Joined: Tue Nov 26, 2024 9:39 pm
User avatar
Game Master
Game Master
Elini uzattığında kadın bir an tereddüt ediyor. Bileğinde az önceki sert kavrayışın bıraktığı kızarıklık belirgin, parmakları hafifçe titriyor. Yine de gözleri senin yüzünde kısa bir tur atıyor, ardından uzattığın ele kendi elini bırakıyor. Eli soğuk. Teni gergin. Onu yavaşça kendine çekip arkana aldığında kadın hiç itiraz etmiyor, hatta neredeyse refleksle senin omzunun hizasına saklanıyor. Kerhaneye geri dönmek için bir heves göstermiyor. Şimdilik olduğu yerde, senin arkanın sunduğu dar güvenlik alanında kalmayı seçiyor.

Tantoyu çekip açık açık gösterdiğinde sokaktaki hava daha da sertleşiyor. Metalin kısa ama temiz sesi, lafından daha çok iş görüyor. Karşındaki adamlar ilk kez gerçekten durup seni tartıyorlar. Bu sefer köylü gibi bağıran biri değil, elini bıçağa götürmüş ve ne yaptığını bilen biri duruyor karşılarında. En öndeki kilolu olanın yüzü kasılıyor. Gözleri hem sana hem tantoya gidip geliyor. Ağız kenarı seğiriyor. Sonunda dişlerini gösterip bir adım atıyor. "Ulan orrr-"

Sözünün devamı gelmiyor.

Çünkü tam o anda, onların arkasında, dar sokağın biraz daha açık verdiği noktada ani bir duman patlaması yükseliyor. Ne büyük bir patlama, ne de gösterişli bir giriş. Kısa, kontrollü ve alışkanlıkla yapılan bir geçiş gibi. Koyu gri duman bir anlığına taşı ve duvarı yutuyor, ardından içinden bir silüet beliriyor. İlk fark ettiğin şey boyu oluyor. Uzun. Gerçekten uzun. Sonra omuzları. Dar sokakta bile fazlalık gibi duran, yapılı, eğitimli bir vücut. Adamın yüzünün alt yarısını örten bir maske var, ağız kısmı kapalı, gözleri açıkta bırakılmış. Saçları neredeyse askeri nizamda kısacık. Teni koyu, yüz hatları sert, ama duruşunda kör öfke değil, kontrol var. Adamı görür görmez Kumoashi tarafındaki adamlardan biri neredeyse çığlık atıyor. "Seigi efendi!"

Bir anda herkesin tonu değişiyor. Az önce kadını sürükleyen, sana küfretmeye hazırlanan adamlar bir anda omuzlarını indiriyorlar. Yol açıyorlar. Seigi denen adam, sanki az önce ortada bir rezalet yaşanmamış gibi, tam ortalarından dümdüz yürümeye başlıyor. Doğrudan sana geliyor. O kadar yakına kadar geliyor ki, ona bakmak için gerçekten başını hafifçe yukarı kaldırman gerekiyor. Yakından daha da iri görünüyor. Üzerindeki koyu kıyafet bedene tam oturmuş, gösterişsiz ama kaliteli. Bir eli boşta, diğer eli yanına yakın. Tehlikeli görünmek için hiçbir çabası yok. Gerek de duymuyor. Sana birkaç adım kala duruyor. Sonra hiç beklenmedik şekilde sağ elini havaya kaldırıyor; sanki sokakta emir verirken bunu defalarca yapmış biri gibi, sade ve tartışmaya kapalı bir hareket.

"Emrimi derhal tüm Kumoashilere iletin." Sesi tok, net ve rahatsız edici derecede sakin. "Geri çekiliyoruz ve tüm operasyonlarımızı durduruyoruz." Arkasındaki adamlar hep bir ağızdan, neredeyse refleksle bağırıyorlar. "Emredersiniz efendim!" Az önce tehditkar duran bedenlerin hepsi bir anda gevşiyor. Göz açıp kapayana kadar geri çekilmeye, birbirlerine işaret verip dar sokaktan uzaklaşmaya başlıyorlar. O kadar hızlı oluyor ki, bir saniye önce kadını zorla götüren adamlardan geriye sadece dağılmış ayak sesleri kalıyor. Kadın hala senin arkanda, bu ani dönüşüme inanmakta zorlanır gibi sana daha da sokuluyor. Haru ile Kaito ise bulundukları yerden Seigi’nin gözlerinin içine, doğrudan ve öfkeyle bakıyor. Özellikle Haru’nun çenesi sıkılmış durumda. Kaito’nun yumrukları yine kapalı. Ama bu sefer ikisi de hiçbir şey söylemeden bekliyorlar.

