Page 1 of 5

[Yureikumo Aoi] Bir Tas Çorba, Biraz Sessizlik

Posted: Thu Jul 30, 2026 10:45 pm
by Yureikumo Aoi
"Antik Ağaç geri döndü!"

Aoi mutluluktan damlayan gözyaşlarını serbest bıraktı. Kollarını iki yana kaldırarak sevinçle o görkemli varlığa bakakaldı. Önce bir, iki, üç, derken yüzlerce tomurcuk kudretli ağaçlarının üzerini kaplamıştı. Kuruyan dallar turkuaz ve beyaz yapraklar ile kaplanmıştı. Güneş ışınları üzerine vururken sabah esintisi ile dalları titremişti. Etrafa saçılan beyaz mavi yapraklar içerisinde Aoi dans etmeye ve kahkaha atmaya başladı. Sıcacık güneş cildini ısıtıyor, ağacın cennet kokusu kalbini metanetle dolduruyordu. Aoi kendi etrafında dönüp şarkılar söylerken biricik ağacına doğru koştu ve ona kollarının yettiğince kocaman sarıldı. Alnını o hayranlık uyandıran gövdesine bastırdı. Parmaklarıyla okşadı. "Yuukon'a şükürler olsun." Gözlerinden pıtır pıtır dökülen yaşlar toprak zemini ıslatırken gülümsedi. Havai fişeklerden beridir ilk kez gerçekten içinden gelerek gülümsüyordu.

Tanıdık bir ses işitti. "Benden alınanı toprağın altına sakladılar." Şaşkınlıkla alnını ağaçtan kaldırıp etrafına baktı sesin geldiği yönü tayin etmek ister gibi. Ancak ses aynı anda her yerden geliyor gibiydi. "Kimin gelip onu almaya çalıştığına bak." Buz gibi esen rüzgarda bedeni kağıt yaprak gibi titredi. Güneş ışığı soldu, gökyüzü bulutlarla kaplandı. Aoi ağaçtan iki adım geriye gitti. Tam o esnada onu boğazından yakalayan kuvvetli bir el ile bütün nefesi kesildi, ayakları boşta kaldı. Ürkütücü bir kahkaha işitti. "HAHAHAHAHAH!" Çığlığı boğazında takıldı. "Seni şuracıkta öldürsem..." dedi sesin sahibi. "...onu hemen götürür, yapmam gerekeni yaparım." Aoi nefes almak için çırpındı, adamın elini tırnaklarıyla kanattı ancak o el kıpırdamadı. Adam onu tutup sanki bedeninin hiç ağırlığı yokmuş gibi yüzlerce metre öteye fırlattı. Aoi havada ters dönerken onun yıldırım gibi parlak ve sarı gözleri ile karşılaştı. Bedeni bir çuval gibi sürüklenip izbe bir yolun ortasında durdu. Aoi dizlerinin üzerinde zorlukla doğrulurken karşısında iki kıpkırmızı göz fark etti. O çok iyi tanıdığı yüzde, hiç ona ait olmayan vahşi bakışlar ve ruhsuz bir gülümseme gördü. Gözbebekleri simsiyah, bakışları avlanmakta olan vahşi bir hayvan gibi Aoi'ye kilitlenmişti. Üzerine doğru hızla atıldığında bedeninin etrafındaki kızıl çakra yol boyu iz bıraktı. Bir kolunu kaldırdı ve pençe gibi tuttuğu elini kalbinin içine sokmaya hazırladı. "Aoi, bu korkuyu yenmek zorundasın." Takeshi'nin titrek ama kesin sesi zihninde yankılandı. "Bir gün beni durdurmak zorunda kalırsan durduracaksın." Aoi yaşlar süzülen gözlerini kapattı ve kendini darbeye hazırladı.

"TAKESHI!"

Yerinden sıçradı. Alnından ve sırtından terler süzülüyordu. Göğsü hızla inip kalkıyor, nefesini toparlamaya çalışıyordu. Gözleri hızla odasını taradı ve nerede olduğunu hatırladı. Battaniyesinin üzerine düşen iki ufak damlayı fark edince ağlamış olduğunu da fark etti. Kabus görmüş olmalıydı. Yatağının yanındaki pencereyi açarak serin gece havasının içeri girmesini sağladı. Başını pencere pervazına dayadı. Odası ormanlık alana baktığı için güzel köyünün yıkıntılarla dolu manzarasına uyanmak zorunda kalmıyordu. Henüz gün ışımamıştı. Saate baktı. Gece üç. Bakışları çiçek açmış Antik Ağaç'a kayınca içi rahatladı. Yorgunluktan sızmış olmalıydı. Kaç saattir uyumuştu, hangi gündeydiler emin değildi bile. Evine döndüğünde sabah olduğunu hatırlıyordu. Şu anda gece yarısı olduğuna göre bir sonraki güne girmiş olmalıydılar. On iki saatten uzun süredir uyuyor olmalıydı. Bu onun normalde hiç yapacağı bir şey değildi. O kadar uyumasına rağmen kendisini hala yorgun hissediyordu üstelik.

Doğruldu. Ayağına ev terliklerini giyip salona girdi. Etrafta kimsecikler yoktu. Anne babası da yoruldukları için dinleniyor olmalıydılar. Acıkmıştı. Mutfağa girdi. Aklına yapılabilecek en pratik şey olarak okayu geldi. Dolabı açtı. Pirinç vardı. Tavuklu ve yumurtalı okayu hasta bedenlere de iyi gelirdi. Biraz taze soğan ve zencefille de tatlandırırdı. Belki biraz da miso çorbası yapardı. Kollarını sıvadı ve kendini yemeği hazırlarken geçirdiği o yarım saatte yaşadığı her şeyden uzaklaşmış hissetti. Yemeği bitirdiğinde iki saklama kabı çıkardı ve iki porsiyon doldurdu. İki ufak kaseye de miso çorbası koydu. Sonra bunları bir sepete yerleştirdi. Geceliğini bile çıkartmadan üzerine ince bir hırka geçirdi ve dışarı çıktı. Nasıl göründüğü umurunda bile değildi. Onu görmek istiyordu. Ne yapmıştı? Hala hastanede miydi yoksa evine dönmüş müydü? Zaten yedikleri tek başına boğazından geçmeyecekti, o da hasta olduğu için okayu ve miso çorbası hoşuna gidebilirdi. İlk olarak taburcu edilip edilmediğini öğrenmek için hastaneye gidecekti. Sonra da karnını doyuracaktı. Hastane yemeklerinden sıkılmış olmalıydı.



Re: [Yureikumo Aoi] Bir Tas Çorba, Biraz Sessizlik

Posted: Fri Jul 31, 2026 6:56 pm
by GM - Shinsei
Hastaneye vardığında gecenin karanlığı henüz bütünüyle dağılmamış oluyor. Ana girişin önündeki fenerler solgun bir ışık yayıyor, nöbetçi sağlık shinobileri sedyeler ve ilaç kasaları arasında sessizce gidip geliyor. Sepeti iki elinle tutarak merdivenlere yaklaşırken kapı içeriden açılıyor. Üzerine bol gelen koyu renkli bir üstlük giymiş Takeshi, taburcu evraklarını kolunun altında taşıyarak dışarı çıkıyor. Adımlarında hafif bir tutukluk var, bir eli hala karnındaki mührün bulunduğu bölgeyi korurcasına yakınında duruyor. Seni gördüğünde önce şaşırıyor, ardından yüzünde küçük bir gülümseme beliriyor. Bakışları geceliğinin üzerine geçirdiğin hırkaya, dağılmış saçlarına ve elindeki sepete kaydığında gülümsemesi biraz daha büyüyor. "Sen... bu saatte buraya mı geldin?" Sepetin içindeki kapları fark edince kulaklarının uçları hafifçe kızarıyor. "Bunları benim için yaptıysan hiç gerek yoktu. Hastanede yemek verdiler zaten." Kısa bir duraksamadan sonra, kendi sözünü düzeltmek ister gibi gözlerini kaçırıyor. "Gerçi tadı bok gibiydi. Yani... teşekkür ederim." Sesi yumuşak, davranışları alıştığın kadar çekingen, yine de onda seni huzursuz eden bir uyuşukluk hissediyorsun. Gülümsemesi yüzüne geç ulaşıyor, bakışları sık sık çevreden kopup uzak bir yere dalıyor. Sanki bedeni hastanenin önünde dururken zihninin bir parçası hala festival meydanında, kızıl chakranın içinde sıkışmış durumda. Bir süre hastane kapısının önünde sessizce bekledikten sonra başını köyün doğusuna çeviriyor. Gökyüzü ufukta açık maviye dönmeye başlamış. "Parka gidelim mi?" diye soruyor.

