı. Hatıralarını, ölümünü ve dirilişini tekrar tekrar yaşamaya devam etti kendi bedeninin karanlığında.

Genç adamın gözleri, bu sefer yorgunluğun aksine kibirle bakıyordu. “Varlık, Jin’e bir anlaşma sundu. Genjitsuka’ya nasıl girip çıkacağını öğretmek istedi. Bunu öğrenmenin bedeli ise, o varlığa her seferinde bir Eiengan bağışlamaktı.” Derin bir nefes aldı. “Yanında bulunan üç çift Eiengan’ı düşününce, kolay bir karar olacağını düşündü varlık. Ancak Jin reddetti. Onun teklifini kabul etmek yerine, o varlığı sindirmek istedi.” Genç adam, bedeni kontrolü altına almış olsa da Jin’in içeride acı çektiğini hissediyordu. Onu daha fazla bastırdı. “Hep Var Olmuş Olan, Aynı Zamanda Hiç Var Olmamış Olan.” Kazuno’nun gözlerine birkaç saniye sessizce baktı. “Varlık kendini böyle tanımladı. Jin’in teklifi reddetmesi hoşuna gitmedi, üstelik onu sindirmeye ve ona sahip olmaya çalışması büyük bir cesaretti. Hep Var Olmuş Olan, Aynı Zamanda Hiç Var Olmamış Olan için ise, büyük bir hataydı. Bu yüzden Jin’in önce kolunu kopardı, sonrasında bacağını. Sonra diğer kolunu, sonra diğer bacağını, gözlerini teker teker yerinden söktü. Yavaşça öldürdü onu, sonra diriltti. Sonra bir kez daha öldürdü, sonrasında bir daha diriltti. Bunu kaç kez tekrarladığını hatırlamıyorum bile. Her bir ölüm ve diriliş, Jin’i parçaladı. O kadar parçalandı, o kadar çok öldü ki, ben doğdum.”

Doğmuş olmanın kibriyle birlikte Jin’in yaşadığı amansız acıların hissiyatı birbirine karışıyordu.

“Bedeni ondan aldım. Çektiği acıyı hissediyordum. Aynı zamanda tek avcı olmaya niyetliydim. Bu kadar işkencenin, bu kadar ölüm ve dirilişin ardından bize anlaşmayı tekrar sundu. Çaresizliğin içinde bir çare yarattığını düşünüyordu, ancak buna karşı çıktım. Tüm irademle Hep Var Olmuş Olan, Aynı Zamanda Hiç Var Olmamış Olan ile algılarımız, rüyalarımız, sahteliklerimiz, gerçekliklerimiz çarpışmaya başladı. Onunla savaştım, onu yok etmeye çalıştım, ona hükmetmeye çalıştım. İradelerimiz birbirimizi iki kuduz köpek gibi ısırıyordu. Bir noktada, bunu sonlandırmaya karar verdi. Bu savaşın bir galibi olmadı. Hep Var Olmuş Olan, Aynı Zamanda Hiç Var Olmamış Olan canmı bağışladığını söyledi. Neye dönüşeceğimi merak ettiği için buradan çıkmamıza izin verdi.”

Kazuno’nun anlatılanları sindirmesi için bir süre bekledi genç adam. Sonrasında hala acısını yaşamaya çalışan Jin’i bastırmamaya karar verdi. “Bu konuşmanın geri kalanını Jin’in yapması daha iyi olur.” Ağzından çıkan kelimelerin ardından, gözlerini kısa bir süre kapattı. Tekrardan açtığında, acı çeken, yorgun, parçalanmış çocuğun gözleri geri geldi. Sanki uzun bir işkenceyi tekrardan yaşamışçasına yorgundu.