Seigi sonunda gözlerini sana sabitliyor. Maskenin üstündeki bakışlar beklenmedik derecede sakin. Hatta saygılı. "Verdiğimiz rahatsızlığı lütfen mazur görün." diyor. "Anlaşma yapıp bu işi sonlandırmak istiyorum." Bir an duruyor. Sana konuşuyor, ama aynı anda Haru ile Kaito’nun duyması da umurunda. "Anlaşmamız şu şekilde olsun. Mevcut operasyonlarımızı sonlandıralım. Beni götürün ve Hokage ile bir görüşme ayarlayın. Derdimizi, nelerden şikayetçi olduğumuzu insani bir şekilde aktarayım kendisine. Bir orta yol bulsak da bulamasak da, bir daha şiddete başvurmayacağımızın güvencesini veriyorum. Sizden tek bir isteğim var." Bunu dedikten sonra başını hafifçe yana çeviriyor ve Haru ile Kaito’yu gösteriyor. "Bu ikili şimdi Kumoashi karargahına gidecek. Bizimle gelmeyecekler."

Bu cümle sokakta yeni bir gerilim yaratıyor. Haru’nun bakışları sertleşiyor. Kaito’nun omuzları yükseliyor. İkisi de sanki aynı anda ileri atılmanın eşiğinde ama kendilerini tutuyorlar. Seigi ise bunu bekliyormuş gibi hiçbir tepki vermiyor. Sonra yeniden sana dönüyor. Elini yavaşça uzatıyor. Avucu açık. "Size verebileceğim en iyi teklifi veriyorum. Lütfen sözlerimi dikkate alın." Dar sokak yeniden sessizliğe gömülüyor. Bir yanında arkana aldığın kadın, öbür yanında Haru ve Kaito’nun öfkesi, tam önünde de boyuyla ve sakinliğiyle baskı kuran Seigi duruyor. Uzanmış el havada. Herkesin gözü sende.

Kumoashi Seigi
► Show Spoiler
Joined: Tue Nov 19, 2024 10:34 am
Rütbe:   
 Image
User avatar
Konohagakure
Konohagakure
Kadının arkama geçmesiyle biraz daha defansif bir hal aldı vücudum. Elini olması gerektiğinden biraz daha geç bıraktım, iyice saklandığında ise tantomu çektim. Sırf şu kadının kanının bu kadar çekilmesine sebep oldukları için burada pata küte dövmek, tanınmaz hale getirmek istiyordum önümdeki malakları. Kaderlerindeki dayağa ulaşmadan önce ise bana bazı cevaplar vermek zorundaydılar. Söyledikleri beni tatmin ettiği noktada, Kaito ve Haru'nun karışmasına izin vermeden çok pis girişecektim.

Tabi arkalarında aniden insan azmanı bir varlık yoktan varolmasaydı.

Tantoyu tutan elim daha da kasıldı. Bu sefer, öyle blöften değil, gerçekten kirletmek zorunda kalacağımın korkusuydu bunun sebebi. Boştaki elimi ise arkama bakmadan kadına doğru seri bir hareketle atıp, kerhaneye doğru dürtükledim. "Sen içeri gir." dedim aceleci bir ses ile. Gözlerim bize doğru yanaşmakta olan adamın üzerindeydi, git gide aramızdaki mesafeyi kapatıyordu. Ben ise izlemekten başka bir şey yapamıyor, gelmesine izin verirken bir yandan da bunun kim olduğunu düşünüyordum. Haru ve Kaito Rei diye bir lavuktan bahsetmişti... Çok fena dövüştüğünden, defteri koruduğundan falan. Peki bu Seigi kim olaydı ki? Tüm klana emir verebiliyor gibi göründüğüne göre direkt olarak Daizo lavuğuna yakın biri olmalıydı.

Adam aramızdaki son birkaç adımı da attığında tantomu belimdeki kınına geri soktum. Arkadaki diğer çapulculara göre bıçağımı kirletmeye biraz daha layık biri gibi görünüyor olabilirdi Seigi, ancak yine de içim hemen kullanmaya hazır hissetmem için el vermemişti. Üstelik adam şimdilik sadece konuşmak istiyor gibi görünüyordu. Şey, konuşmak için biraz fazla yakınımdaydı ama, evet, barışçıldı şimdilik.

Adam tüm konuşmasını bitirip Haru ve Kaito'yu istediğinde iki kaşımı birden havaya kaldırıp şaşkın bir şekilde suratına baktım. Ardından şaşkınlığım geçti, düşünüp tartmaya başladım. Hatta yetmedi, ne kadar rahatsız edici bir his olduğunu anlaması için adama doğru bir adım da ben atıp iyice dibine girdim. Burnum resmen muhteşem göğüs kaslarına değecek gibiydi, belki değiyordu bile ama önemli bir detay mıydı ki bu? Değildi. Haru ve Kaito... Bu ikilinin mevzusu ne kadar derindi ki adam bunların uğruna tüm klana operasyonu durdurma emri göndermişti? Durdurmak da yetmemiş, Konoha'ya gidip Hokage ile konuşmayı da teklif etmişti.