Birlikte yürüdüğünüz sırada köy ağır ağır uyanıyor. Bazı sokaklarda moloz yığınları ve yanmış duvarlar hala gecenin izlerini taşısa da insanlar kapılarının önüne çıkmış, kırılan camları topluyor ve birbirlerinin yaralarını soruyor. Parka ulaştığınızda sabah güneşi ağaçların arasından süzülmeye başlamış oluyor. Festival saldırısından daha az etkilenen bu bölge, köyün ayakta kalan yüzünü koruyor. Çiçek tarhlarında mor, sarı ve beyaz tomurcuklar açmış, gecenin serinliğinden kalan çiy damlaları yaprakların üzerinde parlıyor. Kelebekler çiçeklerin arasında ağır ağır dolaşıyor. Birkaç çocuk, yanlarından ayrılmalarına izin vermeyen ebeveynlerinin gözetiminde çimenlerin üzerinde oynuyor. Bazı aileler sessizce yürüyüş yapıyor, birbirlerine sarılmış genç çiftler banklarda oturuyor. İnsanların konuşmaları alışılmış neşeden daha düşük sesli olsa da hayat parkın içinde yeniden hareketleniyor. Takeshi, göletin yakınındaki geniş bir ağacın altını seçiyor. Birlikte oturduğunuzda sepeti aranıza bırakıyorsun. Kapaklar açılınca okayunun sıcaklığıyla zencefil ve tavuk kokusu sabah havasına karışıyor. Takeshi ilk kaşığı ağzına götürdüğünde gözleri kısa süreliğine büyüyor. Ardından daha büyük bir lokma alıyor. "Offf, döktürmüşsün yine." diyor. Birkaç kaşık boyunca iştahla yiyor, miso çorbasından içerken yüzündeki yorgunluk biraz hafifliyor. "Hastane yemeğinden sonra dünyanın en iyi yemeği gibi geliyor olabilir ama bence her koşulda güzel."

Bir süre boyunca önünüzdeki göleti seyrederek sessizce yiyorsunuz. Takeshi kaşığını kabın içinde yavaşça çeviriyor, sonra yüzünü sana dönüyor. Dudaklarında sakin, neredeyse mahcup bir gülümseme var. "Sence Sennashi’ye kendimi teslim etmeli miyim?" Soruyu hangi yoldan eve döneceğinizi soruyormuşçasına rahat bir sesle yöneltiyor. Elindeki kaşığı kabın kenarına bırakıyor ve gölette yüzen yapraklara bakıyor. "Böylece bu köye de, size de yük olmayı da bırakmış olurum." Gülümsemesi yüzünde kalıyor fakat gözlerine ulaşmıyor. Hastanenin önünde sende uyandırdığı huzursuzluğun sebebi bir anda belirginleşiyor. Takeshi dün geceyi atlatmış, bedeni yeniden kendisine dönmüş, buna rağmen zihninde kendisini çoktan saldırının kaynağı, ölümlerin sebebi ve köyün sırtında taşınan bir yük olarak mahkum etmiş. Üstelik bunu öfkeyle söylemiyor. Sesi tükenmiş bir insanın sessiz kabullenişini taşıyor. Havai fişeklerin önünde sana yaklaşan, korkularına rağmen hayatında istediği şeylere yer açmaya çalışan Takeshi’nin yerine şimdi kendi varlığını bir pazarlık unsuru gibi değerlendiren biri oturuyor. Onu yalnızca teselli etmenin yetmeyeceğini, içinde büyüyen bu düşünceye hemen ulaşmanız gerektiğini anlıyorsun.

Bakışların kısa süreliğine parkın ilerisindeki başka bir banka kayıyor. Yakın zamanda göreve çıktığın Senju Keita’yı tanıyorsun. Yanında ona benzeyen, daha geniş omuzlu ve yüzünün çevresinde yaş çizgileri bulunan bir adam oturuyor, aralarındaki rahat yakınlık, adamın babası olabileceğini düşündürüyor. Keita’nın kolunda hafif bir sargı var. Babası ona bir şey anlatırken başını eğip dinliyor, arada bir parkın içindeki insanlara bakıyor. Henüz sizi fark etmiş görünmüyor. İstersen ona seslenebilir, yaşadıklarını ve durumunu öğrenebilirsin. Yanında oturan Takeshi ise cevabını bekliyor. Kabındaki yemek soğumaya başlarken yüzündeki o ince gülümsemeyi koruyor ve kendisini düşmana teslim etmenin herkes için en doğru çözüm olabileceğine gerçekten inanıyormuş gibi sana bakıyor.
Off Topic
RP'ye hoş geldiniz! Pasiflik süresi üç gündür. İyi RP'ler!

Re: [Yureikumo Aoi] Bir Tas Çorba, Biraz Sessizlik

Posted: Fri Jul 31, 2026 11:10 pm
by Yureikumo Aoi
Evden çıkıp hastaneye giden yolu yürürken etraf hala karanlıktı. Yıkılan dökülen duvarlar ve binalardan ötürü sokakların aydınlatmaları da yetersizdi. Aoi karanlıkta takılıp düşmemeye dikkat ederek adımladı. Hastanenin önü biraz daha aydınlık olsa da ışıklar soluktu. İçeride hala yatan yüzlerce yaralı olmalıydı. Doktorların binaya girip çıktıklarını görebiliyordu. Tam merdivenlere yöneldiği esnada kapının açılması ile birlikte tanıdık bir çift gözle karşılaştı. Kıyafetlerini değiştirmişti. Hala karnını tutuyordu, yürürken canı yanıyor gibiydi. Birbirlerini fark ettikleri anda yüzünde minik bir gülümseme oluştu. Aoi de ona gülümsedi. Sepeti fark edince yemeğe ihtiyacı olmadığını, hastanede verdiklerini duyunca Aoi'nin yüzü düştü biraz. Sonrasında Takeshi o yemekleri sevmediğini söyleyince yine ışıldadı. "Yiyelim o zaman." dedi içten bir gülümsemeyle. Her zamanki gibi davranıyordu ancak bakışlarında ve kelimelerini seçişinde bir tuhaflık vardı. Yaşananlardan sonra onun bir anda eskisi gibi olmasını beklememişti zaten Aoi ancak yine de endişelenmişti. Uyanır uyanmaz onu ziyaret etmek istemesinin çok yerinde bir karar olduğunu fark etti. Şu anda birbirlerine ihtiyaç duydukları bir dönemdi.

Parka gitmeyi teklif etmesi üzerine yürümeye başladılar. Artık hava yavaştan ışımaya başlamıştı. Etrafta yaşanan travma sonrası uykusu tutmayan pek çok yüz vardı. Normalde bu saatler böyle kalabalık olmazdı. Aoi'nin kendine ayırdığı huzur saatleriydi. Şimdi ise herkes hayatını yaşamak ister gibi uykusunu kısıyordu. Sanki ölümün ne kadar da enselerinde olduğunu hissetmiş, bu gerçekle yüzleşmişlerdi. Neyse ki köyün bu bölümünde fazla önem arz eden binalar olmadığından olsa gerek, savaşın izleri de pek azdı. Parkın bu bozulmamış doğası ona bir zamanlar sahip olduğu huzur dolu günleri anımsatıyordu. Çiçekler bu güzel yaz gününde tomurcuklanmıştı. Her yer yeşil kokuyordu. Kelebekler ve böcekler etrafta uçuşuyordu. Bazı çocuklu ailelerin parka dinlenmeye geldiklerini gördü.

