Page 1 of 2

[Yureikumo Aoi] Parlak Kırmızı

Posted: Wed Mar 04, 2026 5:28 pm
by Yureikumo Aoi
Yemyeşil ormanlık alanın ortasındaki sessiz ve dingin Yureikumo bölgesinde kasvetli bir hava vardı. Bu hava, Tamashii no Michi töreninde Antik Ağaç'ın beklenmedik bir şekilde sönmesi ve Shinmei Kurohime'nin ani ölümünden beridir hüküm sürüyordu. Herkes evlerinin önüne kötü ruhları kovucu tütsüler yakmıştı. Pek çokları hala matem elbiselerindeydiler. Aoi'nin babasının da dahil olduğu ruhani liderlerden meydana gelen bir ekip her gün saatlerce Antik Ağaç'ın önünde çeşitli arınma ritüelleri yapıyor ve adakta bulunuyordu. Herkesin ağzında bağışlanma yakarışları vardı. Kimileri büyük bir kötülüğün gelmekte olduğu duygusuyla titriyor, kimileri günahları yüzünden bunun başlarına geldiğini düşünerek kurtuluş için muskalar asıyordu. Klanın doğal akışı ve ritüelleri değişmişti. Yine de yaratılışları gereği paniğe kapılmadan vakur duruşlarını sürdürebiliyorlardı. Yuukon'a teslimiyetleri sonsuzdu ve o dilerse her şeyin yoluna gireceğinden emindiler. Büyük bir sınavdan geçtiklerine inanıyor, isyan etmeden tam tevekkül ediyorlardı.

Aoi'nin tuhaf görüsünden beri bir gece geçmişti. Zihni hala spiral kayalarla, parlak kırmızı rengiyle ve kırılmaması gereken duvar kırıldığında altından çıkanlarla doluydu. Kocaman mavi gözleri ve ona göz kırpışlarını unutamıyordu. Bunu, Uzushiogakure'ye gidilmesi gerektiğine dair bir işaret olarak yormuştu. Sennashi, spiraller ve Uzumaki... Uzumaki klanı gerçekten de spirallerle bağlantılı ise... Sennashi ile de bağlantılı olabilir miydi? Ancak esas önemli olan bu değildi. Takeshi hepsinden önce geliyordu. O mührün ne olduğu, ne işe yaradığı ve nasıl vücudundan uzaklaştırılacağı öğrenilmeliydi. Aoi, eczaneye dönmüş mutfağında çeşitli otları ve baharatları kaynatırken bu düşüncelerle meşguldü. Dünden beridir defterine onlarca tarih yazmış, karalamış, denemiş, elindeki tüm şifalı ot ve bitki kitaplarını yalayıp yutmuştu. Babası ve annesi klan ritüelleri ile meşgul oldukları için evde tekti. Sabahın çok erken saatinde uyanmış ve hazırlık yapmıştı. Takeshi'nin taburcu edildiğini öğrendiğinde ona mesaj yollamış ve sabah derhal Yureikumo mahallesine gelmesini buyur etmişti.

Takeshi onu bekletmemiş, gerçekten de sabahtan ilk iş klanlarının bölgesine gelmişti. Kapıda onu bekleyen Aoi onu yakaladığı gibi şifalı hamama sokmuş, saçlarını özenle güzel kokulu bitkisel nemlendiricilerle taramış ve kurutmuştu. Takeshi mühürlendiğinden beridir Aoi ona fazlasıyla düşkün hale gelmişti. Onu eskisi kadar azarlamıyor, üzerine titriyor, yaptığı her davranışı hoş görüyor ve onu şımarttıkça şımartıyordu. Odasındaki boy aynasının önünde bir sandalyeye oturttuğu Takeshi'nin saçlarını parmaklarıyla şekillendirmişti. İlk kez erkek saçı yapıyordu ancak aynadan baktığında gördüğü manzaradan hoşlanmış olmalıydı ki memnuniyetle başını salladı. Takeshi'nin rahat etmesi için sırtına minik bir minder verdikten sonra geriye yaslanmasını işaret etti. Sonrasında tütsüler ve diğer bitkisel karışımları depoladığı dolabını açarak önceki günden beridir uğraştığı minik iksirlerini barındıran çantayı yere bıraktı. Takeshi'nin yanına diz çöktü ve çantayı açarak içindekileri tek tek çıkartmaya başladı. "Bu lavanta yağı. Uykusuzluk çekersen veya başın ağrırsa yastığına birkaç damla damlatmak rahat bir uyku çekmene yardımcı olacaktır." Küçük damlalıklı şişeyi oğlana uzattı. Çantadan ikinci olarak kalın ipli bir kolye çıkarttı. Kolye'nin ucunda üçgen biçiminde bir deri vardı. "Sana muska hazırladım. Koruyucu dualar var içerisinde. Bunu hiç çıkartma, olur mu?" Kolyeyi başından geçirerek Takeshi'nin boynuna taktı ve tişörtünün içine atarak dışarıdan görülmesini engelledi. Üçüncü olarak içinde ginseng yaprakları olan bir çay karışımı torbası çıkardı. "Ginseng çayı halsizliğe ve yorgunluğa iyi gelir." Çantadan bir tütsü çıkardı. "Artemisia tütsüsü. Negatif enerjiyi arındırır, kötü ruhları kovar." Çantadan çıkardığı minik bir tüpü gösterdi. "Centella asiatica merhemi. Yaraları çabuk iyileştirir."

Çantaya bakarak içerideki son merhem tüpünü çıkardı. "Bunu da kendim hazırladım. Tarifini bir kitapta gördüm. Susam yağı ile karıştırılmış zencefil, sarı zerdeçal ve kafur. Kas ağrılarına, darbelere, zorlanmalara iyi geldiğini söylüyorlar. Denemek istiyorum." Takeshi'nin tişörtünü hafifçe kaldırıp mührün yerleştirildiği bölgeyi inceledi. Merhemden bezelye kadar bir taneyi parmağına sıkarak Takeshi'nin karnına yuvarlak hareketlerle masaj yaparak sürmeye başladı. "Bu baskı iyi mi? Hala canını yakıyor mu?" Derin bir iç çekti. "Uzushiogakure'ye gitme konusunda ne düşünüyorsun?" Başını kaldırarak Takeshi'nin yüzündeki ifadeyi inceledi. Son derece ciddiydi. "Bence gitmeliyiz. Seni sadece bunlarla iyileştirebileceğimi sanmıyorum. Gidip bunu kökten çözelim. Derhal bugün, geciktirmeden Hokage ile konuşalım." Beklenti dolu kararlı bakışlarını onunkilere dikti.

Re: [Yureikumo Aoi] Parlak Kırmızı

Posted: Thu Mar 05, 2026 5:05 pm
by GM - Shinsei
Yureikumo bölgesinin sabahı her zamankinden daha ağır başlıyor. Ormanın içinden süzülen ışık bile bugün daha solgun görünüyor, ince sis katmanları ağaçların gövdeleri arasında dolaşıyor ve uzaktan gelen tütsü kokuları havayı dolduruyor. Antik Ağaç’ın sönüşünden sonra mahalledeki ritüeller hiç kesilmemiş gibi, arada bir uzaktan gelen dua mırıltıları ve çıtırdayan tütsülerin kokusu bu sessizliğe karışıyor. Evin içindeki bitkisel kokular da buna eklenince ortam bir tür şifa odasına dönüşmüş durumda. Takeshi aynanın karşısında otururken ilk başta biraz huzursuz görünüyor, saçlarının bu kadar dikkatle taranmasına alışık olmadığı açık. Sen saçlarını şekillendirirken gözleri aynadaki yansımasına kayıyor ve sonunda dudaklarının kenarı hafifçe kıvrılıyor. "Bana hamam hizmeti veriyosun resmen." diye mırıldanıyor yarı utanmış, yarı eğlenmiş bir tonla. Minderi sırtına yerleştirdiğinde omuzlarını biraz gevşetiyor, derin bir nefes alıyor. Tek tek çıkardığın şişeleri, tütsüleri ve keseleri dikkatle inceliyor, her birini eline alıp çeviriyor. Lavanta yağını gösterdiğinde kısa bir kahkaha bırakıyor. "Benim uykusuzluk çektiğimi nereden çıkardın?" diye soruyor ama hemen ardından omuz silkip şişeyi dikkatle cebine koyuyor. Muska boynuna değdiğinde bir an parmaklarıyla dokunuyor, sonra ciddi bir ifadeyle başını eğiyor. "Tamam. Çıkarmam." Ginseng torbasını incelerken kaşlarını kaldırıyor. "Beni gerçekten yaşlı bir adama dönüştürdün." diyor ama sesinde alaydan çok bir tür minnettarlık var.