Burnuma kötü kokular gelmeye başladı. Tabi bunun sebebi adamın göğsüne suratımı dayadığım için ter kokusunu alıyor olmam da olabilirdi fiziksel dünyada. Ancak manevi dünyam bir tuzağa çekildiğimi, saf olmamam, inanmamam gerektiğini söylüyordu bana. Kardeşim Hokage ile konuşmak istiyorsan atla bir kervana git yani... Ayrıca burada günlerce kan kusturduktan sonra Hokage sana çay ve lokum mu ikram edecekti? Haru ve Kaito'yu verip bu adamla yola düştüğümde, yolun ilk tenha noktasında canıma kast etmeye çalışırdı kesin. Hayır, güvenmemeliydim. Bu adamla bir şekilde çatışmaya gireceksem de müthiş ötesi kaslı vücudu ve geniş omuzlarından çekinmeyip tam olarak bu noktada, Haru ve Kaito ile yan yana girişmeliydim.

Kafamı iyice kaldırıp daha da bir baktım adamın gözlerine. Sonra yavaş yavaş sırıtmaya başladım sinir bozucu bir şekilde. "Konoha'nın yolu belli. Çok istiyorsanız atlarsınız bir kervana gidersiniz Seigi Bey, elinizden tutmama ne gerek var." dedim, sırıtmamı biraz daha büyütürken. "Hem banane Hokage'den. Ben buraya kısmet bulmak için kaçmış basit bir adamım." diyip omuzlarımı silktim. İnansın ya da inanmasın, pek umrumda değildi. Amacım çatışmaya başlayacaksak, öncesinde biraz eğlenmek, Haru ve Kaito'yu da hafiften gaza getirmekti.

"Bu yüzden, karım olmak gibi bir gayeniz yoksa kişisel alanıma biraz saygı gösterip çekilin." Ellerimi belime koyup azarlar bir halde bitirdim son sözlerimi. Şimdilik ilk hareketi yapan taraf olmayacaktım, sadece bu şekilde bekleyecektim. Ancak bir harekete kalkışacağını hissedersem adamın, dibinde olmanın da avantajını kullanarak sarılarak öne atılacak, adamı devirmeye çalışacaktım.
► Show Spoiler
Image
Joined: Tue Nov 26, 2024 9:39 pm
User avatar
Game Master
Game Master
Seigi, sen dibine kadar girip sırıtarak konuştukça ilk başta hiç kıpırdamıyor. Yalnızca bakıyor. Gözlerini üzerine öyle bir sabitliyor ki, sanki senin lafını değil de, lafının altındaki niyeti tartıyormuş gibi. Sen Hokage'yi umursamadığını söyleyip omuz silktiğinde, yüz maskesinin üstünde kalan o sakin gözlerde çok ufak bir değişim oluyor.Bir keskinlik görüyorsun. Sonra çok hafifçe başını yana eğiyor. Sesi yükselmiyor. Hala saygılı gibi duyuluyor. Ama içindeki tehdit artık açık. "Bu tavrı, sıradan bir köylüden beklemezdim." diyor. "Zaten seni ilk gördüğüm anda sıradan biri olmadığını anlamıştım. Ama şimdi eminim." Bir an duruyor. Seni baştan aşağı süzüyor. Ardından, sanki basit bir bilgiyi hatırlatıyormuş gibi, tok ve düz bir sesle devam ediyor.

"Hayashi Kenta."

İsmin havaya bırakıldığı an, sokaktaki gerginlik başka bir seviyeye çıkıyor. Kaito’nun omuzları kaskatı kesiliyor. Haru’nun çenesi istemsizce geriliyor. Arkanda saklanan kadın bile nefesini tutuyor sanki. Seigi ise bütün bu titreşimlerin ortasında yerinden oynamadan dikiliyor. Senin gözlerinin içine bakarak, bu ismi yanlış söylemediğini, tahmin etmediğini, doğrudan bildiğini hissettiriyor. "Ormandan gelip köyde dolaşan, göreve çıkmış ama kendini köylü gibi pazarlayan, dövmelerini saklamayı bile çok da önemsemeyen bir chuunin." diyor. "Konoha senden daha dikkatli olmanı beklemeliydi." Sesindeki sakinlik, sözlerini daha da rahatsız edici kılıyor. Çünkü bağırmıyor. Çünkü zorlamıyor. Çünkü seni korkutmak için çaba harcamıyor. Elindeki bilgiyle zaten istediği baskıyı kurduğunu biliyor.