“Bu yaşadıklarımız yüzünden sizinle iletişime geçmeye karar verdik, Kazuno Amca. Klanımızın kurucusu, Kurooni Hiroshi ile konuşmak istiyoruz. Yaşadığımız şeyin ne olduğunu, o varlığın kim olduğunu, ne olduğunu sormak istiyoruz. Bizi yönlendirebileceğini umuyoruz. Ona sormak istiyoruz, ne yaşadığımızı ve ne yaşayacağımızı. Çünkü biliyoruz, bir gün o varlık ile yeniden karşılacağımızı. O gün geldiğinde, birimizin karanlığa hapsolacağının farkındayız. Hapsolan olmamak için, öğrenmek istiyoruz.”

Genç adam, saygıyla eğildi yaşlı adamın karşısında.

“Lütfen bize yardımcı olun.”

Re: [Kurooni Jin] Geçmişin Perdeleri

Posted: Sat Aug 15, 2026 8:57 am
by GM - Shinsei
Sözlerin sona erdiğinde odadaki sessizlik, anlatmaya başladığın andaki sessizlikle aynı değil. Az önce yalnızca gecenin ve yaşlı insanların dinginliğini taşıyan o hava, şimdi içine bıraktığın bütün isimlerin, ölümlerin ve anlaşılmamış şeylerin ağırlığıyla daha yoğun. Tütsü kabından yükselen ince duman ağır ağır kendi çevresinde dönmeye devam ediyor. Maviye çalan mumlardan birinin alevi kısa bir süre titriyor, ardından yeniden doğruluyor. Yarım daire hâlinde oturan yaşlılardan hiçbiri sözünü kesmemişti. Bazıları gözlerini kapatmış, bazıları anlatının bir noktasından itibaren ellerindeki dua boncuklarını çevirmeyi bırakmıştı. Han ise birkaç adım gerinde, ayakta ve sessiz biçimde seni izliyordu. Anlattıklarının bir kısmını ilk defa duyduğu yüzündeki ifadeden anlaşılıyordu. Özellikle aynı bedenin içinde birbirinden ayrılan seslerden, defalarca öldürülüp yeniden dirilmekten ve sonunda başka bir "Jin"in ortaya çıkışından bahsettiğin anlarda kaşlarının arasındaki çizgi derinleşmişti. Yine de tek bir kelime söylememişti. Şimdi ise bütün gözler, önünde sessizce oturan Kazuno’ya dönüyordu.

Yaşlı adam hemen cevap vermiyor. Sağ elindeki koyu renkli dua boncuklarından birini başparmağıyla ağır ağır ileri itiyor, sonra bir diğerini, ardından bir diğerini. Her boncuk arasında nefes alıyor, sanki anlattığın şeyleri zihninde olaylar olarak değil, birbirine bağlanan düğümler olarak sıralıyor. Gözleri kapalı. Uzun bir sessizlikten sonra gözlerini açıyor. Bakışları doğrudan sana değil, bir süre ellerine gidiyor, ardından gözlerine çıkıyor. Gördüğü şey yalnızca senmişsin gibi bakmıyor. Söylediğin bütün "biz"lerin arasında hangisinin kendisini dinlediğini anlamaya çalışıyor gibi. "Bir insanın başına gelen her şeyi yaşadığı şey sanmak kolaydır, Jin. Oysa bazen insanın başına gelen şey, yaşadığı olay değildir. O olayın içinde kendisinden geriye ne bıraktığıdır." diyor sonunda. Dua boncuklarını avucunun içine topluyor. "Kolunun koparıldığını söyledin. Bacağının koparıldığını söyledin. Gözlerinin senden alındığını, öldüğünü, yeniden uyandığını, tekrar öldüğünü anlattın. Bedenin bugün karşımda. İki kolun var. İki bacağın var. Gözlerin de bana bakıyor. Demek ki senden alınan şey et değildi." Bakışları birkaç saniyeliğine gözlerinde sabit kalıyor. "Ama sen o acıyı yaşamışsın. İnsanın zihni, bedeninin başına gelmeyen bir ölümü gerçekten yaşadıysa, o ölüm yaşanmamış sayılır mı?" Kısa bir sessizlik oluyor. Kazuno cevabı kimseden beklemiyor. "Hayır. Ruhun ölçüsü et değildir. İnsan yalnızca yaralandığı yerde yara taşımaz."