Merhemi sürdüğün sırada tişörtünü hafifçe kaldırdığında karnındaki spiral mühür açıkça görünüyor. Derisi hala hassas, çevresindeki damarlar çok ince bir şekilde belirginleşmiş durumda. Parmağınla merhemi yayarken Takeshi refleks olarak hafifçe irkiliyor ama hemen ardından dişlerini sıkıp sabit kalıyor. "Yok yok devam et." diyor kısık bir sesle. "Yanıyor biraz ama çok kötü değil gibi." Elleri sandalyenin kenarına tutunmuş halde, gözleri aşağı kayıp mührü izliyor. Söz Uzushiogakure’ye geldiğinde yüzündeki ifade değişiyor. Bakışları düşünceli bir hal alıyor, kaşları hafifçe çatılıyor. Bir süre cevap vermiyor, ormanın içinden gelen rüzgarın yaprakları sallayan sesi araya giriyor. Sonunda nefes verip başını kaldırıyor. "Bilmiyorum." diyor dürüstçe. "Bir yanım oraya gitmenin delilik olduğunu söylüyor. Uzushiogakure’nin neden kapandığını herkes biliyor. Oraya giden yabancılar hoş karşılanmaz." Gözleri tekrar mühre kayıyor. "Ama..." diye devam ediyor daha alçak bir sesle. "Denemek istiyorum. Çünkü şüphelendiğim bazı şeyler var-"

"Diyosunuz."

Ses arkanızdaki ağaçların arasından geliyor. O kadar beklenmedik ki Takeshi sandalyede neredeyse sıçrıyor, refleksle ayağa kalkarken tişörtünü aşağı çekiyor ve arkasına dönüyor. Yaprakların arasından biri çıkıyor. Yureikumo Han. Geniş omuzlarıyla ağacın gövdesinden ayrılırken sabah sisinin içinden yürüyüp geliyor, bakışları sakin ama keskin. Üzerindeki koyu renkli kıyafetler dalların gölgesiyle neredeyse birleşmiş gibi. Sana bakarken kaşlarını hafifçe kaldırıyor. "Siz ne dediğinizin, neyin değerlendirmesini yaptığınızın farkındasınız, değil mi?" diye soruyor. Sesinde kızgınlık yok ama ciddiyeti saklanmıyor. Birkaç adım ilerleyip yakındaki banka oturuyor, dirseklerini dizlerine dayayıp ellerini birleştiriyor. "Farkında değilseniz öğrenmeniz gereken bazı şeyler var çünkü." Sonra bakışlarını Takeshi’ye çeviriyor ve tonu biraz yumuşuyor. "Nasıl oldun sen? İyileştin mi? Yaşadığın şeyler için üzgünüm." Takeshi omuzlarını hafifçe gevşetiyor, şaşkınlığını tam atlatamamış halde başını sallıyor. "Teşekkür ederim Han abi. Daha iyiyim. Sadece karnımda biraz yanma hissediyorum, o kadar."

Han kısa bir süre Takeshi’ye baktıktan sonra gözlerini tekrar sana çeviriyor. İfadesi bu kez daha ciddi. "Ben size söyleyeyim, isterseniz Hokage ile gidip konuşun ama sadece kendinizi utandırmış olursunuz." Parmaklarını birbirine geçirip hafifçe geriye yaslanıyor. "Onun izin vereceği imkansız senaryoda ise..." Bakışı bir an için keskinleşiyor. "Ben sizi durdururum." Ormanın içinden geçen rüzgar yaprakları tekrar hışırdatıyor, tütsü kokusu ağır ağır havada dolaşıyor ve Han’ın sözleri o sessiz sabahın ortasında asılı kalıyor.
Off Topic
RP'ye hoş geldiniz! Pasiflik süresi üç gündür. İyi RP'ler!

Re: [Yureikumo Aoi] Parlak Kırmızı

Posted: Thu Mar 05, 2026 11:00 pm
by Yureikumo Aoi
Takeshi merhem vücuduna değdiğinde biraz irkilmişti. Canının yanmış olduğu düşüncesiyle Aoi bir an için elini çekse de devam edebileceği söylenince yuvarlak hareketlerle masaj yapmaya devam etti. "Zencefil de biraz yakabilir ama rahatlattığı söyleniyor." Uzushiogakure konusundan emin değildi. Bir yanı gitmek istiyor, diğer yanı çekimser kalıyordu. Yine de denemek istiyordu. Bunu duymak, Takeshi daha lafının yarısındayken Aoi'nin gözlerinin heyecanla parıldamasına sebep oldu. Şüphelendiği bazı şeylerden bahsedecekti ki oldukça tanıdık bir ses ile irkildiler.

Takeshi yerinden fırlayıp tişörtünü geri indirirken Aoi de ayağa kalkıp sesin geldiği yöne bakmıştı. Odasının penceresinin önünde Han abisi onları dinliyordu. "N-Ne zamandır buradasın?!" Aoi kızarmış suratıyla onları ne zamandır dinliyor olabileceği ihtimali ile sarsıldı. Han abisinin yüzünde ikisini de azarlamak üzereymiş gibi bir ifade vardı. Düşünmekte ve planlamakta oldukları şeyin delilik olduğunu söylüyordu. Aoi'nin yüzü hüzünle aşağı bakmaya başlarken omuzları hayal kırıklığı ile aşağı düştü. Hokage ile bu konuyu konuşurlarsa kendilerini utandıracaklarını söylemiş, Hokage izin verse bile kendisinin böyle bir şeye asla müsamaha göstermeyeceğini açıkça ifade etmişti.

Aoi bütün dünyasının sarsılmakta olduğunu hissediyordu. Bu konu ile ilgili o mu fazla dramatik davranıyordu yoksa herkesin bu kadar sakin kalabilmesi mi çılgınlık işiydi emin değildi. "Han abi lütfen..." Ağlamaklı çatallaşmış ses tonu açıkça yalvarıyordu. "Lütfen... Senden bu zamana kadar hiçbir şey talep etmedim. Bir tek bunu istiyorum. Ne olursun." Abisinin oturduğu bankın önüne gidip dizlerinin üzerine çöktü ve başını yalvarır tonda önüne eğdi. "Bu Takeshi'nin o mühürden kurtulmak veya hiç değilse ne olduğunu anlamak için tek şansı olabilir." Sesi titrekti. "Ona bir şey olursa-" Günlerdir zihninde dönüp duran felaket ihtimallerinin tek bir cümle ile üzerine gelmesinin ağırlığıyla duraksadı. Dudakları titremeye başladı. Gözyaşları gözlerine hücum etti. "-bu ihtimali fırsatımız varken zorlamadığımız için kalan ömrüm boyunca vicdan azabı çekerim." Gözyaşlarını koluna sildi. "Sadece ikimiz gideriz. Başka kimsenin canını riske atmayız. Gizli bir göreve gittiğimizi söylersiniz, kimsenin ruhu bile duymaz." Biraz daha yaklaşarak Han abisinin dizine yapıştı. "Takeshi benim için çok değerli... Lütfen abi lütfen... İzin ver gidelim."

Aoi'yi her zamanki ölçülü tebessümünü veya sakinliğini kaybetmiş halde görmek çok nadirdi. Son günlerde bu nadirliğin sık yaşanıyor olması da ilginç bir durumdu. Kurohime'nin kaybında bile metanetli kalabilmeyi başarmış olan Aoi, Takeshi'nin başına gelenlerle çıldırma noktasına gelmişti. Belki de içten içe onu o gün koruyamadığı için suçluluk hissediyordu. Ona olanlarda payı olduğuna inanıyor olabilirdi. Geceleri uyku uyumayıp saatlerce onun için dua ediyor veya elindeki tüm şifa kitaplarını okuyup ona yardımı olabilecek bir şeyler arıyordu. Tüm bunların Aoi için yeni bir deneyim olduğunu söylemek abartı kaçmazdı.

