Takeshi’nin yanakları öyle kızarmış ki odadaki loş ışık bile bunu gizleyemiyor. Sana hemen bakmıyor. Gözlerini pencereye dikmiş, gece göğüne çökmüş ağır gri bulutlara bakıyor, sanki dışarıdaki boşluk çok daha önemliymiş gibi. Çenesi kilitli, özellikle tepki vermemeye çalıştığı o tanıdık ifade yüzüne yerleşmiş. Sonunda konuşuyor, sesi dümdüz ama o düzlüğün altında saklanan anlam bambaşka. "Beni öldürmeye mi çalışıyon lan sen?" Bir anlık sessizlik oluyor. Ardından dudaklarının köşesi hafifçe yukarı kıvrılıyor, sakin, sıcak, kelime bulamadığı şeyler için sakladığı o türden bir gülümseme. Sana hala dönmüyor. Gökyüzüne bakmayı sürdürüyor, sanki bu gece bulutlar gerçekten çok ilginçmiş gibi.
Sen Mirai no Me’yi etkinleştiriyorsun. Çakra göğsünden yükselip nefesinden önce gözlerine ulaşıyor. Dünya bir anda keskinleşiyor, yanlış bir keskinlik bu, bir mum sönmeden hemen önce nasıl gereğinden fazla parlarsa görüntü de öyle parlıyor. Sonra görü geliyor. Önünde devasa bir duvar yükseliyor. Çok eski, ağır ve karanlık bir taş kütlesi. Üzerine kazınmış spiraller kat kat ilerliyor, biri diğerinin üzerine binmiş, yıllar gibi, tortular gibi, niyet kadar eski bir iradeyle işlenmiş. Görüşünün tamamını kaplıyor. Kenarlarında dikenli teller sarılı, o kadar sıkı ve yoğun ki havayı bile kesip kanatacak gibi. Bu duvar her neyi içeride tutuyorsa ya da dışarıda bırakıyorsa, birileri çok uzun zaman önce onun asla kolayca açılmaması gerektiğine karar vermiş.
Sonra duvar çatlıyor. Tam ortasından yarılıyor ve o ses kaburgalarının içinde yankılanıyor. Parçalar kopup sana doğru düşerken arkasındaki dünya bir yara gibi açılıyor. İçerisi mutlak karanlık, sadece ışığı yutan değil, ışığın fikrini bile yok eden türden bir karanlık. Ardından kırmızı yayılıyor. Karanlıktan çıkan bir nefes gibi, çok uzun süre tutulmuş bir soluk sonunda bırakılmış gibi. Geniş ve canlı bir kırmızı halı, kırılmış duvarın dibinden akarak toprağın üzerine yayılıyor ve kenarı gelip ayaklarına ulaşıyor. Aşağı bakıyorsun, sonra başını kaldırıp spiral taşların ardındaki karanlığa bakıyorsun ve bir adım atıyorsun. Yukarıda dev kayalar havada asılı duruyor, dönüşlerinin ortasında donmuş gibiler, gökyüzünün taşıyamayacağı kadar ağır ama garip bir sabırla dönüyorlar. İlki sana doğru süzülüyor ve bir anda parçalanıyor. Bu bir patlama gibi değil, daha çok bir karar gibi. Taşlar dağılıyor, ardından ikinci kaya beliriyor ve o da parçalanıyor. Sen yürümeye devam ediyorsun. Kırmızı halı ayaklarının altında yayılıyor. Kaya kaya ilerliyor, her biri sana doğru geliyor ve parçalanıyor. Sonunda bir tane kalıyor, diğerlerinden daha küçük, yuvarlak, yavaşça dönen bir kaya. Rengi kırmızı, ama yanmış bir kırmızı değil. Kor halinin en parlak anındaki kırmızı, ne kadar söndürülmeye çalışılırsa çalışılsın hayatta kalmış bir şeyin rengi.
Başını kaldırdığında gökyüzü açılıyor ve mavi bir göz ortaya çıkıyor. Devasa. Gökyüzünün kendisi gibi uçtan uca uzanıyor, derin suyun mavisi, eski buzulların mavisi, şafaktan önceki en soğuk saat gibi bir renk taşıyor. Sana bakmıyor, sadece varlığının farkına varıyor, bir kıyının farkına varan gelgit gibi. Sonra ağır ağır göz kırpıyor. Bir kez. Bir kez daha. Ayaklarının altındaki kırmızı alevleniyor. Bir kez daha. Ve o anda gerçeklik geri dönüyor. Kendini bir anda Takeshi’nin kucağına düşerken buluyorsun. Nefesin kesilmiş, başın dönüyor, görünün parıltısı hala gözlerinin arkasında yanıyor. Oda gerçek, pencere gerçek. Takeshi seni refleksle yakalamış, elleri seni tutuyor. "Aoi! İyi misin? Ne oluyor?!"