Kazuno’nun gözleri, biraz önce bedenini devraldığını anlattığın diğer Jin’in ortaya çıktığı anı hatırlatır gibi yüzünde dolaşıyor. "Senin anlattıklarında beni en fazla düşündüren şey o varlık değil." diyor. Han’ın bakışları Kazuno’ya kayıyor. Senin içinse bu söz beklenmedik olabilir. Yaşlı adam devam ediyor. "Hep Var Olmuş Olan, Aynı Zamanda Hiç Var Olmamış Olan... Bu isim gerçek bir ad olabilir. Bir unvan olabilir. Zihninin anlayamadığı bir şeyi anlayabileceği sözcüklere çevirmesi olabilir. Genjitsuka’da yaşayan bir varlık olabilir. O boyutun kendisine verdiği bir yüz olabilir. Belki de hepsinden birazdır. Ben bilmediğim bir şeye bildiğimi söylemem. Ama onun ne olduğu kadar önemli bir başka soru var. Sen onun karşısında ne oldun?" Bu kez sessizliği biraz daha uzun tutuyor. "Bir varlık seni bin kez öldürmüş. Sen bin birinci kez ona sahip olmak istemişsin. Bunu cesaret diye adlandırırsan eksik kalır. Kibir dersen yine eksik kalır. Delilik dersen haksızlık etmiş olursun. İrade dersen de gerçeğin yalnızca güzel tarafını söylemiş olursun." Elini göğsünün üzerine yerleştiriyor. "İnsan bazen korktuğu şeyi yok etmek istemez, Jin. Ona sahip olmak ister. Çünkü sahip olduğu şeyden korkmayacağına inanır. Sen gözlerinin yüzünden avlanan üç ruh gördün. Bunun karşısında verdiğin cevap onların gözlerini kendine almak olmuş. Seni öldüren bir varlık gördün. Bunun karşısında verdiğin cevap ona sahip olmak olmuş. Seni korkutan karanlığa bakıp onun dışına çıkmak istememişsin. Onu kendinin yapmak istemişsin." Bir anlığına başını yana çeviriyor, odanın arkasındaki ahşap levhalara bakıyor. "Bunun nereye vardığını sana anlatabilecek çok sayıda ölü var. Fakat onların hepsi aynı cevabı vermez. Bazısı sana güçten uzak dur der. Bazısı daha fazlasını al der. Bazısı gözlerini kapatmanı ister, bazısı bir daha hiç kapatmamanı. Ölüm, insanı bilge yapmaz. Yalnızca yaşadığı hayatın sonuna getirir. Aptal bir insan öldüğünde bilgeliğe kavuşmaz. Kötü bir insan öldüğünde iyileşmez. Korkak bir insan mezara girince cesur olmaz." Kazuno’nun dudaklarında çok hafif, hüzünlü bir gülümseme oluşuyor. "Bu yüzden ölülerle konuşmak cevapların sonuna ulaşmak değildir. Bazen yalnızca daha eski sorular bulmaktır."