Re: [Yureikumo Aoi] Parlak Kırmızı

Posted: Sat Mar 07, 2026 4:44 pm
by GM - Shinsei
Han, dizine yapışıp yalvaran halini sessizce dinliyor. Sözünü bir kez olsun kesmiyor. Ağır bir ciddiyetle sözlerini işitiyor. Gözyaşlarını silerken, sesin kırılırken, cümlelerini toparlayamayıp yeniden yeniden aynı duaya dönüyorken de bakışlarını kaçırmıyor. Uzun bir süre konuşmuyor. Sonunda derin bir nefes alıp sırtını banka yaslıyor, başını bir an gökyüzüne kaldırıyor. Yaprakların arasından süzülen ışık yüzüne vuruyor. "Beş yıl önce." diye başlıyor, sesi alçak ama berrak. "Konoha’dan bir adam gitti oraya. İyi bir iz sürücüydü, iyi bir gözlemciydi, kendine fazla güvenen türdendi. Adı şimdi pek anılmaz. Anılmasın diye de çok uğraşıldı zaten." Bir an durup önündeki boşluğa bakıyor. "Gitme sebebi de sizin düşündüğünüzden çok farklı değildi. Uzumaki’lerin elinde, başka hiç kimsede olmayan bir cevap olduğuna inanıyordu. O zaman da mühürler konuşuluyordu. O zaman da bazı şeylerin yalnızca onların bildiği düşünülüyordu. Önce sınır köylerine indi. Oradan nehir yolunu kullandı. Sonra bir hafta boyunca hiçbir iz bırakmadan ilerledi. Döndüğünde anlatacak büyük bir hikayesi olacağını sanıyordu herhalde."

Han’ın sesi giderek hikayeyi değil, hatırladığı bir kabusu anlatıyormuş gibi ağırlaşıyor. "İlk günlerde hiçbir şey olmamış. Kimse önüne çıkmamış. Hatta bu onu daha da cesaretlendirmiş. Sonra Uzushiogakure’ye yakın bölgelerde işaretler görmeye başlamış. Spiraller, kırmızı ipler, taşlara oyulmuş eski semboller. Oraya yaklaştıkça yolun kendisi değişmiş. Aynı kayanın önünden üç kere geçtiğini, aynı dere sesini saatlerce duyduğunu yazmış notlarına. En son karşılaştığı şeyler de hazırlanmış sofralar, sönmeyen ateşler, açılmamış kapılarmış. Bir köy değil de seni görmek istemeyen bir iradenin içinde yürüyormuş gibi hissettiğini not etmiş." Gözleri sana kayıyor, sonra yeniden uzaklaşıyor. "Sonra Uzumaki’lerle karşılaşmış. Kaç kişi olduklarını bilmiyoruz. Yazdıkları buradan sonra kopuk. Ama anlattığı kadarıyla ona hemen saldırmamışlar. Konuşturmuşlar. Neden geldiğini sormuşlar. Kime hizmet ettiğini sormuşlar. Bir mühür ustasının karşısında çocuk gibi kaldığını, daha adam elini kaldırmadan vücudundaki çakranın yönünün değiştiğini yazmış. Orada kalmış mı, tutulmuş mu, işkence mi görmüş, ne kadar yaşamış bilmiyoruz. Çünkü gerisi bize ait değil. Sadece sonucu bize ulaştı." Han burada susuyor. Sessizlik uzuyor. Sonra gözlerini doğrudan sana dikiyor. "Konoha’ya bir kutu geldi. Kutunun içinde adamın kellesi vardı. Ne bir not, ne de bir mesaj vardı. Sadece boynuna sarılmış kırmızı bir ip ve spiral biçiminde düğümlenmiş bir mühür parçası. Uyarı gerekiyorsa, onu da böyle veriyorlar."

Bu cümle havada uzun süre asılı kalıyor. Ormandaki kuş sesleri bile o an geri çekilmiş gibi oluyor. Han sonunda öne eğiliyor, dirseklerini dizlerine dayıyor. "Ben bunu saklamanıza yardım etmem." diyor düz bir sesle. "Şayet Hokage’den mucizevi bir şekilde izin alabilirseniz engel olmam yani. Ama bu söylediğim durum Shigure’nin döneminde oldu. Bunu bizzat yaşamış bir adamın size izin vereceğine inanmıyorum." Sonra ayağa kalkıyor. Üzerindeki yaprak kırıntılarını silkeliyor, sana ve Takeshi’ye birer kez bakıyor. Bakışlarındaki tüm o sertliğin altında, sizi tamamen bırakmak istemeyen bir abi gölgesi saklı. "Yine de iyi şanslar gençler." diyor. Ardından ormanın içinden geldiği sessizlik kadar sakin bir şekilde çekilip gidiyor.

Onun ardından uzun bir süre ikiniz de fazla konuşmadan yürüyorsunuz. Yureikumo bölgesinin sessizliği geride kalırken Konoha’nın daha tanıdık taş yolları başlıyor. Takeshi yavaş yürüyor ama sana belli etmemeye çalışıyor, arada bir karnına dokunuyor, sonra elini çekiyor. Birkaç kez Uzushiogakure hakkında kısa kısa bir şeyler söylüyor, sonra susuyor. Kafasında aynı anda hem gitmek hem de vazgeçmek isteyen iki ayrı ses var gibi. Nihayet Hokage binasının önüne geldiğinizde basamakların başında duruyor. İçeri girmeden önce sana dönüyor. Bakışları ciddi, sesi bu kez daha alçak. "Ya Aoi, bir şey diyeceğim." Bir an dudaklarını ıslatıyor. "Hokage’ye söylemeli miyiz cidden? Eğer söylersek ve tahmin ettiğimiz üzere izin vermezse önümüzü daha da kapatmış olmuyor muyuz?" Gözleri kapıya kayıyor, sonra yeniden sana dönüyor. "Belki de direkt gitmeliyiz ama bir yandan da seni atacağım tehlikeyi düşünüyorum. Eğer Han abinin anlattıkları doğruysa belki de bu ölümümüze giden en kısa yol olabilir. Senin böyle bir yolda ilerlemeni istemiyorum." Sözleri bittikten sonra susuyor. Rüzgar hafifçe esiyor. Kapının önünde, iki ihtimalin tam ortasında kalıyorsun, biri açık ve dürüst ama neredeyse kesin bir ret, diğeri sessiz ve tehlikeli ama hala mümkün.

Re: [Yureikumo Aoi] Parlak Kırmızı

Posted: Sat Mar 07, 2026 11:45 pm
by Yureikumo Aoi
Han abisi sesini çıkartmadan dinlemişti Aoi'nin bütün sızlanış ve yalvarış merasimini. Düşünceli bir hali vardı. Aoi sustuktan sonra oturduğu bankta geriye yaslanıp gökyüzünü izlemeye başlamıştı. Geçmişe gitmiş gibi bulutlanmıştı yüzü. Beş yıl önce yaşandığını bildiği bir olayı anlatmaya başladı. Detaylar korkutucuydu. Han hikayeyi anlatmaya devam ettikçe hikaye daha da korkunçlaşıyordu. Konoha'dan Uzushio'ya giden bir shinobi ne yazık ki tek parça halinde dönememişti. Üstelik köye gözdağı vermek için Aoi'nin ağzına almaya bile ürperdiği korkunç bir şey yapılmıştı. Adamın ne yaşadığı ve ne yaptığı tam olarak tüm detaylarıyla bilmiyordu. Han abisinin dediğine göre onlarınkinden çok da farklı bir amaçla gitmemişti. Buna rağmen oldukça düşmanca karşılanmıştı. Abisi bunları anlatırken oldukça büyük bir ciddiyetle bakmıştı kendisine. Gri gözleri ruhunu delip geçiyor gibiydi. Hokage izin verecek olursa onları durdurmayacağını söylemişti ancak sözlerinin altında ciddi bir uyarı vardı. Gitmekten vazgeçmelerini diliyordu bu uyarı.