Takeshi göletin kenarındaki büyükçe bir ağacı seçerek altına geçti. Aoi sepeti ortaya açtı. İçinden saklama kaplarını ve kaseleri çıkardı. İlk önce Takeshi'nin yemesini bekledi. Onun beğendiğini ve mutlu olduğunu görünce gülümsedi. Tatmin olmuştu. Artık kendi karnı da doymuş sayılırdı. Kaşığını lapaya daldırdı ve tadına baktı. Yarı uykulu hazırlamış olsa da fena olmamıştı. Fazla konuşmadılar. Minik gölü, etrafı, insanları, kuşları, böcekleri seyrederek yemeklerini yediler. Sonra bir şey oldu. Takeshi ona döndü. Yüzünde naif bir gülümseme vardı. Hatta o kadar naifti ki ve ağzından çıkan kelimelerle o kadar uyuşmuyordu ki Aoi bir an doğru duyup duymadığını sorguladı. Takeshi, kendisini Sennashi'ye teslim etmeyi düşündüğünü söylemişti. Köye yük olmayı bırakacağını düşünüyordu. Aoi'nin zaten buruk olan sevinci de, umudu da, neşesi de yüzünde donup kaldı. Bakışları yavaşça karardı. Kaşığı kabın içine bırakıp yemeği bir kenara koydu. Hayatında ilk kez bu kadar taşkın bir duygu hissediyordu ve yine hayatında ilk kez kontrolden çıkacakmış gibiydi. Bütün bedeni öfkeyle titremeye başladı.

Doğruldu. Takeshi'ye döndü. Bir elini havaya kaldırdı ve Takeshi'nin suratına gelişine okkalı bir tokat fırlattı. Tokadın sesi ağaçlardan yankılandı. "BUNU BANA NASIL SÖYLEYEBİLİRSİN?!" Öfkeden çenesi ve dudakları titriyordu. Kısa sürede gözyaşları hücum etti. "BU CÜMLEYİ YÜZÜME KURARKEN HİÇ Mİ UTANMADIN?!" Her iki eliyle Takeshi'nin yakasına yapıştı. Gözlerini kaçırmasına izin vermedi. "BU KÖY, TÜM BU İNSANLAR, BEN... SENİ KORUMAK İÇİN HAYATIMIZI ORTAYA KOYDUK. ONLARCA İNSAN ÖLDÜ! STRATEJİK ÖNEMİNDEN DOLAYI OLDUĞUNU MU SANIYORSUN? HAYIR! SENİ SEVDİĞİMİZ İÇİN! SEN DE HEPİMİZ GİBİ BU KÖYÜN ÇOCUĞU OLDUĞU İÇİN! BUNA HİÇ Mİ SAYGIN YOK?! ÖLÜLERE DE Mİ SAYGIN YOK?!!" Takeshi'yi sımsıkı tuttuğu yakasından sarstı. "KENDİNİ TESLİM EDİNCE ÇÖZÜLECEK Mİ HER ŞEY? SENİNLE İŞLERİ BİTİNCE KONOHA'YA, BİZE, DİĞER KÖYLERE, KİMSEYE DOKUNMAYACAKLAR MI? BUNA MI İNANIYORSUN GERÇEKTEN?" Elini bir tokat atmak için daha havaya kaldırdı ancak sertliğini kaybederek oldukça yumuşak bir dokunuş olarak yanağına değdi. "Bunu mu hak ediyoruz gerçekten? Onca şeyden sonra... böyle mi muamele edeceksin?" Yakasını bıraktı. "Ağaç yeniden çiçek açtı… Sana ilk ben söylemek istemiştim. Birlikte seviniriz sanmıştım… Sen ise..." Gözyaşlarını hırkasının koluna sildi. "Benim sevdiğim adam söylüyor bunu... Bir başıma mı bırakacaksın beni? Gidecek misin? Bile isteye?" Ağacın önündeki çimenlerin üzerinde secdeye kıvrıldı ve hüngür hüngür ağlamaya başladı. "Hiç mi... kıymeti... yoktu?" Hıçkırıklarının arasından kurduğu cümleler gittikçe bulanıklaşırken birkaç kelimeyi üst üste tekrarlamaya başladı. "Lafını geri al... özür dile... özür dile... özür dile..."

Nefesini toparlayarak kendini yatıştırmaya çalıştı. Bir çeşit öfke krizi ya da atak geçiriyor olmalıydı. Biraz ileride Keita'yı görmüştü, hem de bunca zaman sonra. Ona gidip selam vermesi uygun kaçardı. Kendini toparlayıp onun yanına gitmeliydi. Takeshi onu eskiden yaptığı gibi sıkıca sarmalasaydı ve birlikte kötü talihlerine ağlasalardı teselli bulmak çok daha kolay olurdu. Şimdi ise Takeshi'den önce yaptığı gibi içine kapanıp kendi kendisini teselli etmeliydi. Olmuyordu. Ne yaparsa yapsın, Takeshi'nin kendisini seçmesini sağlayamıyordu. Hiçbir şey yeterli değildi. Aoi'nin ne istediğinin, ne yaşadığının, verdiği mücadelenin onun için hiçbir kıymeti yoktu. Herkes adına tek başına karar alıp yine teslim olmayı koymuştu kafasına. Sevgisini yok saymak bu kadar kolaydı. Elbette korkuyordu, normaldi korkması. Korktuğu için de Aoi'yi ve tüm köyü cezalandırıyordu. Aoi içinde bir yerlerde ona o kadar kırılmıştı ki, bu kırgınlığı yaşadığı her şeyin önüne geçiyordu. Bir daha kimse için böyle yoğun duygular beslemek istemediğini düşündü. Sevmek de sevilmek de istemiyordu. Yalnız bırakılmak istiyordu. Toprağın üzerinde ölene kadar kıpırdamadan yatmak istiyordu. Antik Ağaç'ın altına kendisini diri diri gömmek ve orada boğulmak istiyordu. Çektiği ıstırabı bir tek Yuukon anlardı. Belki onun katında duygularının bir anlamı ve değeri olurdu.

Re: [Yureikumo Aoi] Bir Tas Çorba, Biraz Sessizlik

Posted: Sat Aug 01, 2026 10:56 am
by GM - Shinsei
Tokadın sesi parkın dingin sabahında beklenmedik ölçüde uzağa yayılıyor. Yakındaki bankta oturan yaşlı çift konuşmayı kesip size bakıyor, çocuklarını gezdiren bir kadın, küçük oğlunun omzuna elini koyarak onu başka yöne çeviriyor. Birkaç kişi bakışlarını hızla kaçırırken bazıları merakla yavaşlıyor. Sesin yükseldikçe çevrenizde görünmez bir boşluk oluşuyor. İnsanlar tartışmanın mahremiyetinden uzaklaşmak istercesine yollarını değiştiriyor, çiçeklerin arasındaki kelebekler bile sert hareketlerinin ardından havalanarak göletin öbür tarafına dağılıyor. Keita, parkın çok daha ilerisinde babasıyla konuşmaya devam ediyor, ağaçların gövdeleri ve yürüyen insanların oluşturduğu kalabalık sizi onun görüşünden saklıyor. Takeshi ise tokadın ardından başını çevirdiği yerde kalıyor. Yanağında parmaklarının kızıllığı belirirken gözleri genişçe açık, tek bir kelime söylemeden seni dinliyor. Yakasını sarsan ellerine karşı koymuyor, gözlerini kaçırmıyor. Söylediğin her cümle yüzüne ayrı bir darbe gibi yerleşiyor. Ölülerden, köyün verdiği mücadeleden, Antik Ağacın yeniden çiçek açmasından ve seni bile isteye yalnız bırakmasından söz ettiğinde dudakları aralanıyor fakat sesi çıkmıyor. Sen çimenlerin üzerine kapanıp hıçkırıkların arasında özür dilemesini istemeye başladığında Takeshi’nin elleri yanında güçsüzce düşüyor.

Oturduğunuz ağacın köklerine yakın, toprakla taş yolun sınırında tek başına uzayan ince bir çimen parçası var. Gece boyunca yağan kül yapraklarının üzerine çökmüş, gövdesinin ortasında belli belirsiz bir ezik bırakmış. Sabah rüzgarı her estiğinde çimen yere kadar eğiliyor. Esinti hafiflediğinde yeniden doğruluyor, ancak bir önceki kadar dik duramıyor. Kökünün çevresindeki toprak gevşemiş, parkta koşan bir çocuğun ayağından sıçrayan çakıl taşı dibini biraz daha açmış. Rüzgar durmadan geri geliyor. Çimen her seferinde aynı toprağa tutunuyor, aynı gökyüzüne uzanıyor ve kopacağı anı sessizce erteliyor. Onu ayakta tutan kökler gözle görülemeyecek kadar küçük. Yine de çiçeklerin kokusu, göletin serinliği ve yanına düşen sabah ışığı o köklere bağlı. Bir gün rüzgar daha sert eser ve o ince gövde koparsa, parkın düzeni değişmeyecek. Çocuklar oynamayı sürdürecek, kelebekler başka tomurcuklara konacak, ağaçlar gölgelerini toprağa bırakacak. Kopan çimen ise rüzgarın götürdüğü yerde kaybolacak. Ardında kalan küçücük boşluğu yalnızca ona yeterince yakından bakan biri fark edecek. Takeshi’nin bakışları senin titreyen omuzlarından kısa bir an o çimen parçasına kayıyor. Rüzgar onu yeniden eğdiğinde yüzündeki bütün direnç çözülüyor.