Kurooni Hiroshi’nin adını söylediğin andan beri özellikle o ismi tartıyor gibiydi. Şimdi ilk kez doğrudan ondan bahsediyor. "Kurooni Hiroshi ile konuşmak istemeni anlıyorum. Bir ağacın köküne bir hastalık bulaştığını düşünürsen dallara değil, köke bakmak istersin. Gözlerinin nereden geldiğini, klanının neyi bildiğini, Genjitsuka’nın ilk Kurooni’ler için ne ifade ettiğini öğrenmek için ailenin başlangıcına gitmek istemen mantıksız değil. Ancak sen Hiroshi’den yalnızca geçmişi sormak istemiyorsun. Geleceğine hazırlanmak istiyorsun. Üstelik kararını da vermişsin. O varlığa tekrar gideceksin." Bu bir soru değil. Yaşlı adam seni bir süre daha inceliyor. "Onunla yeniden savaşacağını söylüyorsun. Onu ele geçirmek istiyorsun. Ootoko-Jin’in içindeki üç Eiengan’ı kendinde birleştirmeyi düşünmüşsün. Sennashi’yi avlamaya niyetlisin. Şimdi de sana bütün bunların nereye varacağını söylemesi için ölmüş bir klan kurucusunu çağırmamızı istiyorsun. Bana yardım isteyen bir çocuk gelmedi yalnızca. Bir yol ayrımına gelmiş bir Kurooni geldi. Ve yol ayrımındaki bir insana verilebilecek en tehlikeli şey, istediği cevaptır." Cümlesinden sonra odadaki sessizlik tekrar ağırlaşıyor. Kazuno dua boncuklarını önündeki hasırın üzerine bırakıyor, iki elini dizlerinin üzerine yerleştiriyor ve biraz daha dik oturuyor. "Yine de seni reddetmiyorum. Anlattıklarının uydurma olduğunu düşünmüyorum. İçinde birden fazla iradenin izini taşıdığın da konuşmandan belli. Ootoko-Jin’in içinde gerçekten üç ruh bulunuyorsa, bu zaten başlı başına bize düşen bir meseledir. Ölüler rızaları dışında bağlandıysa, onların sesini duyma ihtimalini görmezden gelemeyiz. Fakat istediğin ritüel sıradan bir çağrı olmayacak. Kurooni Hiroshi uzun zaman önce öldü. Onunla yaşayan dünya arasındaki mesafe, dün ölmüş bir insanınki gibi değildir. Bir ruh ne kadar eskiyse ona uzanan yol o kadar karanlık olur. Hatıraları zayıflar, dünyaya bağlı izleri azalır. Onu bulmak için daha güçlü bir bağ gerekir. Sen o bağ olabilirsin. Ve sorun da tam olarak bu."

Han’ın yüzündeki ifade bu noktada daha da ciddileşiyor. Kazuno sözlerine devam ediyor. "Kanın, gözlerin ve çakran seni Hiroshi’ye bağlar. Fakat anlattığın kadarıyla sana bağlanan yalnızca Kurooni ataların değil. Ootoko-Jin’in üç ruhunun izi üzerinde. Genjitsuka’nın izi üzerinde. O varlığın sana gerçekten dokunup dokunmadığını bile bilmiyoruz. Bir kapı açtığımızda yalnızca çağırdığımız kişinin geçeceğini garanti edemeyiz. Ölülere kapı açmak, kapının yalnızca bir tarafından kolu olan bir iş değildir." Han araya giriyor ve anlatılanları daha sade bir yere çekmeye çalışır gibi sana doğru bir adım atıyor. "Kazuno’nun söylediğini biraz daha açık söyleyeyim. Seni kullanarak Hiroshi’ye ulaşmaya çalışırsak, senin üzerinde taşıdığın diğer şeyler de o yolu fark edebilir. Shidou, Ren, Masanori... belki onlar. Belki bahsettiğin o varlık. Belki de bizim bile bilmediğimiz başka bir şey. Normal şartlarda bir ölüyle iletişim kurarken kiminle konuştuğumuzu belirlemek için bağları ayırırız. Bir eşya, bir akrabalık, bir mezar, güçlü bir hatıra. Sende ise aynı ipliğe çok fazla düğüm atılmış gibi duruyor. Yanlış düğümü çekersek Hiroshi yerine başka biri cevap verebilir." Kazuno başını onaylar biçimde sallıyor. "Ya da hepsi." Odanın mavi mumlarından biri aniden sönüyor. Kimse irkilmiyor. Kazuno sönmüş aleve kısa süre baktıktan sonra yeniden sana dönüyor. "Böyle bir ritüelin tehlikesini kabul edebilirim. Yaşlılığın bana öğrettiği şeylerden biri, tehlikeli olduğu için gereken her şeyi reddetmemektir. Ama kabul edemeyeceğim bir şey var. Kurooni soyunun ilk liderini, bugünkü Kurooni liderinin bilgisi olmadan çağırmak. Hiroshi yalnızca senin atan değil. Kurooni klanının kurucusu. Söyleyeceği şeyler yalnızca senin hayatını ilgilendirmeyebilir. Klanın sırlarını, Eiengan’ın geçmişini, bugün babanın sorumluluğunda bulunan şeyleri taşıyor olabilir. Ölüye saygı yalnızca mezarına çiçek bırakmak değildir. Ardında bıraktığı insanlara da saygı göstermektir. Bu yüzden sana yardım edeceğimizi söyleyebilmem için Kurooni Akiyama’nın onayını istiyorum. Baban buraya gelsin. Ya da açıkça izin verdiğini bize bildirsin. Ondan sonra, Kurooni Hiroshi’ye ulaşmanın mümkün olup olmadığını görmek için hazırlıklara başlayabiliriz."