Han abisinin bu konuşmanın ardından ormana geri dönmesi ile birlikte tuhaf bir sessizliğin içerisinde kalmışlardı. Aoi bir kez Takeshi'nin elini tuttu ve sıktı, onu yüreklendirmek ister gibi. Sonra kendisinde de fazla yürek bulamayınca gevşetip bıraktı. Hokage binasına doğru yürümeye başladılar. Arada sırada karnına dokunuyor ve sonra hızlıca elini çekiyordu. Aoi'ye çaktırmamaya çalışsa da fazlasıyla endişeli gibiydi mührüyle ilgili olarak. O da kararsız kalmıştı gidip gitmeme konusunda. Aoi zihnine girip onun düşüncelerini duymak isterdi. Tam binanın önüne geldiklerinde durdu ve kendisine baktı. Son derece ciddiydi, her zamanki gülümsemesi sönmüştü. Hokage'ye söylemeden direkt gitmeyi teklif etmişti. Aoi'nin gözleri büyüdü ilk önce şaşkınlıkla, sonra zihnini kara bulutlar sardı. Hokage'den izin istemeleri durumunda bir ret yiyecekleri kesindi. Diğer türlü de köyden kaçacaklardı. Bir kaçak olarak anılmak... Hayatını bunca zaman köye hizmet etmeye adamış Aoi için çok ters bir düşünceydi. Hele ki klanının buna bakış açısı hiç hoş olmazdı. Günahkar olarak yaftalanıp klandan dışlanmaktan korkuyordu.

Öte yandan Takeshi tek başına gitme imasında bulunmuştu. Giderlerse ölme riskleri fazlasıyla yüksekti. Takeshi onu bu riske atmak istemiyordu. Aoi dehşet içinde başını iki yana salladı. "Seni asla ve asla, katiyen tek başına yollamıyorum. Aklından bile geçirme. Bensiz gitmeye kalkarsan öteki tarafta bile bulurum seni." Düşünceyle iç çekti. "Han abinin yalan söyleyeceğini sanmıyorum. Anlattıkları doğrudur. Mührü öğrenmek canımıza sebep olacaksa buna değecek mi diye düşünüyorum. Her şey çok belirsiz. Mühür ne yapıyor bilmiyoruz bile. Ama oturup hiçbir şey yapmamak ve sürekli Sennashi'nin bizden aldıklarını bir bir izlemek... Çok acı veriyor." Ayağını yere sürttü dertli dertli. "Direkt Uzushio'dan bahsetmek zorunda değiliz. Kaçmak iyi bir fikir değil bence. Büyüklerin bir bildikleri olduğuna inanmak istiyorum. Ne kadar ciddi olduğumuzu anlarlarsa bize yol gösterebilirler." Takeshi'nin elini tuttu bir kez daha, sıkıca. Onu da peşinden sürükleyerek Hokage'nin odasına getirdi. Kapıyı tıklattıktan sonra içeri girdi. "Hokage Bey! Konuşabilir miyiz? Önemli." Hokage müsaitse ve onlara vakit ayırabilecekse direkt lafa girecekti. "Takeshi'nin başına gelenleri biliyorsunuz. Mühründeki spirallerin Uzumaki Klanı ile bir bağlantısı olabileceğini düşünüyoruz. Bu konuda daha fazla bilgi almanın veya bir Uzumaki'ye ulaşmanın bir yolunu biliyor musunuz? Lütfen vazgeçirmeye ya da başınızdan savmaya kalkışmayın. Çok ciddi bir şekilde bu uğurda canımı vermeye niyetliyim ama Takeshi'yi o lanet mühürle kaderine terk etmeyeceğim." Bunları söylerken heyecanlı ve ciddiydi ve hala Takeshi'nin elini sıkıca tutuyordu. Artık hala tutuyor olduğunun farkında bile değildi.

Re: [Yureikumo Aoi] Parlak Kırmızı

Posted: Sun Mar 08, 2026 5:28 pm
by GM - Shinsei
Shigure seni ve Takeshi’yi kapının önünde görünce önce yüzünüzü, sonra da birbirine sıkıca geçmiş ellerinizi fark ediyor. Bakışında yargı yok ama ne kadar ciddi geldiğinizi anladığı belli. Masasının önündeki kağıtları bir kenara bırakıp eliyle içeri buyur ediyor. Odaya giriyorsunuz. Takeshi senin yanında dikiliyor, omuzları hala tam toparlanmış değil ama gözlerinde inatçı bir direnç var. Shigure sizi sonuna kadar dinliyor. Sözlerin bittikten sonra sandalyesine yaslanıp derin bir iç çekiyor. Gözlerini bir süre tavandaki boşluğa dikiyor, sonra sana değil, doğrudan ikinize birden bakıyor. "Kimden duydunuz bunları?" diye soruyor. Takeshi çok vakit kaybetmeden cevap veriyor. "Kimseden duymadık efendim, aklımıza geldi bu ihtimal." Shigure bir süre daha sessiz kalıyor. Önündeki birkaç belgeyi yeniden eline alıyor, sanki başka bir şey okuyormuş gibi yapıp düşünüyor, sonra onları yavaşça bırakıyor.

"Evet." diyor sonunda. "Haklı olabilirsiniz." Bu cümle odaya beklenmedik bir ağırlıkla düşüyor. Ardından hiç tereddüt etmeden devam ediyor. "Ancak herhangi bir Uzumaki'den bu konuda yardım almanız mümkün değil. İyi Uzumaki diye bir şey yoktur." Bu söz, sende neredeyse fiziksel bir sarsıntı yaratıyor. Shigure gibi ölçülü, barışçıl ve lafını tartarak kullanan birinin böylesine kesin, böylesine zehirli bir cümle kurması fazlasıyla tuhaf geliyor. O ise bunu fark etmiş gibi bir an gözlerini indiriyor, sonra yeniden konuşuyor. "Dünya bunu yıllar önce çok zor şartlar altında öğrendi. Oraya gitseniz bile size yardım edecek kimseyi bulamazsınız. Sizi kaçırırlar ve yüksek ihtimalle kullanırlar."

Tam bu noktada Takeshi beklenmedik bir şekilde ayağa kalkıyor. Sandalyenin ayakları zeminde kısa bir ses çıkarıyor. Yüzü solgun ama sesi ilk defa bu kadar sert geliyor. "Dedelerinizin dinlediği hikayeler sizin kuşağınıza ulaşmış, siz de onlardan öğrendiklerinizi tekrarlıyorsunuz. Yüz yıl geçti savaşın üstünden farkında mısınız?! Bizzat gözlerinizle gördünüz mü de bu kadar emin olabiliyorsunuz koskoca bir klanı itham etme konusunda?" Shigure bu çıkışa gerçekten şaşırıyor, bunu yüzünde görüyorsun. Kaşları hafifçe kalkıyor, sonra beklenmedik şekilde başını sallıyor. "Haklısın. Buna diyecek söz yok." Takeshi geri adım atmıyor. "Ayrıca bizim neslimize hiçbir zaman o savaşta neler olduğu tam olarak anlatılmadı. Kütüphanelerde de savaşla ilgili kaynak bulamıyoruz. Hep yarım yamalak bilgiler kulaktan kulağa fısıldanıyor. Bir gün Uzumaki'lerle karşılaşmamız gerekse ne yapmamız gerektiğini nereden bileceğiz?"

Bu soru odadaki havayı değiştiriyor. Shigure bir an gözlerini kapatıp nefes veriyor. Sonra daha yavaş, daha ağır bir tonda konuşmaya başlıyor. "Öncelikle Konoha'da da, diğer köylerde ve içinde bulundukları ülkelerde de sadece shinobilerin yaşamadığını, bizden nüfus olarak çok daha üstün yerel halkların varlığını unutmamak lazım. Kütüphanelerde bu bilgileri yayamayız. ANBU'ların varlığını nasıl sokakta yürüyen herhangi bir insana açıklamıyorsak bu da köyler arası bir sır olarak kalmak zorunda. Jounin Komutanları ve daha üst rütbeler dışında kimse savaşlar hakkında detaylı bilgiye sahip değil. Ama..." Burada doğrudan Takeshi'ye bakıyor. "Senin durumun özel olduğu için burada, sadece size bilgi vereceğim."

Shigure ayağa kalkmıyor ama sesi odanın her köşesine yerleşiyor. "Tam bir asır önce Uzushiogakure, aynı diğer köyler gibi sınırları güvenlikli de olsa ziyarete açık olan, yaptığı ticaret sayesinde yükselmekte olan ekonomiye sahip bir köydü. Girdap Ülkesi de bu durumun meyvelerinden yararlanıyordu. Zaten biliyorsunuzdur, Girdap Ülkesi'nin bir daimyosu yoktur. Ülke, bizzat Uzumaki büyüklerinin satın aldığı arsalardan oluşuyor. O dönem henüz Amegakure, Ishigakure, Kusagakure, Yukigakure gibi köyler kurulmamıştı. Kumogakure ise yeni kurulmuştu. Konoha, Kirigakure ve Sunagakure ile sürekli çatışıyordu. Büyük bir savaşa evrilmemişti ama Sunagakure sınır genişletme politikaları uyguluyordu, Konoha ve Kiri de kaçakların saldırıları nedeniyle anlaşmazlıkların içindeydi. Anlayacağınız, bundan önce kaydedilmiş tarihte büyük bir savaş olmamıştı. Kimsenin aklında böyle bir konsept de yoktu."