Yavaşça yerinden kalkıyor ve birkaç adım sonra dizlerinin üzerine çökerek yanına geliyor. Kolları önce tereddütle havada kalıyor, ardından seni göğsüne çekip sıkıca sarıyor. Başını omzuna gömdüğü anda nefesi kırılıyor. Göğsü sarsılıyor ve gözyaşları hırkanın üzerine sıcak damlalar halinde düşüyor. "Özür dilerim." diyor. Kolları biraz daha sıkı kapanıyor. "Özür dilerim. Özür dilerim... Özür dilerim." Kelimeler her tekrarında daha güçlükle çıkıyor. Bir süre boyunca seni bırakamıyor, sanki ellerini gevşettiği anda rüzgarın ikinizden birini alıp götüreceğinden korkuyor. Sonunda omuzlarından tutarak ağır ağır geri çekiliyor. Yüzü ıslak, gözleri kızarmış ve nefesi düzensiz. Bakışlarını doğrudan gözlerine sabitliyor. "Köyün, sizlerin benim için yaptığı şeylerin boşa olduğunu düşünmüyorum. Bana karşı olan hislerinizi reddetmiyorum. Bu köy için stratejik bir shinobi değil, sevilen bir insan olduğumu biliyorum. Ama Aoi..." Çenesini sıkıyor, söylemek istediği sözleri bastırmaya çalıştıkça yüzündeki acı daha görünür hale geliyor. Ardından sesi parkın içinde yankılanacak kadar yükseliyor. "Bu köyde bir daha benim için tek bir insanın bile ölmesini istemiyorum!"

Yakındaki insanlar yeniden size dönüyor ama Takeshi artık onların bakışlarını umursamıyor. Ellerini dizlerinin üzerinde yumruk yapıyor, tırnakları avuçlarının içine gömülüyor. "Bu söylediklerim sana bencillik olarak geliyor olabilir. Bencil bir insan olduğumu kabul ediyorum. Ama..." Sesi bir anda çatlıyor. "ÇOCUKLAR ÖLDÜ!" Gözlerinden yeni yaşlar boşalırken nefesini toparlamaya çalışıyor. "ARKADAŞLARIM ÖLDÜ!" diye devam ediyor, boğazındaki bütün acıyı tek bir haykırışta dışarı çıkararak. "NE İÇİN?!" Yumrukları gevşiyor, omuzları düşüyor. "Eğer başından teslim olsaydım bunların hiçbiri olmayacaktı. Bu konuda kendimi suçlamaya hakkım yok mu? Evet, geç kaldım. Belki şu saatten sonra teslim olmamın hiçbir anlamı yok. Ama bir çocuğun daha ölmesini engellersem, bir Konoha shinobisinin daha kendini benim için feda etmesini engelleyebilirsem..." Sesi giderek alçalıyor. Yüzündeki öfke tükeniyor ve geriye sabaha karşı hastane önünde gördüğün o uzak, boş ifade kalıyor. Gözlerinin içine bakıyor. "Belki bu kadar ölmek istemem."

Re: [Yureikumo Aoi] Bir Tas Çorba, Biraz Sessizlik

Posted: Sat Aug 01, 2026 11:45 am
by Yureikumo Aoi
Çimenlerin üzerine yüzünü gömmüş hıçkıra hıçkıra ağlarken iki kolun onu sımsıkı kavrayıp kendisine çektiğini hissetti. Takeshi onu sıkıca göğsüne bastırdıktan sonra başını omzuna gömdü. Sonra her şey kırıldı. Gözyaşları gözyaşlarına, hıçkırıkları hıçkırıklarına karıştı. Evden çıkarken ne olduğuna bile bakmadan üzerine geçirdiği hırkası, sıcak yaşlar ile ıslandı. Aoi ona sarılıp parmaklarını saçlarının arasından geçirdi. Takeshi'nin tekrar tekrar özür dilediğini işitti. Çok sinirliydi. Ona o kadar kızgındı ki yüzünü defalarca kez tokatlamak istiyordu. Söylediği her bir kelime için bir yumruk atmak istiyordu. Aoi onu sıkıca sardı, ağlamanın ve duygularını serbest bırakmanın ona iyi gelebileceğine inanıyordu. Kendisi de bir nebze de olsa sakinleşmişti.

Sonra Takeshi yeniden ağzını açtı. Onun için yapılan fedakarlığı reddetmediğini söylese de bir daha onun için tek bir insanın bile ölmesini istemediğini haykırdı. Bencil bir insan olsa dahi çocukların ve arkadaşlarının onun için ölmelerini istemiyordu. Teslim olursa bir kişinin daha ölümünü kurtarabileceğini düşünüyordu. En başından teslim olsaydı bunların yaşanmayacağını düşünüyordu. Takeshi'nin öfkesi yeniden dinginleşirken bu sefer Aoi'ninki alevlenmişti. Takeshi'nin iki yakasına yapıştı yeniden. Bu sefer üzerine abanarak onu yere yatırdı ve üzerine çıktı. "SENİN İÇİN ÖLMEDİLER! KÖY İÇİN ÖLDÜLER!" Aoi öfkeyle ve çaresizlikle parıldayan gözlerini onunkilere kilitledi. Darmadağın olmuş ve tarak görmemiş beyaz saçları iki yandan dökülerek aralarına ince bir duvar ördü. "SEN DEMEDİN Mİ? KIZAMI HOCA SORDUĞU ZAMAN, HER BİR SENNASHI ÜYESİ ÖLMELİDİR, TEK BİR TANESİ BİLE NEFES ALIYORSA BİR YERLERDE İNSANLAR ÖLÜYORDUR DİYE SÖYLEYEN SEN DEĞİL MİYDİN? ŞİMDİ NASIL TESLİM OLMAKTAN, PES ETMEKTEN, ÖLMEK İSTEMEKTEN KONUŞABİLİRSİN?!" Yakasını sımsıkı tutarak onu toprağa çiviledi. Üzerine uyguladığı baskıyı arttırdı. "Bunun onların yanına kalmasını mı istiyorsun? Ailenin intikamını almayacak mısın? Gaku denen herifin o gece sana söylediği şeyleri haklı mı çıkaracaksın? Sen, son kalan Shindou, anne ve babanın senin için yaptığı fedakarlığı boşa çıkararak kendini onlara mı sunacaksın? Bizi ve tüm diğer köyleri de bunun sonuçları ile baş başa mücadele etmeye mi bırakacaksın? Sen nasıl olsa öldükten ya da başına artık ne geldikten sonra, biz yıkılmışız ölmüşüz umurunda değil, değil mi? Nasıl olsa artık sorumluluk hissetmeyeceksin. Nasıl olsa artık yapan kişi bizzat Sennashi olacak. SENİN HİÇ SUÇUN OLMAYACAK!"