Odadaki birkaç yaşlı aynı anda sessizce başını eğiyor. Bunun yalnızca Kazuno’nun kişisel tercihi olmadığı anlaşılıyor. Han sana döndüğünde yüzündeki ifade biraz daha anlayışlı. Kazuno’nun cümlelerini sert bir yasaktan çok, önünde duran somut bir koşula çevirmeye çalışıyor. "Yani seni geri çevirmiyoruz. Ama babanın arkasından klanının kurucusunu çağırmamızı da bekleyemezsin. Üstelik Akiyama’yı tanıdığım kadarıyla başka birinden öğrenmesini hiç istemezsin." Ağzının kenarında çok hafif bir gülümseme beliriyor, ardından yeniden ciddileşiyor. "Babanın Genjitsuka hakkında ne kadar şey bildiğini de bilmiyorsun. Ootoko-Jin’i gördüğünde ne kadarını anlamıştı, onu da bilmiyorsun. Belki Hiroshi’ye soracağın ilk sorulardan bazılarının cevabı zaten Akiyama’da vardır." Kazuno, önündeki boncuklardan birini yeniden eline alıyor. "Bazen ölüye ulaşmadan önce yaşayanın kapısını çalmak gerekir. Git ve babanla konuş, Jin. Fakat ondan yalnızca izin isteme. Ona neden korktuğunu da sor." Cümlenin ardından Kazuno sessizleşiyor. Han da konuşmuyor. Odanın ortasındaki tütsünün dumanı ağır ağır yükselirken, önünde iki yol beliriyor. Akiyama’nın karşısına çıkıp Genjitsuka’yı, Ootoko-Jin’i, Hiroshi’yi ve belki şimdiye kadar babana sormaktan kaçındığın soruları açıkça ortaya koyabilirsin. Onun onayını alırsan bu tapınağa geri dönüp Kurooni klanının ilk ölüsünün kapısını çalabilirsin. Ya da Akiyama’nın önüne hiç gitmeden başka bir yol arayabilirsin. Fakat bu kez kararın yalnızca bir kapıyı açıp açmamakla ilgili değil. O kapıyı babanın yüzüne bakarak mı açacağınla ilgili.

Re: [Kurooni Jin] Geçmişin Perdeleri

Posted: Wed Aug 19, 2026 12:18 pm
by Yureikumo Aoi
Aoi bir anda içeri girdi ve Jin'e bir tokat attıktan sonra arkasını dönüp gitti.

Re: [Kurooni Jin] Geçmişin Perdeleri

Posted: Thu Aug 20, 2026 7:17 pm
by GM - Shinsei
Jin ölüyor.

Konu sonlanmıştır.

şaka