"Şimdi daha açık konuşacağım." diye devam ediyor. "Ben sana biraz önce bir teklif sundum. Çünkü bu işin gereksiz yere kanla büyümesini istemiyorum. Ama sen o teklifi alaya alırsan, ben de seni bir çocuk gibi ikna etmeye çalışmayı bırakırım." Bir adım atmıyor. Cümleleri birer birer diziyor. "Kim olduğunu biliyorum. Burada ne aradığını aşağı yukarı biliyorum. Konoha’nın ne duyduğunu, ne kadarını ciddiye aldığını ve bundan sonra nasıl tepki vereceğini de tahmin edebiliyorum. Senin burada ölmen, benim ilk tercihim değil. Ama gerekirse olur. Senin Konoha’ya sakat dönmen, ikinci tercihim de değil. Ama gerekirse o da olur. Senin hakkında elimde olan bilgilerin, geri kalanını da bulacak kişilere ulaşması ise hiç zor olmaz."

Maskesinin altından konuşurken ses tonu ölçülü, neredeyse kibar bile denebilir. Ama her kelime, boğaza dayanan soğuk bir bıçak gibi. "Bu iki çocuğu ver." diyor sonunda, Haru ve Kaito’yu bir bakışla işaret ederek. "Beni Konoha’ya götür. Orada konuşalım. Böylece bu köy, bu sokak, bu kadın ve burada yaşayan diğer insanlar daha fazla bedel ödemez. Aksi halde sen bir karar vermiş olursun, ben de onun sonuçlarını uygularım." Bu son cümleden sonra ilk kez susuyor. Sana alan bırakıyor. Sadece bekliyor. Kararı sen ver diye. O kadar kendinden emin ki, sanki burada en tehlikeli şeyin kendi yapacakları değil, senin vereceğin yanlış karar olduğunu düşündürmek istiyor.

Arkadaki Kumoashi artık iyice uzaklaşmış durumda. Sokak boşalmış. Kadın, kerhanenin kırık kapısına yakın bir yerde durmuş, ne sana ne Seigi’ye tam bakamıyor. Kaito dişlerini sıkıyor ama hala patlamıyor. Haru ise önce sana, sonra Seigi’ye, sonra tekrar sana bakıyor. Yüzündeki ifade birkaç saniye boyunca şekil değiştiriyor, öfke, tiksinti, sabırsızlık, alay... Hepsi sırayla geçiyor.

Ve en sonunda dayanamıyor.

Shinsei OST - Chain Breakthrough
0:00 / 0:00


Bir anda öne çıkıyor, parmağını Seigi’ye doğru uzatıp ağzını açıyor. "Ulan senin o sakin sakin konuşan ağzını sikerim ha!" diye patlıyor. "Buraya gelmişsin bir de tehdit savuruyorsun, sanki çok medeni bir herifmişsin gibi! Köyleri haraca bağla, kadınları sokak ortasında sürüklet, milleti korkudan titrete titrete yaşat, sonra da insani çözüm de! Senin o insaniyetini de, teklifini de, maskeni de ayrı ayrı sikerim lan amına kodumun çocuğu!" Kaito hafifçe "Haru..." diyor ama Haru durmuyor. "Bir de Kenta’nın adını zikredip hava atıyor pezevenk! Ulan ne sanıyorsun kendini, kahin misin, devlet misin, tanrı mısın?! Senin yüzünden kaç köy kan ağladı haberin var mı lan? Şimdi burada dikilmiş, sanki lütuf dağıtıyormuş gibi konuşuyor bir de! Piç! PİÇ! Gerçek itibarın küfür etmeyerek ve saygılı olarak mı elde edileceğini düşünüyorsun? O zaman Seigi, senin ben ananı sikeyim!" Haru’nun sesi sokakta yankılanıyor. Kaito’nun yumrukları yeniden sıkılıyor. Seigi ise hala sana bakıyor.

Karar sende.
Joined: Tue Nov 19, 2024 10:34 am
Rütbe:   
 Image
User avatar
Konohagakure
Konohagakure
Alaycı laflarımı ellerim belimde bir şekilde bitirdim. Söylediklerime ve tavırlarıma rağmen adam bir hayli sakindi. Nerdeyse hiç kıpırdamadan dikiliyor, sinir bozucu sayılabilecek bir kibarlıkla konuşmaya devam ediyordu. Sesinin rengi öfke barındırmasa da her bir hece arkasındaki tehlikeyi net seçebiliyordum artık. Peki tehlike, her zaman problem mi demekti? Ne anlama geldiğinden ziyade benim ona ne mana yüklediğim daha önemli değil miydi? Bu ve benzer konular üzerine kafa patlattığım anlar az değildi. Yalnızlığın ağır bir sis misali ruhuma çöktüğü her an kafam tehlike, ölüm, yok olmak ve geride bırakmak gibi kavramlarla dolup taşıyordu. Ve de, geride bırakılmak.