Bir süre durup ikinizin de dikkatinin tamamen kendisinde olduğunu görünce devam ediyor. "Bir gün Uzushiogakure'nin o dönemki liderinin vefat haberi geldi köylerimize. Dönemin Kageleri işlerini güçlerini bırakıp Uzushiogakure'ye yol aldı. Cenazeye katıldılar. Sonra bir gün daha kalmaları istendi. Kabul ettiler. Ertesi gün bir tören düzenlendi. Bu törende Uzushiogakure'ye yeni bir Kage atandı. Yeni Kage tüm köy liderlerini bir yemeğe davet etti. Herkes oturduktan ve rahatladıktan sonra yeni Kage tüm shinobi köylerine sözlü olarak savaş ilan etti. Tüm liderlerin yemeklerine ölümcül bir zehir kattığını açıkladı. Oracıkta tüm Kageler hayatını kaybetti. Elçileri ise canları pahasına kaçıp kurtuldu." Sözler bir masal gibi başlamışken korkunç bir gerçeğe dönüşüyor. "Haberler köylere yayıldığında bu tüm ülkelerde ve köylerde büyük krizlere yol açtı. Siyasi dengeler çöktü. Hızla yeni Kageler seçilmek zorunda kaldı ve ani bir savaş hazırlığı yapıldı. Köylere bu savaş için ne bir sebep ne de bir amaç belirtildi. Herkes yeni Kagelerinin tüm kıtayı ele geçirmek istediğini düşündü. Savaş yaklaşık on yıl sürdü. Yüzbinlerce insan öldü. Günün sonunda Uzushiogakure başarılı olamadı, dönemin shinobileri onları etkisiz hale getirdi ve bir antlaşma imzalandı. Bu antlaşmanın sonucunda da Uzushiogakure kepenklerini kapattı. Gerisini biliyorsunuz. Bu süreçte on binlerce insan Uzushiogakure tarafından kaçırıldı. Geri dönenlerin bazılarının organları eksikti. Bazıları başkalaşım yaratıklara dönüşmüştü. Bazıları ise kendi geçmişini bile hatırlamıyordu. Kagelerine ise ne olduğunu bilmiyoruz, ortadan kaybolduğu söyleniyor." Shigure burada biraz öne eğiliyor, sesi alçalıyor. "Günümüzde Uzumaki'ler hakkında ayırt edici olarak sadece iki şey biliyoruz. Kırmızı saçları ve mavi gözleri olduğu. Hatta o Kage'nin lakabı Mavi Ölüm idi."

Bütün bunları anlattıktan sonra ayağa kalkıyor ve masanın önünden size doğru geliyor. Kendi kollarını bağlıyor. Yüzündeki ifade yumuşamıyor ama ilk baştaki o katı reddediş de yok artık. "Uzumaki klanı yüz yıldır dünyaya nefret duyarak yetişti. Ne zaman yakınlarından bir shinobi geçse öldürdüler ya da kaçırdılar. Hala böyle vakalar yaşanıyor. Girdap Ülkesi'nin etrafı dev duvarlarla kaplı. Kimse o adaya gitmek istemiyor. Gidenler ise bir daha geri dönmüyor. Anlayacağınız bu durumda sizi gönderemem." Bu cümleyle birlikte kararını veriyor, sonra bir an durup sana daha dikkatli bakıyor. "Ha, şunu söyleyebilirim..." Bakışları ciddileşiyor. "Konoha'nın iz sürme birimine güvenim tam. Bilmem anlatabildim mi." Ardından ilk kez çok hafif, belli belirsiz bir tebessüm beliriyor yüzünde. "Yani bir şekilde bu mührün izini sürüp çözeceğimize inanıyorum. Baktık önüne geçemeyeceğimiz bir şey olduğunu anladık, o zaman bizzat ben ilgileneceğim. Geleceğin ne getireceğini bilmiyoruz, belki diplomatik olarak belli şartlar dahilinde konuşmalar yapılabilir. Ama henüz bunları konuşmak için çok erken." Bu sözlerle oda yeniden sessizliğe gömülüyor. Elini hala bırakmadığın Takeshi'nin avucu biraz daha sıkılaşıyor. Karşınızda bir duvar var, ama en azından artık o duvarın taşlarını görebiliyorsunuz.

Re: [Yureikumo Aoi] Parlak Kırmızı

Posted: Sun Mar 08, 2026 11:03 pm
by Yureikumo Aoi
Hokage Shigure'nin omuzları bıkkınlıkla çökmüştü. Han abisinin tahmin ettiği gibi, gitmelerine izin vermeyeceği çok açıktı. Uzumakilerin kötü oldukları noktasında kesin bir yargıya sahipti. Yüz yıl önce yaşanmış olan savaşın bu fikre temel attığını söylediğinde Takeshi aniden çıkışmıştı. Aoi onun böyle heyecanla bir anda çıkışmasını beklemiyordu ancak neden bunu yaptığını anlamıştı. Takeshi'nin de klanı mimlenmiş bir klandı. Shindou hem Sennashi ile bağlantısı olan hem de pek iyi gözle bakılmayan bir klandı. Bu yüzden de neredeyse yok edilmişlerdi. Takeshi ise onlardan olmasına rağmen bu kötü ün ile anılmaktan hoşlanmazdı. Benzeri bir durum Aoi için de geçerli sayılırdı. Shinobi camiasında kötü ünleri olmasa da herkesin onları belli bir stereotipe yerleştirdiğini ve önyargılı olduklarını biliyordu. Halbuki Aoi'nin klanındaki beş parmağın beşi de birbirinden farklı ve özgündü. Bunu bilebilmek için onlarla haşır neşir olmak gerekirdi.

Takeshi ek olarak savaşa dair onlara hiçbir bilgi sunulmamasından yakınmış ve ileride bir gün Uzumakilere karşı bilgi eksikliği yüzünden ne yapacaklarını bilmediklerini öne sürmüştü. Son derece haklıydı. Shigure onları bir istisna kılarak kimselere açıklanmayan bilgileri onları sunacağını söylemişti. Uzushiogakure, diğer köyler gibi yeni kurulmuş ve yükselmekte olan bir köyken, tarihte de köyler arası ufak çatışmalar dışında büyük bir savaş yokken bir anda savaş ilan etmişti. Kageleri, diğer kageleri yemeğe çağırıp hepsini zehirlemiş ve öldürmüştü. Bütün köylere savaş açmaları tüm köylerde ciddi sıkıntılara yol açmıştı. Kagelerini kaybetmenin yasını bile tutamadan yeni kage belirlemek zorunda kalmış ve savaşa girmişlerdi. Hikayenin sonunda Uzushiogakure savaşı kaybetmişti. Yapılan antlaşma sonucu dış dünya ile bağlarını keserek tamamen kendi içlerine kapanmışlardı. Bu yüzden de yabani davranıyorlardı. Tüm dünyaya küsmüşlerdi ve dışarıdan olan herkesi düşman belliyorlardı. İnsanları kaçırıyor, organlarını alıyor, ruhlarını kullanıyor ve çeşitli başka kötülüklerde bulunuyorlardı. Bir klanın tüm üyelerinin kanlarının bozuk olması mümkün müydü gerçekten?