Doğruldu. Gök gürültülü fırtına gibi kükreyen öfkesi aniden sakinlik ve durgunlukla yer değiştirdi. Cebinden bir kunai çıkardı. Takeshi'nin yanına fırlattı. Son derece sakin bir ses tonuyla konuşmaya başladı ancak bakışları buz gibi ve hınç doluydu. "Son cinayetini işle o zaman. Öldür beni. Mührün kapalıyken, hala kendindeyken öldüreceksin. Bir can daha almaktan bir şey olmaz. Sonra öleceksin sen de nasıl olsa. Ben sen gittikten sonra neler olacağını görmek istemiyorum. Beni bu şekilde cezalandırmaya hakkın yok." Kunai'yi eline tutuşturdu. "Hadi. Yapacaksın. Ellerinde can verdiğimi izleyeceksin. Sana kızmayacağım bile. Ama sonra seninle diğer tarafta hesaplaşacağız. O zaman orada ailenle ve köyde dün gece canını vermiş herkesle yüzleşeceksin. Tamam mı?" Elleri öfkeyle ve hüsranla zangır zangır titriyordu. "Bunu yapacak yüreğin yoksa sakın bana Sennashi'ye teslim olmaktan söz etme." Aralarına giren rüzgar saçlarını savurdu. "Yüzleş. Kabul et. Erkek ol biraz! Köyün intikamını alalım. Hepsini bize yaşattıkları acıyla yüzleştirelim. Biz kazanalım Takeshi. Ölenler olacak evet ama biz kazanalım. Köyümüz kazansın. Onlara teslim olmayalım. Gözümüzü korkutmalarına izin vermeyelim." Elini ona doğru uzattı. "Kabul et. Lütfen. Sensiz yapamam. Yapamayız. Yaşadıklarının ne kadar zor olduğunu biliyorum. Görüyorum. Bu yüzden pes etmemelisin. Hepimize ilham ve güç kaynağı olmalısın. Bu senin sorumluluğun. Hissetmen gereken tek suçluluk bunu yapamamak olmalı!" İşaret parmağını Hokage dağının üstündeki taş heykellerin olduğu yöne kaldırdı. "O taşların üzerine senin de büstün kazınmalı! Herkes bilmeli! Shindou Takeshi, Sennashi'nin yok edilişinde kıvılcımı çakan kişi!"

Re: [Yureikumo Aoi] Bir Tas Çorba, Biraz Sessizlik

Posted: Sat Aug 01, 2026 5:03 pm
by GM - Shinsei
Takeshi, üzerine kapanıp yakasını tuttuğun ilk anda ne söyleyeceğini bulamıyor. Gözleri yüzünde geziniyor, dudakları birkaç kez aralanıyor fakat öfken cümlelerinin arasına girmesine izin vermiyor. "Aoi, ben onu demek istemedim..." diye başlayabiliyor yalnızca. Sennashi’ye teslim olmasının köyü rahatlatabileceğini anlatmaya çalışıyor, onların asıl hedefinin kendisi olduğunu tekrar ediyor, fakat söylediklerinin hiçbiri senin sesini bastıracak kuvvete ulaşamıyor. Gaku’dan, ailesinden ve geride bırakacağı insanlardan söz ettiğinde yüzü geriliyor. Yanına düşen kunaiyi eline tutuşturduğunda ise parmakları silahın sapının çevresinde kapanmıyor. Avucunda ölü bir ağırlık gibi duran kunaiye bakıyor, ardından bakışlarını yavaşça sana kaldırıyor. Ona kendini öldürmesini söylediğin sözler yüzünde dehşetle karışık bir acı bırakıyor. Yine de seni bölmeye çalıştığında sesi çıkmıyor. Taş yüzlerde kendi suretinin de bulunması gerektiğini, Sennashi’nin yok edilişini başlatan kişinin o olacağını söylediğinde Takeshi’nin gözleri istemsizce Hokage Dağı’na kayıyor. Sabah ışığı, kayalara oyulmuş yüzlerin çizgilerine vuruyor. Birkaç saniye boyunca hareketsiz kalıyor. Senin ona baktığın yerde kendisinin göremediği birini görmeye çalışır gibi uzun uzun dağa bakıyor.

Kunaiyi parmaklarının arasından bırakıyor. Silah çimenlerin üzerine sessizce düşerken Takeshi doğrulup oturuyor, kollarını dizlerinin üzerine dayıyor. "Nasıl düzelteceğimi bilmiyorum." diyor sonunda. Sesi boğuk ve yorgun. "Bu düşüncelerin başıma geldiği anda onları nasıl susturacağımı, ölen insanları düşündüğümde kendimi nasıl suçlamayacağımı bilmiyorum. İçimde bir yer sürekli her şeyin benim yüzümden olduğunu söylüyor. Ona cevap verecek kelimeleri bulamıyorum." Gözlerini ellerine indiriyor, avuçlarını açıp kapatıyor. "Hokage olacağımı da sanmıyorum. İnsanlara konuşma yapmak, evraklarla uğraşmak, herkesin derdini dinlemek... korkunç geliyor." Dudaklarının kenarında küçücük, güçsüz bir gülümseme beliriyor. Ardından tekrar sana bakıyor. "Ama sen benim yaşayabileceğime bu kadar inanıyorsan deneyeceğim. Senin için deneyeceğim. Kendimi teslim etmekten, her şeyi bitirmekten söz etmeden önce sana söylediklerini hatırlamaya çalışacağım." Gözleri çimenlerin üzerine bıraktığı kunaiye kayıyor. "Bir daha bana seni öldürmemi söyleme. Böyle bir şeyi asla..." Cümlesi yarıda kalıyor. Hastane yatağında senden kendisini öldürmeni istediği anı hatırladığı yüzündeki değişimden belli oluyor. Dudaklarını kapatıyor, başını öne eğiyor ve kendi sözlerinin ağırlığını sessizce kabul ediyor.

Bir süre sonra yemek kabını yeniden önüne alıyor. Okayu soğumuş olsa da kaşığını hiç acele etmeden sonuna kadar bitiriyor, ardından miso çorbasının kalanını içiyor. Son lokmayı yuttuktan sonra kabı dikkatle kapatıp sepete yerleştiriyor. "Teşekkür ederim." diyor. "Yemek için de... beni dövüp aklımı başıma getirdiğin için de." Bu sözlerde hafif bir utanç var. Sana yaklaşıp kollarını etrafına sarıyor. Önceki sarılışındaki çaresizliğin yerini daha sakin, daha bilinçli bir yakınlık alıyor. Seni birkaç saniye göğsünde tutuyor, ardından yanağına yumuşak bir öpücük bırakıyor. Ayağa kalktığında kıyafetlerindeki çimleri silkeliyor ve karnındaki hassas bölgeyi koruyarak duruşunu düzeltiyor. "Benim eğitime gitmem gerekiyor. Yamiaki Bey’le çalışacağım." Senin yüzündeki olası itirazı görmüş gibi hemen devam ediyor. "Bu sefer ben pek fiziksel bir şey yapmayacağım tabii, malum biraz hırpalandım. Ama Youko’yu da götüreceğim. Belki ona bir şeyler öğretebiliriz." Birkaç adım attıktan sonra durup tekrar sana dönüyor. Sabah güneşi yüzündeki yorgunluğu gizlemiyor, fakat bakışlarında hastane çıkışındaki boşluktan daha fazla hayat var. "Seni çok seviyorum."

Cevabını beklerken gözleri yüzüne sabitleniyor. Tam o sırada bakışların istemsizce parkın ilerisine kayıyor. Keita’nın oturduğu bankın önünde bir Chuunin durmuş, elindeki küçük raporu sıkıca tutarak yanındaki adama bir şeyler anlatıyor. Keita’nın babası olduğunu düşündüğün adam önce duyduklarını anlamamış gibi Chuunin’in yüzüne bakıyor. Ardından gözleri büyüyor ve iki eliyle shinobinin omuzlarına yapışıyor. Bir şey soruyor, tekrar tekrar soruyor olmalı, bulunduğunuz mesafeden kelimeleri seçemesen de sesindeki yükselişi duyabiliyorsun. Keita’nın yüzü bir anda dağılıyor. Gözlerinden yaşlar boşalırken adamın koluna tutunuyor. Adam, Chuunin’i sarsmayı bıraktığı anda bütün gücü çekilmiş gibi dizlerinin üzerine çöküyor. Keita da onunla birlikte yere inip boynuna sarılıyor. İkisi parkın ortasında birbirlerine tutunarak ağlamaya başlıyor. Takeshi, cevabını beklediği halde bakışlarının yönünü takip ediyor ve yüzündeki yumuşak ifade yeniden ciddileşiyor. Sabahın çiçekleri, çocuk sesleri ve göletin üzerindeki sakin ışık arasında, birkaç metre ötede başka bir ailenin acı bir haberle yüzleştiğini görüyorsunuz.