Bir noktada bu kavramlar bir anlam ifade etmeyip güçlerini bile yitirmişlerdi karşımda hatta.

Adamın bütün konuşması boyunca sırıtmamı kaybetmedim. Ellerim bir noktada eski konumlarına döndü ancak bu toparlanma hareketi de değildi, öylesineydi. Lanet çenesi kapanıp top bana sektiğinde de ifademi bozmadan gözlerinin içine baktım. Sinir bozmak, gıcık olmak, alay etmekti isteğim, evet. Kelimeleri kullanmadan umursamadığımı haykırmak ve maytap geçmek. Ama Seigi ile mi, kaderle mi?

Hissettiğim şeylerin berraklığı bariz olsa da sebepleri hala karmaşıktı benim için. Çözmek için vaktimi harcamak istediğimde ise Haru benden önce patlamış, tüm sessizliği de, yüzümdeki ifadeyi de bozmuştu. Kalan son sabrımla da onun çığırışlarını dinlemiştim ancak artık gülümsemek yerine duvar gibi bir surat ile bakıyordum adamın suratına. Haru'nun ettiği laflar ise bana göre öfkeden çok sitemle donatılmışlardı. Seigi'nin annesine olan saygılarını da sunduğunda pas tekrar bana atıldı ve dar sokağı yine ufak bir sessizliğe davet ettim.

"Konoha daha dikkatli olmamı beklemeliydi demek." dedim yaklaşık bir dakikalık bir sessizlik sonrası. Başım hafif aşağı eğilmişti, gözlerim ise bir anlığına Seigi'ninkilerden ayrılmış, yere, ayaklarımızın olduğu yere dikilmişti. Durgundu sesim, Seigi'nin ki kadar kibar mıydı bilmem ama sakindi de. "Bu kadar çok şey biliyorsun da, Konoha'ya verebileceğim, beklenti oluşturacak başka bir şeyimin olmadığını neden bilmiyorsun?" diye devam ettim aynı durgunlukla. Ardından yavaş yavaş kafamı kaldırıp gözlerimi tekrar adama diktim. Boğazımı temizleyip, duruşumu dikleştirdim.

"Lafımın sadakatsizlikle karışmasını istemem, ancak söz dinleyen uslu bir süs köpeği de değilim. İçgüdüleriyle hareket eden bir ninja olduğumu bilmeden mi buraya gönderdiklerini sanıyorsun beni?" Birkaç saniye vereceği bir cevabı var mı diye merakla gözlerine bakıp bekledim. Aramızda birazcık daha mesafe olsa bir adım daha yaklaşırdım devamında sözlerimin, ancak böyle devam ettim. "Bak Seigi Bey, ağdalı konuşuyorsun, ağzın iyi laf yapıyor, eyvallah. Ancak bu sözler ölmekten korkan birinde işe yarar. Hakkımda basit kimlik bilgilerimden birazcık..." Bir elimi kaldırıp işaret ve baş parmağımı birbirlerine yaklaştırdım, gözlerimi kıstım. "Birazcık daha fazlasını biliyorsan, benim gibi birine ölümün ödül olacağını da tahmin etmen gerekir. Cesedim ise Konoha'nın çatışmada kaybettiği askeri gücüne eklenen yeni bir istatistik olur sadece. Peki ya Yüce Kumoashi Klanı için?"

Elimi geri indirsem de gözlerim biraz daha kısıldı. "Aburame Klanı ve Konoha üzerinize çökmek için haklı bir bahane elde ettiğinde siz ne yapacaksınız? Az önce topukları götüne vurarak kaçan yardakçılarınız mı duracak ön saflarda?"

Birkaç dakika önceki sırıtışım geri dönerken geriye doğru yavaş bir iki adım attım. Azıcık çekildim, hafiften bir gard aldım. "İyi düşün Seigi Bey. Bu dar sokakta alınacak bir karar var, o da sende. Ya bizi bırak git..." Postürüm biraz daha düzeldi, sağ elim ekipman çantama yakın bir pozisyon aldı. "Ya da kan dök."
► Show Spoiler
Image
Joined: Tue Nov 26, 2024 9:39 pm
User avatar
Game Master
Game Master
Seigi, sen konuşurken gözlerini senden ayırmıyor. Haru arkada hala duramıyor, her iki cümlende bir, dişlerinin arasından kısa kısa küfürler savuruyor. "Orospu çocuğu! Hain, puşt!" diye tıslıyor bir ara, sonra "Klanın adını ağzına alma lan!" diye homurdanıyor. Kaito ise daha sessiz, ama onun sessizliği sakinlikten çok, patlamaya hazır bir şeyin kendi kendini zorla tutması gibi. Sen ölümden, Konoha’dan, Aburame’den ve Kumoashi’nin ön saflarında kimin duracağından bahsettikçe Haru’nun sesi daha da sertleşiyor, ama Seigi hiçbirine cevap vermiyor. Hala o rahatsız edici sükunetle dikiliyor. Hala saldırmıyor. Sözlerin bitip de dar sokağın içine birkaç saniyelik ağır bir sessizlik çöktüğünde, Seigi’nin gözlerinde ilk defa küçük bir kıpırtı beliriyor. Bu öfke değil. Korku da değil. Daha çok, beklediği bir cevabı almış da şimdi bunu zihninde bir yere yerleştiriyormuş gibi. Başını çok hafif eğiyor. Sonra uzattığı elini yavaşça geri çekiyor ve avucunu kapatıyor.