Hokage'nin verdiği bir bilgi ile Aoi adeta yerine mıhlandı. Takeshi'nin avucunu sıkıca kavramış eli buz kesti. Uzumakilerin kızıl saçlara ve mavi gözlere sahip olduklarını söylemişti. Adalarının etrafı ise yüksek duvarlarla kaplıydı. Aoi'nin görüsü... Kocaman mavi göz, duvarlar, kızıl halı... Shigure son olarak Konoha'nın iz sürme birimine güvendiğini, mührün izini bir şekilde sürüp Takeshi'yi bu dertten kurtacaklarının sözünü vermişti. Bu sözü tutabilecek miydi orası meçhuldü. "Ben bunu görmüştüm..." diye mırıldandı Aoi. "Takeshi'nin yaralandığı gün Mirai no Me kullandığımda. Dikenli tellerle kaplanmış devasa bir duvarın önündeydim. Duvar çatladığında içinde tüm ışığı yutan zifiri karanlığı gördüm. Sonra içeriden parlak bir kırmızı yükseldi. Bir halı. Duvarlardan akarak yayıldı. Ayaklarımı sardı. Etrafta havada süzülen taşlar vardı ve her birinde spiral işaretler mevcuttu. Hepsi bir bir parçalandı. En son tek bir kaya kaldı ama onun rengi farklıydı, kor bir kırmızıydı. Başımı yukarı kaldırdığımda kocaman bir çift mavi göz gördüm. Gökyüzü kadardı. Buz gibi soğuk bir maviydi. Yavaşça göz kırptı. Ayaklarımın altındaki kırmızı halı alev aldı. Sonra bir kez daha kırptı. O anda görü gitti, gerçekliğe döndüm." Kendi kendine düşündü. "Benim görülerim gelecekten haber verir. Bu da demek oluyor ki o duvar çok yakında kırılacak, içindeki kızıl akacak, o mavi gözleri göreceğiz... Belki de bir saldırı planlıyorlardır." Hokage'nin gözlerine baktı. "Hiç oradan ayrılmış bir Uzumaki yok mu? Takeshi gibi başka köye sığınmış veya evlat edinilmiş, Uzushiogakure'de bulunmayan bir Uzumaki. Öyle birisine ulaşma şansımız varsa bunu kullanmak isterim. Ya da hiç değilse iz sürme ekibine biz de dahil olamaz mıyız?" Ses tonu öncesine nazaran oldukça sakindi. "Bir de sormak istiyorum... Emirlerinizi sorgulamak gibi olmasın ama... Uchiha Kaita'yı neden Sennashi görevinin başına verdiniz?"

Sorularına cevap aldıktan sonra Hokage'den daha fazla bir şey öğrenebileceğini sanmıyordu. Onu meşgul etmeden Takeshi ile birlikte odayı terk edecekti. Bir sonraki hamlelerini planlamak için onun da fikirlerini almalıydı. "Hokage'nin söyledikleri makul şeyler ama yine de gitmek gerekli diye düşünüyorsan sonuna kadar seninleyim. Yuukon'dan başkasından korkmuyorum ben, o bizi korur. Hem... birbirimize de sahibiz. Sen çok mücadele verdin. Hep kendi içine attın sıkıntılarını, başkalarıyla paylaşmadın. Dışarıdan hep alaya aldın. Gülüp geçtin. Dertlerin o kadar büyük ve karmaşıkken başkalarına yardım ettin. Canını riske attın. Kimselere anlatamadın. Ama benimle konuştun. Benimle paylaştın. Seni her zamanki alışkanlıklarımla tersleyip ittiğimde bile nazik ve sevgi doluydun. O yüzden seni yalnız bırakmayacağım. Hiçbir zaman." Duygularını ifade etmekte zorlanıyor gibiydi çünkü oldukça yoğunlardı ve onları kurallı cümleler haline çevirmekte başarısız kalıyordu. Tam olarak ne hissettiğinden kendisi de emin değildi. Takeshi'yi çok sevdiğini ve onun için canını vermekten çekinmeyeceğini biliyordu. Hissettiği tüm bu patlama ve karmaşanın ne olduğunu bilmiyordu. Yeniydi. Müthiş derecede endişeli, üzgün, kararsız ve öfkeliydi. Yine de gözleri hiç olmadığı kadar parlak bir kararlılıkla alev alev yanıyordu. "İstersen Hari Hoca ile de konuşabiliriz. Jounin komutanı sonuçta, bildiği bir şeyler vardır. Bizimle paylaşmak isterse..."

Re: [Yureikumo Aoi] Parlak Kırmızı

Posted: Mon Mar 09, 2026 5:09 pm
by GM - Shinsei
Shigure, görünü anlatırken gözlerinin içine dikkatle bakıyor; sözlerin bittikçe ifadesi daha da ciddileşiyor. Masasının kenarına parmak uçlarıyla hafifçe vuruyor, sanki anlattığın sahneleri kendi zihninde bir yere oturtmaya çalışıyor. "Duvar, spiral, kırmızı akış, mavi göz..." diye mırıldanıyor kendi kendine. Sonra başını kaldırıp sana dönüyor. "Bunlar hafife alınacak şeyler değil. Özellikle de senin görülerinin şimdiye kadar ne kadar isabetli çıktığını düşünürsek." Takeshi’nin elini hala tuttuğunu fark ediyor ama bu kez ona dair tek kelime etmiyor, dikkatini başka bir noktaya veriyor. "Hayır." diyor ardından. "Bildiğim kadarıyla Uzushiogakure dışında yaşayan, Konoha’ya sığınmış ya da evlat edinilmiş bir Uzumaki yok. Olsa bile bunu resmi kayıtlarda göremezdin. Böyle bir bilgi, varsa, çok daha dar bir çemberde tutulur." İz sürme birimine katılma teklifin üzerine hafifçe başını iki yana sallıyor. "Şimdilik değil. Bu konuda aceleyle hareket etmeyeceğim. Ama görünü ve bu mührü aynı dosyada değerlendireceğim." Ardından son sorunu duyunca kaşları hafifçe çatılıyor. "Kaita mı?" diye soruyor. "Nasıl yani?" Bir an duruyor, sonra dümdüz bir sesle ekliyor. "Kaita’yı göreve atamadım." Odanın içindeki hava bir anda değişiyor. Takeshi hemen araya girip Kaita’nın bizzat geldiğini, Hokage ile konuştuğunu ve görevin başına geçtiğini söylediğini aktarıyor. Shigure bu kez saklayamadığı bir şaşkınlıkla geriye yaslanıyor. "Ben böyle bir atama yapmadım." diyor daha kesin bir tonla. "Ne resmi olarak ne sözlü olarak." Gözleri sertleşiyor. "Bu bilgiyi kimseye yaymayın. Şimdilik. Ben bununla bizzat ilgileneceğim." Sonra ikinize de sırayla bakıyor. "Bu konuşma burada kalacak. Anlaştık mı?"

Onun sözlerinden sonra saygıyla eğilip odadan çekiliyorsun. Koridora çıktığınızda Hokage binasının taş duvarları bile sana biraz daha soğuk geliyor. İçeride konuşulanlar başlı başına bir felaketken bir de Kaita’nın yalan söylemiş olması bütün zemini kaydırıyor. Takeshi seninle birlikte ağır ağır merdivenlerden inerken bir süre susuyor. Sonra dışarı adım attığınız anda sana dönüyor, yüzünde yorgun ama yumuşamış bir ifade var. "Sen..." diye başlayıp kısa bir kahkaha bırakıyor, sanki doğru kelimeyi seçmeye çalışıyor. "İnsanın içine işleyen şeyler söylüyorsun. Hep böyleydin zaten ama şimdi daha da fena oldun." Gözlerini bir an kaçırıyor, sonra yeniden sana bakıyor. "Beni yalnız bırakmayacağını söylemen iyi geldi." Bu cümleyi söylerken sesi düşüyor. Ardından Hari’yle konuşma ihtimalini düşününce başını hafifçe iki yana sallıyor. "Bence Hari hocayla konuşmasak daha iyi. O bize açık açık yalan söylemez ama bildiği bir şeyi de doğrudan vermez. Hele böyle bir konuda, bize engel olamıyorsa bile önümüze başka duvarlar çıkarabilir. Şimdilik neyi bilmediğimizi bilmesi bile tehlikeli olabilir." Birkaç adım daha atıyor, sonra karnına eli gidiyor ama bu kez daha kısa sürüyor. "Bu arada tüm bu anksiyete beni acıktırdı. Gel bir şeyler yiyelim."