Re: [Yureikumo Aoi] Bir Tas Çorba, Biraz Sessizlik

Posted: Sat Aug 01, 2026 6:24 pm
by Yureikumo Aoi
Takeshi birkaç kere Aoi'yi bölüp araya girmeyi denedi ancak ağzını her açıp bir şeyler söylemeye çalıştığında Aoi daha da sinirleniyordu. Kelimeler bittiğinde başını çevirip Hokage Dağı'na baktı. Üzerine oyulmuş yüzleri inceledi uzun uzun. Belki de kendi yüzünü onların arasında hayal ediyordu. Yakıştırıyor muydu yakıştırmıyor muydu ona kalmıştı. Hiçbir zaman kavramadığı kunaiyi avuçlarından kaydırarak çimenlerin üzerine bıraktı. Doğruldu. Yorgun bir sesle konuşmaya başladı. Sanki bir savaş daha vermişti. Bu düşünceler zihnine geldiğinde onları nasıl durduracağını bilmediğini, kendini suçlamayı durdurmayı nasıl başaracağını bilmediğini itiraf etti. Yine de Aoi için yaşamayı deneyeceğini kabul etti en sonunda. Aklına Aoi'nin söylediği şeyleri getirmeyi deneyecekti bundan sonra. Sonra da tam kendisini öldürmeyi talep ettiği için Aoi'yi azarlayacaktı ki sustu. Başını mahcubiyetle öne eğmesinden hastanede söylediklerini hatırladığı belli oluyordu. Aoi'nin amacı ona kendi zehrinden tattırmak değildi elbette ancak olaylar böyle gelişmişti.

Aralarında bir sessizlik oldu. İkisi de ağzını açmadı bir süre. Takeshi yavaşça çoktan soğumuş olan yemeğine uzandı ve ikisini de sanki hiçbir şey olmamış gibi bitirdi. Bitirdikten sonra kapları kapatıp sepetine yerleştirdi. Aoi de bu esnada yatışmaya başlamıştı ancak yine de sessizliği bozan kişi olmadı. Takeshi'nin teşekkür eden sesi ile bir an irkilip ona döndü. Yemek için de... attığı tokat için de teşekkür etmişti. Aoi yüzünü eğdi. "Vurduğum için özür dilerim. Öfkelensem bile öyle bir şey yapmamalıydım. Adil olması için sen de bana tokat atabilirsin." Takeshi onu kollarının arasında alınca cümlesi havada kaldı. Hemen kedi gibi eridi onun bu sarılışına. Başını göğsüne yasladı, kokusunu içine çekti. Takeshi dönüp yanağına öpücük bırakınca kalbi hızlandı. Bu duyguyu hala yaşayabildiğine sevindi. Birkaç dakika önce bir yük olduğunu düşündüğü bu hisler şimdi onu mükafatlandırıyordu.

Takeshi eğitime gideceğini söyleyince Aoi endişeli bakışlarını ona çevirdi. Youko'yu götürecekti, onu da eğiteceklerdi. Takeshi bu sefer fiziksel bir şey yapmayacaktı. Aoi de onunla birlikte ayağa kalktı ve üzerindeki tozu toprağı silkeledi. Takeshi'nin gidişini seyrediyordu ki dönüp ona onu çok sevdiğini söyledi. Aoi'nin gözleri büyüdü. Kulaklarına inanamıyordu. Takeshi ona sevgisini itiraf etmişti, direkt olarak. İnkar etmemiş, saklamamış, utanmamıştı. Yüzüne söylemişti öylece, çok normal bir şeymiş gibi. Her gün söylüyormuş gibi. Aoi şoktan donakaldı. Tam o esnada bakışları biraz evvel fark ettiği Senju'lara kaydı. Baba oğul birbirlerine sarılıp ağlamaya başlamışlardı. Üzücü bir kayıp haberi almış olmalıydılar. Aoi'nin yüzü bir an için gölgelense de koşup Takeshi'nin boynuna atıldı. "Inochi no Ibuki." Dudaklarını, Takeshi'nin dudaklarına bastırıp içine çi'sinden üfledi. Bu bahaneyle onunla öpüşmüş de olabilirdi tabi. "Ben de... Ben de seni çok seviyorum. Hem de çok." Uzanıp yüzünü okşadı. "O kötü düşünceler aklına tekrar gelirse... bana gel. Konuşuruz. Ağlarız birlikte. Ama eğer ki bir gün cidden pes etmeyi seçersen... Ben de pes ederim. Ve evet bu bir tehdit!"

Yanağını öptü. "Eğitimde başarılar. Yamiaki Hoca'ya selam söyle. Akşama karaage getiririm size, keyfiniz yerine gelir belki biraz." Ondan ayrılırken elini salladı. "Ben de biraz dolanıp klana dönerim. Sonra görüşürüz!" Keita'nın yanına gidip uygun bir an bulunca selam verecek ve üzüntülerinin sebebini öğrenmeyi deneyecekti. Eğer ki baba oğul çok özel bir an yaşıyorlarsa onları yalnız bırakıp Yoshi, Saya, Shiori ve Toshio'nun durumlarını sorgulayacaktı.

Re: [Yureikumo Aoi] Bir Tas Çorba, Biraz Sessizlik

Posted: Mon Aug 03, 2026 6:14 pm
by GM - Shinsei
Takeshi, dudaklarına bıraktığın öpücüğün ardından birkaç saniye boyunca olduğu yerde kalıyor. Inochi no Ibuki’nin sıcaklığı göğsüne yayılırken yüzündeki ciddi ifade çözülüyor, gözleri şaşkınlıkla açılıyor. Sana vereceği cevabı bulmaya çalışırken kulaklarının uçları yavaş yavaş kızarıyor. "Bu yaptığın tehdit falan değil, düpedüz haksızlık." diyor, sesi istediğinden daha yumuşak çıkıyor. "Ben kötü bir düşünceye kapıldım diye sen de peşimden geleceğini söyleyemezsin. O zaman ikimizden birinin aklı başında kalması ne işe yarayacak?" Kaşlarını çatmaya çalışsa da yanağındaki belli belirsiz gülümseme bütün ciddiyetini bozuyor. "Ama... sana geleceğim. Konuşamasam bile gelirim. Sen de beni dövmeden önce bir kere dinlemeyi denersin artık." Karaage sözünü duyduğunda bakışları kısa süreliğine aydınlanıyor. "Youko’ya da fazla acı koyma. Geçen konuşurken duydum, wasabi yiyip kustuğunu anlatıyordu Bokukichi'ye." Sana son kez bakıp elini kaldırıyor. Birkaç adım uzaklaştığında az önce ne kadar rahat biçimde sevgisini söylediğini ve seni herkesin ortasında öptüğünü ancak idrak ediyor. Omuzları kasılıyor, ensesine kadar kızarıyor ve dönüp yüzüne bakmaya cesaret edemeden yürüyüşünü hızlandırıyor. Parkın çıkışına yaklaşırken ayağı küçük bir taşa takılıyor, düşmeden toparlanıp hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam ediyor fakat aceleci adımlarındaki utancı uzaktan bile seçebiliyorsun.

Keita’nın yanına doğru ilerlediğinde biraz önce dizlerinin üzerine çöken adamın yeniden bankta oturduğunu görüyorsun. Gözlerini silmiş, nefesini toparlamış ve oğlunun omzuna bir elini koymuş durumda. Keita’nın yüzü ise hâlâ gözyaşlarından ıslak. Seni fark ettiği anda yerinden kalkıyor ve koşarak yanına geliyor. Kollarını beline dolayıp yüzünü hırkana gömüyor. "Aoi abla... Hayatta olmana çok sevindim... Köyde yaşananlardan sonra seni de çok düşündüm..." diyor ağlamaklı bir sesle. Omuzları yeniden titremeye başlarken yanındaki adam da ağır adımlarla size yaklaşıyor. Yüz hatlarındaki benzerlik, onun Keita’nın babası olduğuna dair tahminini doğruluyor. "Oğlumu tanıyorsun demek. Merhaba, Aoi." Hafifçe gülümsüyor fakat gözlerinin çevresindeki kızarıklık ve yorgunluk bu gülümsemeyi taşımasını zorlaştırıyor. "Kusura bakma, biraz kötü bir ana denk geldik. Seninle bu haldeyken tanışmak istemezdim. Babanı çok severim, selamımı söyle lütfen. Ben Senju Masahashi." Elini sana doğru uzattığında adı, çocukluğunun uzak bir köşesinde asılı kalmış eski bir anıyı yerinden oynatıyor.