"Ölümü ödül sanan insanlarla pazarlık yapmak zordur." diyor sakin bir sesle. "Ama asıl tehlikeli olanlar onlar değildir. Asıl tehlikeli olanlar, ölümü ödül sanıp yine de başkalarını yaşatmaya çalışanlardır." Haru arkadan hemen atılıyor. "Şiir mi okuyorsun lan sen şimdi?" diye tıslıyor. "Siktir git şu sokaktan da şiirini anana oku!" Seigi bu kez de Haru’ya bakmıyor. Sanki Haru’nun küfürleri rüzgar gibi yanından geçip gidiyor. Gözleri hala sende. "Konoha’nın üzerimize çökmesi, bazılarımızın sandığı kadar korkunç bir son değil." diye devam ediyor. "Bazen bir klanı dışarıdan gelen bir el değil, içeriden çürüyen damar öldürür. Bazen de o çürük damarı kesmek için düşmanın bıçağına ihtiyaç duyarsın." Kaito’nun kaşları çatılıyor. Haru’nun yüzündeki öfke bir anlığına şaşkınlığa kayıyor. Seigi’nin sözleri ne bir teslimiyet gibi, ne de tam bir tehdit gibi duruyor. Daha çok, bilerek eksik bırakılmış bir itiraf gibi. Kumoashi’nin içinde bir şeylerin parçalandığını, ama hangi parçanın kime ait olduğunu özellikle söylemeyen birinin konuşması bu.

Seigi sonunda yarım adım geri çekiliyor. "Bugün kan dökülmeyecek." diyor. "Çünkü senin burada ölmen bana istediğim sonucu getirmez. Bu ikisinin ölmesi de artık getirmez." Haru’ya ve Kaito’ya ilk kez kısa bir bakış atıyor. "Ama karargaha dönmezlerse, onları artık kaçak değil, düşman sayacaklar. Bunu ben başlatmadım. Bunu ben durduramam." Haru bu kez bir adım öne çıkıyor. "Yalan söylüyorsun." diyor, sesi boğuk. "Her zamanki gibi yarım doğru konuşuyorsun. Babam gibi, amcam gibi, Daizo gibi... Hepiniz aynı boku yiyorsunuz." Seigi’nin gözleri Haru’ya kayıyor. Kısa bir an için sertleşiyorlar. "O zaman doğruyu sen söyle." diyor. "Söyleyebiliyorsan."

Bu cümle Haru’nun suratına tokat gibi çarpıyor. Kaito başını Haru’ya çeviriyor, endişeli bir bakış atıyor. Haru’nun eli yumruk oluyor ama ilerlemiyor. Seigi ise daha fazla konuşmadan iki parmağını hafifçe kaldırıyor. Dar sokağın gerisinde bekleyen Kumoashi adamları, hiçbir itiraz göstermeden geri çekilmeye başlıyorlar. Birkaç saniye içinde gölgeler arasında kayboluyorlar. Seigi de son kez sana bakıyor. "Hayashi Kenta." diyor. "Bir gün gerçekten kimin kimi kullandığını öğrenmek istersen, defteri arama. Defter sadece isim tutar. Cevaplar isimlerde değil, kimin adının yazılmadığında." Ardından bedeninin çevresinde hafif bir duman kıpırtısı beliriyor. Gri duman bir anlığına yüzünü ve maskesini yutuyor. Dağıldığında Seigi yok. Dar sokakta geriye sadece kırık kapıdan sızan ışık, kadının titrek nefesi, Haru’nun diş gıcırdatması ve Kaito’nun ağır sessizliği kalıyor.