Meydana doğru yürürken Konoha’nın gündelik hayatı sizin üzerinizde dönmeye devam ediyor, dükkanlardan kokular geliyor, uzaklarda çocuk sesleri yükseliyor, gölgeler uzamaya başlıyor. Tam bu sırada uzaktan sana çok tanıdık gelen bir siluet beliriyor. Yanında orta boy, enerjik bir köpekle yürüyen genç adam sizi fark ettiği anda duruyor, sonra yüzü aydınlanıyor. "Oha, Aoi!" diye bağırıp doğrudan yanınıza geliyor. Inuzuka Yoshi. Eski genin takım arkadaşın. Yüz hatları biraz oturmuş, omuzları genişlemiş ama o fazla hızlı, fazla samimi enerjisi hiç değişmemiş. Önce seni baştan aşağı süzüyor, sonra gülümseyerek sorularını yağdırıyor. "Seninle kaç yıldır görüşmüyoruz acaba? Uzun zaman oldu ya. Napıyon, nasıl gidiyor?" Ardından Takeshi’ye bakıyor, sonra yeniden sana dönüyor ve en ufak bir filtre kullanmadan "Erkek arkadaşınla böldüysem kusura bakma ya, atladım öyle ama." diyor. Takeshi’nin yüzü anında değişiyor. "DEĞİL-" diye çıkıyor ağzından, hemen ardından toparlanıp Yoshi’ye dönüyor. "Erkek arkadaşı değilim, unuttun mu beni Yoshi? Aynı sınıftaydık." Yoshi bir an afallıyor. "Hee pardon kanka ya, tanıyamadım bir an." Takeshi’nin dudaklarında ince bir gülümseme beliriyor. "Tanıdın mı yani şimdi?" diye soruyor. Kısa bir sessizlik oluyor. Yoshi yüzüne dikkatlice bakıyor, sonra özgüvenli bir tavır takınıyor. "Tanıdım evet." Takeshi kaşını kaldırıyor. "Adım ne?" Bir sessizlik daha. Yoshi’nin bakışları istemsizce sana kayıyor, yardım ister gibi, köşeye sıkışmış bir öğrenci gibi. Tam o anda Ichimaru bir anda sana doğru koşuyor, bacağına sürtünüyor, kuyruğunu çılgın gibi sallıyor. Yoshi fırsatı kaçırmıyor. "Aaa bak Ichimaru özlemiş seni!" diyerek konuyu büyük bir ustalıkla başka yöne çekmeye çalışıyor.

Re: [Yureikumo Aoi] Parlak Kırmızı

Posted: Mon Mar 09, 2026 10:59 pm
by Yureikumo Aoi
Aoi'nin görüsü Shigure'yi endişelendirmişti. Yine de onları bu meseleye dahil etmek istemiyor gibi görünüyordu. Aoi'nin görüsünü Takeshi'nin mührü ile bağdaştıracağını ve bunları aynı dosyada değerlendireceğini söyledikten sonra iz sürme birimine dahil olmalarına şu anlık izin vermemişti. Bildiği kadarıyla da başka bir köyde yaşayan bir Uzumaki yoktu, varsa da resmi kayıtlarda yer alması olanaksızdı. Aoilerin yenilgiyi kabul etmeleri gerekiyordu. Öte yandan Kaita konusu açılınca Hokage inanılmaz şaşırmıştı. Onu herhangi bir şekilde görevlendirmediğini söylediğinde Takeshi söze girerek olanı biteni açıklamıştı. Hokage bunları duyunca daha da şaşırdı. Öyle bir emir vermemişti. Kaita apaçık yalan söylemişti. Odada bulunan tüm shinobilere, Hari ve Kizami de dahil olmak üzere yalan söyleyerek kandırmıştı. Takeshi'yi görevden almak istemişti. Bunun kesinlikle başına gelenlerle bir ilgisi vardı. Hokage konuşulan her şeyin aralarında kalması gerektiğine dair onlardan söz alıp gitmelerine izin vermişti. Dışarı çıktıklarında Aoi hala şaşkındı.

Takeshi yorgun görünüyordu. Hem mental olarak hem bedensel olarak çökmüştü son günlerde. Aoi onu bu halde görmeye dayanamıyordu. Onun kendi yanındaki varlığını hafife almıştı. Hep orada o şekilde olacağını, gülümseyip aptalca şeyler yapacağını düşünmüştü. Her daim başlarına bir şey gelmeden bir ekip olacaklarına inanmıştı. İnsanın içine işleyen şeyler söylediğini duyunca tebessüm etti. Bunları ona kendisini iyi hissettirmek için söylememişti aslında. Bir günahkarın onların ağırlığından kurtulmak için itiraf etmesi veya tanrısına yalvarması gibiydi döktükleri. Gerçek duygularını aktarıyordu. Takeshi'nin mutlu olduğunu itiraf etmesi üzerine yaklaşıp kolunu sıvazladı yavaşça. O esnada uzun zamandır el ele tutuştuklarını fark ederek elini çekti. "Ah... Özür dilerim." Yüzünün mahcubiyetle kızarmasını engellemek için saçlarıyla yüzünü örttü. Takeshi, Hari Hoca ile konuşmamaları gerektiğini düşünüyordu. Onun bildiği şeyleri söyleyecek kimselerden olmadığı doğruydu. Burunlarının dikine gidip Uzushio macerasına atılmaları durumunda Hari'nin onların neyi bilip neyi bilmediklerini öğrenmemesi de hayırlarınaydı. Aoi ona katıldığı için başını salladı onaylar şekilde.

Takeshi'nin acıktığını söylemesi üzerine Konoha meydana doğru yürümeye başladılar. Aoi'nin gözleri Takeshi'nin üzerindeydi. Takeshi'nin gündelik yaşamı hakkında pek çok şeyi bilmediğini fark etti. Kiminle yaşıyordu? Genellikle nasıl besleniyordu? Sürekli olarak dışarıdan yiyorsa bu hem sağlığı hem de ekonomik durumu için iyi değildi. Ev yemeklerini tercih eder miydi? Tam Takeshi'ye bir öneride bulunacaktı ki uzaktan ona seslenen tanıdık bir ses işitti. Başını sesin geldiği yöne çevirdiğinde karşısında uzun zamandır pek karşılaşmadığı birisini gördü. Genin dönemi takım arkadaşı Inuzuka Yoshi. Oldukça enerjik ve dostane bir tavırla yanlarına yaklaşmıştı. Aoi biraz gerginleşti. Yoshi'nin kendisinden pek hoşlanmadığını hatırlıyordu. Kişilik olarak birbirlerine oldukça zıt sayılırlardı ve Aoi sürekli hiç istemeden Yoshi'yi kızdırırdı. Bu öfkeyi hak etmek için ne yaptığını da pek anlamazdı. Genç kız doğası gereği uysal olduğundan olsa gerek Yoshi onu öfkelendiği kadar hızlı bir şekilde affederdi her seferinde. Yine de Aoi onu iletişim kurması zor birisi olarak biliyordu. Bu sebeple onunla görüşmek için özel bir çaba sarf etmemişti. Benzeri şekilde Yoshi de çabalamayınca birbirlerinden uzaklara savrulmuşlardı. Onunla ilgili en çok özlediği şey köpeği Ichimaru'ydu. O sıcakkanlı hayvanı gerçekten de çok severdi. Takım olarak çıktıkları görevlerin gözdesi ve sevinç kaynağıydı.

Yoshi yanına gelip halini hatırını sormuştu. Aoi gergin bir şekilde gülümsedi. Geçen yıllarda biraz daha büyümüş ve erkeksileşmişti. Ama yüzündeki o bakış asla değişmemişti. Takeshi'ye bir bakış attıktan sonra erkek arkadaşı varken aralarına girmekten duyduğu mahcubiyeti dile getirmişti. "Evet-" Aoi tam bu yanlış anlaşılmayı onunla muhabbet etmekten kaçmak için çıkarına kullanacaktı ki Takeshi'nin büyük bir hızla sevgili olmadıklarını iki kez vurgulaması üzerine kendini durdurmak zorunda kaldı. Aoi'nin sevgilisi olabilmesi fikrinden bu kadar da korkmasına gerek yoktu. Kafa karışıklığı ile ona bir bakış attı ancak kendisini toparlayarak her zamanki tebessümünü yüzüne yerleştirdi. Takeshi sınıf arkadaşı olduklarını vurgulamıştı. Yoshi ile tanışıyor olmaları Aoi'nin işini kolaylaştırıyordu. Yoshi onu tanıdığı yalanını ortaya atsa da bakışlarından tanımadığı belliydi. Zaten ismini de söyleyememişti. Aoi bir süre onun çırpınmalarını izleyip hiç yardımcı olmadı. Hafifçe kıkırdamakla yetindi. Ichimaru'nun koşa koşa yanına gelip sürtünmesiyle zaten bütün dikkati iki oğlandan koparak köpeğe kaydı. "Ichimaru! Güzel oğlum benim, seni çok özledim." Dizlerinin üzerine çökerek köpeğe kocaman sarıldı ve yanaklarını iki avucuyla tuttu. Ichimaru, insanların aksine her hayvan gibi onu gerçekten koşulsuz şartsız bir şekilde severdi. "Yumuşacıksın. Pofur pofur! Ah çok tatlısın! Tatlılığınla beni öldüreceksin." Güzel tüylerini okşayıp oldukça tiz bir bebek sesi ile ona oyun yapmaya başladı. "Hanimiş benim tontişim? Hanimiş benim tatlişim? Tatlişim de tatlişim! Mottişim de mottişim! Hanimiş benim gottişim? Gottişim de gottişim! Ballısı da ballısı! Ballısı da ballısı!"
0:00 / 0:00