Kendini yıllar önceki evinizin loş salonunda buluyorsun. O zamanlar çok daha küçüksün, odanın kapısında uyku sersemi beklerken dış kapı büyük bir telaşla açılıyor. Annen, babanın içeri girdiğini gördüğü anda üzerine doğru koşuyor. "Yuto! Meraktan geberecektim yahu! Neredeydin sen?!" Baban ayakkabılarını çıkarırken yorgun ama neşeli bir ifadeyle ona bakıyor. "Kız, sakin ol. Görevin uzayacağını tahmin edebilirdin, birbirimizi kandırmayalım istersen." Hana iki elini beline koyup yüzünü ekşitiyor. "Offf. Masahashi." Yuto’nun kahkahası evin içinde yankılanıyor. "Örgüte gözdağı vermek için gittik, adam örgütün kökünü kurutmadan dönmek istemedi. Başardı da. Yemin ediyorum bu Senjular deli." O gece babanın bahsettiği gözü kara shinobinin, şimdi karşında oğlunun omzuna tutunarak ayakta kalmaya çalışan adam olduğunu fark ediyorsun. Bir zamanlar görevin ortasında bütün bir örgütün peşine düşen Masahashi’nin elleri bugün çaresizlikten hafifçe titriyor.




Masahashi elini indirdikten sonra bakışlarını parktaki toprağa çeviriyor. "Babamı, Keita’nın dedesini kaybettik." diyor. Kelimeleri ağzından çıkarırken çenesindeki kaslar geriliyor. "Saldırıdan kısa bir süre sonra olmuş. Henüz vefat sebebini bilmiyoruz ama haber kesinleşti. Ben... ne diyeceğimi bilmiyorum. Koca bir çınar..." Sesi son kelimede kırılıyor. Keita babasının kolunu daha sıkı kavrıyor ve gözlerinden yeni yaşlar dökülüyor. "Dedemi bir daha göremeyecek miyim?" Masahashi’nin yüzü buruşuyor. "Keita..." diyebiliyor yalnızca. Oğlunu banka oturtup önünde diz çöküyor. Ölümün herkesin bir gün karşılaşacağı bir ayrılık olduğunu, dedesinin ona öğrettiklerinin ve sevgisinin yaşamaya devam edeceğini anlatmaya çalışıyor. Cümleleri sık sık yarım kalıyor, her açıklaması Keita’nın yüzündeki yeni bir soruyla dağılıyor. Kendi babasının ölümünü henüz kabul edememişken oğluna teselli sunmaya çabaladığı açıkça görülüyor. Senju Masahashi’nin omuzları her nefeste biraz daha ağırlaşıyor. Bir Yureikumo olarak belki sen Keita'ya bir şeyleri daha iyi anlatabilirsin, en azından kendi bakış açından. Baba ile oğulun arasındaki sessizlik uzarken Masahashi’nin kelimelerinin tükendiğini fark ediyorsun, konuşmanın iplerini eline alıp almamak artık sana kalıyor.

Senju Masahashi
► Show Spoiler

Re: [Yureikumo Aoi] Bir Tas Çorba, Biraz Sessizlik

Posted: Mon Aug 03, 2026 10:14 pm
by Yureikumo Aoi
Aoi kıkır kıkır gülerek Takeshi'nin parktan ayrılışını izledi. Utançtan ensesi bile kızarmıştı. Çabuk çabuk adımlarla ilerlerken taşa takılıp kendini son anda toparlamıştı ve hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam etmişti. Onu seyrederken Aoi'nin yüzüne sıcak bir gülümseme yayıldı. Sevdiğini söylemişti... Hehehe... Bu şapşal gülümsemesi Keita'nın yanına doğru ilerlediğinde çözülerek ciddileşti. Bir bankta oturuyorlardı, ağlamaları sakinleşmişti. Keita onu fark ettiği anda yanına gelip sarılmıştı. Aoi de kollarını ona dolayarak sıkıca sarıldı. "Son görüşmemizden beridir boy mu attın sen?" Çocuğun yeniden ağlamaya başlaması ile birlikte saçlarını okşadı. Babası olduğunu tahmin ettiği adam da sohbet ettiklerini görünce yanlarına yaklaştı. Gerçekten de Keita ile birbirlerine çok benziyorlardı. Adam muhtemelen kendi babasının yaşlarındaydı ya da birkaç yaş daha gençti. Adam babasını tanıdığını söyleyip ona selam göndermişti. Aoi saygıyla başını eğdi. "Çok memnun oldum efendim." Babasının da köyde tanımadığı yoktu. Bir Yureikumo için fazlasıyla sosyal bir insan olmalıydı.

Adamın elini sıkmak için uzandığı esnada, çok küçük bir çocukken Senju Masahashi adından bahsedildiğini anımsadı hayal meyal. Bir gece babası geç geldiği için annesi endişelenip onu azarlamıştı. Babası da Senju Masahashi'nin bir örgütün kökünü kazıdığını, bundan dolayı görevin uzadığını açıklamıştı. Demek ki o örgütlerin kökünü kazıyan olağanüstü shinobi bu adamdı. Konoha'nın örgütlerle imtihanı bitmek bilmiyor olsa gerekti. El sıkıştıktan sonra Masahashi, babasını kaybettiklerini açıkladı. "Yuukon ruhuna huzur versin." Saldırıdan kısa bir süre sonra olduğunu duyunca kaşlarını çattı. Muhtemelen Sennashi direkt olarak sebep olmamıştı ancak öyle yaşlı ve köy sevgisi ile dolu bir insanın, o kadar korkunç bir saldırı karşısında kalbinin dayanmamış olması mümkündü. Üstelik o gece festival gecesiydi.

Dedesinin kaybı Keita'yı fena halde etkilemiş olmalıydı. Ağlamasını durduramıyordu. Elbette yasını yaşamak onun hakkıydı. Babası onu teselli etmeye çalışsa da belli ki kendisinin de teselliye ihtiyacı vardı. Aoi yaklaşıp çocuğun saçlarını okşamaya başladı. "Deden bu hayatta ona verilen süreyi doldurdu, görevini tamamladı. Yaratıcı onu yanına aldı. O artık orada dinlenecek ve sizi bekleyecek. Siz de vaktiniz geldiğinde ve görevinizi tamamladığınızda onun yanına gideceksiniz. Orada hep birlikte kalacaksınız. Bu bizlerin bu dünyada çektiği çileler ve iyi bir insan olmak karşılığında elde ettiğimiz bir ödül. Şu anda onu özleyeceksin elbette, yokluğu ağır gelecek ama bil ki onun ruhu hep seninle olacak ve sana yol gösterecek. Her zorlandığında kalbinde onun sesini işiteceksin. Sonra yazgında varsa sen de onun yaşına geldiğinde bu ışığı kendi torunlarına aktaracaksın." Eğilip alnına minik bir öpücük bıraktı. "Kimse asla gerçekten yok olmaz, ölüm bir dönüşümdür." Üzücü havayı dağıtmak için eğlenceli bir teklif yapmaya karar verdi. "Bugün karaage yapıp arkadaşlarıma ve onların hocasına götürmeyi planlıyordum, herkes biraz neşelensin diye. Sen de gelmek ister misin? Tanımıyorsan tanışırsın hepsiyle, seveceğine eminim. Hatta istersen biraz erken gel, bana karaage yapmaya yardım edersin. Sana bizim klanı da gösteririm." Kocaman gülümsedi. Teklifi kabul ederse onunla akşam üzeri görüşmek üzere sözleşecekti. Sonra da Hokage Binası'na doğru yol alıp arkadaşlarının durumları hakkında bilgi almayı deneyecekti. Bunu yapamıyorsa da klana dönerdi.