Haru birkaç saniye boyunca Seigi’nin kaybolduğu noktaya bakıyor. Sonra bir anda patlıyor. "Peşlerinden gidelim." diyor. "Şimdi. Hemen. Daha uzaklaşmamışlardır. Karargaha dönerken izlerini buluruz, peşlerine takılırız, nerede toplandıklarını öğreniriz. Bu fırsat bir daha gelmez." Kaito sertçe dönüyor. "Bu artık bizim savaşımız değil, Haru." Haru ona öyle bir bakıyor ki, bir an gerçekten kavga edecekler sanıyorsun. "Ne demek bizim savaşımız değil lan?" diyor. "Bizim ailemiz. Bizim klanımız. Bizim bokumuz. Biz kaçtık diye savaş bitti mi sanıyorsun?" Kaito’nun sesi bu kez yükselmiyor, aksine daha da alçalıyor. "Biz kaçmadık. Hayatta kaldık. Ve şu an burada ölürsek kimseye yardım edemeyiz. Kenta’nın görevi var. Konoha’ya dönmesi gerekiyor. Bizim de doğru düzgün anlatmamız gerekiyor." Haru’nun nefesi sıklaşıyor. Önce Seigi’nin kaybolduğu yere bakıyor, sonra sana dönüyor. "O zaman beni Konoha’ya götür." diyor. "İtirafçı olayım. Ne biliyorsam anlatayım. Kumoashi’nin kimleri topladığını, hangi köylere girdiğini, hangi yolları kullandığını... Ne biliyorsam söylerim."

Kaito’nun gözleri büyüyor. "Haru..." Haru ona dönmüyor bile. "Sus Kaito. Artık saklanarak olmuyor." Sonra tekrar sana bakıyor. "Olası bir saldırı durumunda da yardım ederim. Kendi klanıma karşı savaşmam gerekiyorsa savaşırım. Ama bunu burada, üç sokak aşağıda, neyin tuzak neyin gerçek olduğunu bilmeden yapmam. Beni Konoha’ya götür. Hokage’nin önüne çıkar. Yargılanacaksam da yargılanayım. Ama önce konuşayım." Kaito bu kez gerçekten endişeli görünüyor. "Haru, Konoha seni direkt zincire vurabilir. Hatta konuşturduktan sonra teslim bile etmeyebilirler. Sen bunun farkında mısın?" Haru kısa, yorgun bir gülüş atıyor. "Farkındayım." diyor. "Ama daha ne kadar susarsam kendime insan demeye devam edebilirim?"

Kaito cevap veremiyor. Kadın hala arkada duruyor, olan biteni anlamaya çalışır gibi size bakıyor. Sokak yavaş yavaş yeniden ses kazanmaya başlıyor, uzakta bir kapı aralanıyor, birileri fısıldaşıyor, az önceki kavganın haberi köyün damarlarına yayılıyor. Seigi gitmiş olsa da bıraktığı ağırlık havada duruyor. Haru’nun teklifi önünde. Peşlerinden gidip karargaha yaklaşmak mümkün. Burada kalıp defter planını zorlamak da mümkün. Ya da Haru’yu alıp Konoha’ya dönmek, görevi beklenmedik şekilde bambaşka bir yöne kırmak da mümkün. Kaito sana bakıyor, ne karar vereceğini bekliyor. Haru da öyle.
Joined: Tue Nov 19, 2024 10:34 am
Rütbe:   
 Image
User avatar
Konohagakure
Konohagakure
Gard almış bir şekilde Seigi'nin vereceği kararı bekliyordum. Sakin ve tepkisiz görünmek için çok kassam da içten içe titreme hissini bastırmak bir hayli zorluyordu beni. Haru'nun kutusundan fırlamış bir maytap misali çığırınıp durması ise hiç kolaylaştırmıyordu bu kendinden emin durma çabamı. Bir noktada sabrım o kadar tükenecek gibi hissettim ki Seigi'den önce patlayacak gibi oldum. Onun yerine, yine az önceki sakinliği ile konuşmaya başladı da Seigi, dikkatimi tekrar ona çekince Haru'ya o kadar da takılmamayı başarabildim.

Seigi bize saldırmamayı tercih etti. Dahası, Kumoashi'ye yapılacak bir saldırının onlar için avantajlı olacağını da ima etti. Defter, yazılan ve yazılmayan isimler, kullanılan ya da kullanılmayan kişiler... Kafam karışmaya başlamadı desem yalan olurdu. Şu lanet köye adımımı attığım gibi kaynamaya başlayan kaos kazanı bir sakinleşse, bazı bağlantılar kurabilir, mantıklı bir çıkarım yapabilirdim belki. Bunun yerine şu an gardımı indirmeden adamı dinlemeye devam etmek zorundaydım. Bizi gerçekten bırakacağını kesinleştiren dumanlar Seigi'nin etrafında belirmeye başladığında ise düşük bir sesle "Kök hasta ise dalı kesmek deva getirmez Seigi Bey." demekten başka bir şey yapamadım. "Bunu unutma." diye devam ettiğimde adam çoktan gözlerimizin önünde yok olmuş, yardakçıları geri çekilerek basıp gitmişti.