Köpekle bir süre hasret giderdikten sonra tekrar ayağa kalktı. Pek sık göstermediği bir yüzünü ortalık alanda sergilediğini fark edince fazlasıyla utanmıştı. Kıpkırmızı kesilmiş suratını saklamaya çalışarak lafa girdi. "Takeshi ile birlikte bir şeyler yiyecektik ama..." Kararsız bakışlarını ikisi üzerinde gezdirip Takeshi'de sabitledi. "Hep dışarıdan yiyoruz. Sana kendim hazırlasam, evde benimle yemek istemez misin?" Klan sessiz sakindi, mutfak da fazlasıyla müsaitti. Ailesi bütün gün ritüellerle meşgul olacağı için fazla rahatsız eden de olmazdı. Zaten Aoi bu kalabalık saatlerde köy meydanında gezinmekten o kadar da hoşlanmıyordu. Takeshi'yi de belki kendi evinde bulamadığı sıcak ev yemekleri ile beslemek istiyordu. Her an başına bir şey gelebilir de bir daha böyle bir fırsatı bulamazlar endişesi sürekli içindeydi. Yoshi'ye döndü. "İsterseniz siz de gelin? Yemediyseniz yani..." Ortama dahil oldukları için onları da davet etme zorunluluğu hissetmişti ancak kendini Yoshi ile birlikteyken hiç rahat hissetmiyordu. Her an onu sinirlendirecek bir şey söyleyecekmiş gibi tedirgindi. Aoi'nin sakin ve huzur dolu doğası için fazla taşkın, fazla enerjikti.

Re: [Yureikumo Aoi] Parlak Kırmızı

Posted: Tue Mar 10, 2026 5:45 pm
by GM - Shinsei
Yoshi, Ichimaru’yla geçirdiğin o kısa ama aşırı sevgi dolu kavuşma sahnesini baştan sona izlerken kendini tutamayıp kahkahaya boğuluyor. Öyle kuru bir gülüş de değil, omzunu hafifçe geriye atan, gözlerini kısmaktan yüzünü buruşturan, içten bir kahkaha. "Sen gram değişmemişsin ya." diyor gülerek. "Bir insanın sesi nasıl bu kadar incelebilir, aklım almıyor valla." Teklifini duyunca bakışları önce Takeshi’ye kayıyor, sonra sana dönüyor. Sanki ikinizin arasında görünmez bir şeyi tartıyormuş gibi birkaç saniye geçiriyor, ardından omuz silkerek kolayca kabul ediyor. "Oluuur." Takeshi de buna hemen ekleme yapıyor. "Hem seni de Han abiyle tanıştırırız." Yoshi, bunu duyar duymaz kısa bir burun kıvırışıyla gülüyor. "Tanıyorum yahu Han abiyi. Arada denk geliyoruz."

Böylece üçünüz, Ichimaru da önünüzde neşeyle ilerlerken, yeniden Yureikumo bölgesine doğru yürümeye başlıyorsunuz. Konoha’nın taş yolları yavaş yavaş daha sessiz, daha gölgeli, daha kokulu bir güzergaha bırakıyor yerini. Kalabalığın sesi arkada sönükleşiyor, onun yerine ağaç kabuklarının kokusu, tütsülerin ince dumanı ve rüzgarın yapraklarda dolaşan sesi belirginleşiyor. Yureikumo bölgesine yaklaştıkça dünyanın temposu da düşüyor sanki. Yoshi gibi biri için fazla dingin, fazla ölçülü bir alan ama o, her zamanki enerjisiyle bu sessizliğin içinde bile sönmüyor, sağa sola bakıyor, bazı evleri tanıyor gibi başıyla selam veriyor, Ichimaru da etraftaki ot kümelerini burnuyla dürtüp arada bir size geri dönerek peşinizden gelmenizi kontrol ediyor.

Tam bölgenin içlerine iyice girmişken Takeshi, yürürken Yoshi’ye daha dikkatli bakıyor ve bir anda duraksıyor. "Bu arada sol gözün niye kapalı? Bir şey mi oldu?" Sen de o ana kadar bunu fark etmediğini anlayıp istemsizce Yoshi’ye daha dikkatli bakıyorsun. Gerçekten de alın bandını sol gözünün üstüne çekmiş. Yoshi’nin yüzündeki neşeli ifade bir anlığına sönüyor. Sonra, neredeyse bunu sıradan bir bilgi veriyormuş gibi bir rahatlıkla, elini kaldırıp alın bandını çıkarıyor.

Gözünün çevresinde iri, kabuk bağlamış gibi duran eski bir yara izi var, kaşının biraz üstünden başlayıp kapağın yanından aşağı iniyor. "Geçen yıl görevde yaşandı." diyor. "Maalesef artık işlevi kalmadı. O yüzden kapatıyorum." Takeshi’nin yüzünde çok açık bir üzüntü beliriyor. Sesi yumuşuyor. "Yoshi... Çok üzgünüm." Yoshi ise bir elini sallayarak bunu savuşturuyor. "Yapacak bir şey yok, hayat böyle kanka." Sonra, yine o alışıldık şekilde konuyu başka yere kırıyor. "Aslında keşke Saya’yı da davet etseydik ya." O cümle havada kalıyor, sen ne diyeceğini düşünemeden çoktan evinin önüne kadar gelmiş oluyorsunuz.

Kapının önünde annen seni ilk gören kişi oluyor. İçeriden çıkıp yüzünde yumuşacık bir gülümsemeyle sana bakıyor. "Hoş geldin kızım." diyor önce. Sonra bakışları arkandaki ikiliye kayıyor ve yüzü daha da aydınlanıyor. "Aaa, Yoshi hoş geldin canım!" Yoshi hemen aynı sıcaklıkla karşılık veriyor. "Hoş buldum abla, uzun zaman oldu ya." Ichimaru’yu fark ettiği anda annenin bütün dikkati köpeğe kayıyor. Hiç tereddüt etmeden yere çömüyor ve ellerini ona doğru uzatıyor. "Şen buraya mı gelcin? Şen köpek mişin? Şen neşin?" diye diye Ichimaru’nun kafasını seviyor, kulaklarını okşuyor. Ichimaru da bu ilgiyi sonuna kadar hak ettiğinden haberdar bir edayla kendini yerlere bırakıp kuyruğunu büyük bir şevkle sallıyor.

Sen tam bu manzaranın verdiği sıcaklığa biraz olsun gevşeyecekken, evin içinden çok daha tanıdık ama bu ortamın bütün dinginliğini bozan bir ses geliyor. Bokukichi kapıda beliriyor. Elinde çay bardağı var, sanki uzun süredir burada oturuyormuş gibi rahat. Gözleri önce size, sonra Ichimaru’ya gidiyor. "Aaa hoş geldiniz, nabıyonuz la?" diyor. Ardından Yoshi'yi baştan aşağı süzüp hiç düşünmeden ekliyor. "Kim bu köpek tipli yakışıklı, yeni mi?" Takeshi’nin suratı anında değişiyor. "Lan sen ne arıyorsun burada?!" Bokukichi ise hiç etkilenmeden çayından bir yudum alıyor. "Ya ne var Takeshi, ben Hana teyzemle çay ve bisküvi eşliğinde dedikodu yapamayacak mıyım senin iznin olmadan?" Yoshi bu noktada birkaç saniye boyunca ikisine de bakıyor, sonra yavaşça yüzünü sana çeviriyor. İfadesi hem şaşkın hem eğlenmiş. "Ortam desen var." diyor.

Inuzuka Yoshi
► Show Spoiler