Re: [Yureikumo Aoi] Bir Tas Çorba, Biraz Sessizlik

Posted: Tue Aug 04, 2026 7:25 pm
by GM - Shinsei
Keita, saçlarının üzerinde dolaşan elinin sıcaklığıyla yavaş yavaş sakinleşiyor. Söylediklerini dinlerken gözlerini bir an bile yüzünden ayırmıyor, ölümün bir yok oluş olmadığını, dedesinin ruhunun kendisine yol göstermeyi sürdüreceğini duyduğunda alt dudağını dişlerinin arasına alıp yeniden ağlamamak için çabalıyor. "Bazen onun sesini gerçekten duyabilir miyim?" diye soruyor, ardından cevabını kendi içinde arar gibi göğsünün üzerine küçük bir elini bastırıyor. "Dedem bana ilk kez ağaçtan chakra çekmeden nasıl güç alınacağını öğretmişti. Unutursam bana kızardı... O yüzden unutmayacağım." Alnına kondurduğun öpücüğün ardından gözlerini siliyor. Karaage teklifini duyduğunda hüzünlü yüzünde ilk kez belli belirsiz bir heyecan beliriyor. "Gelirim! Yemek yapmayı pek bilmiyorum ama patates soyabilirim. Bir de... klanınızın ağacını görmek istiyorum. Dün yeniden çiçek açtığını söylediler." Masahashi oğlunun yüzündeki bu küçük değişimi fark edince omuzları bir nebze gevşiyor. Sana dönerek saygıyla başını eğiyor. "Teşekkür ederim, Aoi. Söylediklerin ona da bana da iyi geldi." Gözleri kısa süreliğine Keita’ya kayıyor. "Akşama doğru onu sana getiririm. Şimdilik biraz ailemizle kalmamız gerekiyor." Keita senden ayrılmadan önce bir kez daha sarılıyor, sonra babasının yanına dönüp elini sıkıca tutuyor. Sen de ikisini parkta bırakarak Hokage Binası’na doğru yola koyuluyorsun.

Köyün merkezine yaklaştıkça sokaklar yeniden kalabalıklaşıyor. Tamir ekipleri çatılara çıkmış, sağlık shinobileri yaralı listelerini farklı binalara taşıyor ve görevli Chuuninler enkaz bölgelerine yeni ekipler dağıtıyor. Hokage Binası’nın girişinde seni tanıyan bir görevli karşılıyor. Yoshi, Saya, Shiori ve Toshio’nun durumlarını hızlıca sorduğunda elindeki kayıt parşömenini açıp isimleri tek tek kontrol ediyor. "Dördü de hayatta." diyor önce, ardından parmağını satırlar boyunca gezdiriyor. "Inuzuka Yoshi, ninkeniyle birlikte kuzey mahallelerinde enkaz altında kalan sivilleri arıyor. Koku takibiyle şu ana kadar üç aileye ulaşmışlar. Hatake Saya, doğu tahliye hattında görevli. Hasarlı binalardaki insanları güvenli sokaklara çıkarıyor ve sağlık ekiplerine yol açıyor. Aburame Toshio ise böceklerini kanalizasyon ve temel boşluklarına göndererek kayıp kişileri ve patlamamış mühürleri tespit ediyor." Son isme geldiğinde kısa süreliğine kaşlarını çatıyor. "Inuzuka Shiori için son kayıt birkaç saat öncesine ait. Büyük ihtimalle klan bölgesinde. Yaralı ninkenlerin bakımı ve bölge güvenliği için geri çağrılmış." En azından hepsinin hayatta olduğunu öğrenmenin rahatlığı içine yayılırken görevliye teşekkür etmek üzere başını eğiyorsun. Tam o sırada ensenin hemen arkasında bir ses patlıyor. "Kız, dur korkma! Ben de seni arıyordum, tam da yerinde buldum. Nasıl oldun, iyi misin?" Yerinden sıçrayıp döndüğünde Bokukichi’yi sana fazlasıyla yakın durmuş halde görüyorsun. Yüzünü dikkatle incelediğinde gözlerini kısıyor. "Sen ağladın mı ayol? Kim ağlattı seni? Dalağını s-" Görevlinin bakışını fark edip boğazını temizliyor. "Ağzını burnunu kırarım onun."

Bokukichi, hiçbir geçiş yapmadan yüzüne son derece ciddi bir ifade yerleştiriyor. "Ananı görmek istiyorum." Bir saniye sonra kendi cümlesini zihninde duyup yüzünü buruşturuyor. "Ulan böyle söyleyince de incisözlük yazarı gibi hissettim. Annen baban nasıl, merak ettim. Onları bir görmek isterim geri dönmeden önce. Artık cidden Ame’ye dönmem gerekecek çünkü." Birlikte Yureikumo bölgesine doğru yürümeye başlıyorsunuz. Bokukichi ilk birkaç sokak boyunca alışılmadık biçimde sessiz kalıyor, kırılmış duvarlara, söndürülen yangınların ardından kalan siyah izlere ve evlerinin önünde çalışan insanlara bakıyor. Sonunda ellerini arkasında birleştirip sana doğru hafifçe eğiliyor. "Ya bişi dicem ama çok paniklemeyelim hemen." Birkaç adım daha attıktan sonra sesini alçaltıyor. "Şu kız vardı ya, Youko mudur nedir. Siz onun güçlerini falan gördünüz mü hiç?" Yüzündeki merak bu kez şakacı görünmüyor. "Honda’nın ağzındayken biraz kulak misafiri oldum kendisine. Kendi kendine bir şeyler sayıklıyordu ama... bizim dilimizde değildi. Başka bir dil mi konuşuyor, abuk sabuk sallıyor mu emin olamadım ama bir garipti. Kız başka bir yerden mi geldi diye düşündüm. Sonra belki otistiktir, can sıkıntısından yapıyordur diye de aklıma geldi. Ay bilmiyorum, neyse. Siz yine dikkatli olun. Bizim kanlı oğlan gibi garip bir kekkei genkaisi varsa bizi tehlikeye atmasın sonra." Youko’nun şimdiye kadar sergilediği davranışları düşünürken Bokukichi’nin yakaladığı ayrıntının tamamen önemsiz olmayabileceğini hissediyorsun. Kızın geçmişi, Sennashi içinde nasıl büyüdüğü ve hangi yeteneklere sahip olduğu hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyorsunuz.

Klan bölgesinin girişine ulaştığınızda sizi Han karşılıyor. Ağacın çiçek açmasından beri bölgede dolaşan kalabalığı düzenliyor olmalı, kolları sıvalı, omzunda birkaç dua şeridi ve yüzünde uykusuzluğa rağmen canlı bir ifade var. Bokukichi onu gördüğü anda iki kolunu açıyor. "Hanişko!" Han’ın yüzüne istemsiz bir gülümseme yayılıyor. "Ame’li kankamız hoş gelmiş. Gel bakalım." İkisi tokalaşırken Bokukichi elini gereğinden uzun süre tutup dostça omzuna vuruyor. Ardından Han’ın sana yönelen dikkatli bakışını yakalıyor ve gözlerini kısarak ikiniz arasında görünmeyen bir konuşmanın başladığını anlamış gibi başını sallıyor. "Şu an çok pis mistik klanın olgun büyük yetkilisi genç rahibeye edebiyat serzenişinde bulunacak vibe’ı alıyorum. Ben Aoi’nin eve geçiyorum, Hana ablamın çayını içip püskevit yiyeceğim. Hadi size iyi konuşmalar." Cevap beklemeden evinizin yönüne doğru ilerliyor, birkaç adım sonra annenin adını seslenmeye başladığını duyuyorsun.

Han, Bokukichi’nin uzaklaşmasını gülümseyerek izliyor, ardından bakışlarını klan bölgesinin merkezinde yükselen Antik Ağaca çeviriyor. Beyaz ve turkuaz çiçekler rüzgarda ağır ağır sallanırken yüzündeki ifade düşünceli bir hal alıyor. "Ağacın durumu belli." diye başlıyor. Bir süre dalları seyrediyor, sonra sana dönüyor. "Dürüst olmak gerekirse Aoi, bundan birkaç ay önce bunları seninle konuşabileceğimi düşünmezdim. Açıkçası senden önce de kimseyle konuşmuyordum. Klanın geneli bunları konuşmaya bile sıcak bakmıyor." Ellerini haorisinin ceplerine yerleştirip ağaca doğru birkaç adım atıyor. "Ama ister istemez düşünüyorum. Birine bir şey mi oldu da bu ağaç normale döndü? Bir bağ mı koptu, bir mühür mü zayıfladı, yoksa çok uzun süredir beklediği bir şey sonunda gerçekleşti mi?" Başını hafifçe yana çevirerek seni inceliyor. "Kafamda teoriler var. Senin hislerinin kuvvetli olduğunu bildiğim için senin fikirlerini de duymak istiyorum. Hem düşünce yapını biraz öğrenmiş olurum." Han cevabını beklerken Antik Ağacın dallarından kopan tek bir turkuaz yaprak, ikinizin arasındaki toprağa ağır ağır süzülüyor.