Geriye kalan anlamsız boşluğa birkaç boş bakış attıktan sonra dikelip, kendime geldim. Sanki az önce göt kaslarımı sıkmaktan kaçırıp kaçırmadığını hissedemeyen ben değilmişim ve hiç gerilmemişiz gibi arkamdaki bebelere dönüp, "Eh, bir de beyaz saçlı feminen silah arkadaşını bir örgüt kaçırırsa imdadına yetişmesin yoksa karısını sikecekler." diye gevşek gevşek konuştum sırıtarak. Fakat dediklerim ortamı yumuşatmaya yetmemiş, hatta ikilinin pek dikkatini de çekememişti. Haru, sakinleşmemeye ant içmişçesine peşlerinden koşmak, vurmak kırmak falan istiyor, Kaito ise Haru'yu sakinleştirmeye çalışıyordu. Kafam bir Haru'ya bir Kaito'ya döner şekilde tartışmalarını dinlerken içimdeki son yaşama isteği de uçup gidiyor gibi hissetmeye başlamıştım. Beynim ise bir yandan olan biteni biraz daha işlemeye çalışıyor, şu andan itibaren yapılacak en mantıklı hareketlerin rotasını çizmeye çalışıyordu.

Defter olayı yalan olmuştu kafamda artık. Yani, zorlasak belki bir şeyler çıkardı ama, en mantıklı hareket bundan sonrasında Konoha'ya dönmek olurdu. Dahası, bu ikiliyi de burada bırakamazdım. Haru "itirafçı" olarak gelmek istemesiyle bu fikrimi biraz daha kolaylaştırıyordu fakat sadece Haru yetmez, Kaito'nun da gelmesi gerekliydi. Seigi'nin dediği gibi kaçaktan ziyade düşman bellenmeleri artık daha sert avlanmalarına sebep olacaktı. Birkaç hafta sonra saçma sapan bir görevin brifini alıyorken laf arasında ölüm haberlerini duymak istemediğime emindim. Hayat yeterince berbat iken bir de kaderlerinin boka sarmasına sebep olmak beni hepten kötü kötü ederdi. Bir çeşit bencillikti değil mi bu da? Kötü hissetmemek için hayatta tutmaya çalışmak.

Düşüncelerde kaybolmuşken konuşmaların kesildiğini ve suratımdaki gevrek gülümsemenin yok olduğunu da çok geç fark etmiştim. Bir cevap bekliyorlardı benden ancak ben duvar gibi bir suratla yoldaki taşları izliyor ve söyleyeceklerimi toparlamaya çalışıyordum. En sonunda "Konoha'ya gitmeliyiz." dedim net bir ses ile. "Sadece Haru ile değil, seninle de Kaito." Sözlerim uzun saçlı bebeye yöneltilmiş olsa da gözlerim hala yal döşemelerindeydi.

Kafamı kaldırıp yoldaki herkesin üzerinde gözlerimi gezdirdim seri bir şekilde. Ortalık hareketlenmeye başlamıştı hafiften. "Düşman ilan edildiyseniz canınız daha büyük tehlikede demektir. Bu vakte kadar hayatta kalmak için yaptıklarınız bir inat yüzünden boşa gitmemeli. Dönüp, bir şekilde kodese atıldığınız kısmı iptal ettirip, daha güçlü geri dönmek ve üstlerine çökmek için hazırlık yapmalıyız." Gezdirdiğim bakışlarım ikili üzerinde kilitlendi.

"Shigure Efendi'yi ikna etmeye çalışırım. Sizin bu işlere alet olmadığınızı, durdurmak için kararlı olduğunuzu... Zaten ben yalnız yaşıyorum, klanımdakiler de benim gibi ninja. Bende kalabileceğinizi ve klanca 'gözümüzü üzerinizde tutacağımızı' söylerim. Başarılı olur muyum bilmiyorum ama bildiğim tek bir şey var, Hokage kalpsiz biri değil." Derin bir nefes alıp gözlerimi kaçırdım. "Zaten benim derdim de onunla değil bu hayatla ya, neyse." Sokağa tekrar öylesine bir bakış atıp, bu sefer de kadının üzerinde durdurdum bakışlarımı.

"Sen de gel derdim ancak yol bir sivil için tehlikeli olabilir, pusu falan kurulabilir. Bu yüzden kararı sana bırakıyorum. Gelirsen, seni korumak için elimden geleni yaparım. Kalmak istersen ve seni bildiklerini anlatmak için darlarlarsa da her şeyi anlatabilirsin. Bir önemi kalmadı."

Arkamı dönüp sokağın çıkışı doğrultusunda bir adım attım. Başımı hafifçe geri çevirdim, "İtiraz istemiyorum." dedim Kaito'ya doğru. Sert bir tondan ziyade uysal bir şekilde söylemiştim bunu, "Geliyorsun di' mi?" dercesine. Eğer, gelmeye niyetli durmuyorsa ilerlemeyeceğim. İkna çabalarım devam edecek.
► Show Spoiler
Image
Post Reply