Sen Mirai no Me’yi etkinleştiriyorsun. Çakra göğsünden yükselip nefesinden önce gözlerine ulaşıyor. Dünya bir anda keskinleşiyor, yanlış bir keskinlik bu, bir mum sönmeden hemen önce nasıl gereğinden fazla parlarsa görüntü de öyle parlıyor. Sonra görü geliyor. Önünde devasa bir duvar yükseliyor. Çok eski, ağır ve karanlık bir taş kütlesi. Üzerine kazınmış spiraller kat kat ilerliyor, biri diğerinin üzerine binmiş, yıllar gibi, tortular gibi, niyet kadar eski bir iradeyle işlenmiş. Görüşünün tamamını kaplıyor. Kenarlarında dikenli teller sarılı, o kadar sıkı ve yoğun ki havayı bile kesip kanatacak gibi. Bu duvar her neyi içeride tutuyorsa ya da dışarıda bırakıyorsa, birileri çok uzun zaman önce onun asla kolayca açılmaması gerektiğine karar vermiş.
Sonra duvar çatlıyor. Tam ortasından yarılıyor ve o ses kaburgalarının içinde yankılanıyor. Parçalar kopup sana doğru düşerken arkasındaki dünya bir yara gibi açılıyor. İçerisi mutlak karanlık, sadece ışığı yutan değil, ışığın fikrini bile yok eden türden bir karanlık. Ardından kırmızı yayılıyor. Karanlıktan çıkan bir nefes gibi, çok uzun süre tutulmuş bir soluk sonunda bırakılmış gibi. Geniş ve canlı bir kırmızı halı, kırılmış duvarın dibinden akarak toprağın üzerine yayılıyor ve kenarı gelip ayaklarına ulaşıyor. Aşağı bakıyorsun, sonra başını kaldırıp spiral taşların ardındaki karanlığa bakıyorsun ve bir adım atıyorsun. Yukarıda dev kayalar havada asılı duruyor, dönüşlerinin ortasında donmuş gibiler, gökyüzünün taşıyamayacağı kadar ağır ama garip bir sabırla dönüyorlar. İlki sana doğru süzülüyor ve bir anda parçalanıyor. Bu bir patlama gibi değil, daha çok bir karar gibi. Taşlar dağılıyor, ardından ikinci kaya beliriyor ve o da parçalanıyor. Sen yürümeye devam ediyorsun. Kırmızı halı ayaklarının altında yayılıyor. Kaya kaya ilerliyor, her biri sana doğru geliyor ve parçalanıyor. Sonunda bir tane kalıyor, diğerlerinden daha küçük, yuvarlak, yavaşça dönen bir kaya. Rengi kırmızı, ama yanmış bir kırmızı değil. Kor halinin en parlak anındaki kırmızı, ne kadar söndürülmeye çalışılırsa çalışılsın hayatta kalmış bir şeyin rengi.
Başını kaldırdığında gökyüzü açılıyor ve mavi bir göz ortaya çıkıyor. Devasa. Gökyüzünün kendisi gibi uçtan uca uzanıyor, derin suyun mavisi, eski buzulların mavisi, şafaktan önceki en soğuk saat gibi bir renk taşıyor. Sana bakmıyor, sadece varlığının farkına varıyor, bir kıyının farkına varan gelgit gibi. Sonra ağır ağır göz kırpıyor. Bir kez. Bir kez daha. Ayaklarının altındaki kırmızı alevleniyor. Bir kez daha. Ve o anda gerçeklik geri dönüyor. Kendini bir anda Takeshi’nin kucağına düşerken buluyorsun. Nefesin kesilmiş, başın dönüyor, görünün parıltısı hala gözlerinin arkasında yanıyor. Oda gerçek, pencere gerçek. Takeshi seni refleksle yakalamış, elleri seni tutuyor. "Aoi! İyi misin? Ne oluyor?!"
Off Topic
Konu sonlanmıştır!
Ödüller:
Ödüller:
- 40 SP
- 60.000 Ryo
