Page 5 of 7

Re: [Yureikumo Aoi] Parlak Kırmızı

Posted: Sun Apr 05, 2026 11:00 am
by Yureikumo Aoi
Aoi kendisini hayatında hiç bu kadar küçük duruma düşürmemişti. Sevgi insana neler yaptırıyordu. Hayatı boyunca düşünse, sırf birisini sevdiği için böyle absürt işlere kalkışacağını düşünmezdi. Kichi'nin sevgilisi gibi davranmış, bir Hyuuga'yı utandırmak için abuk sabuk davranmış, köyü ve klanı hakkında kötü konuşmuş olması yetmemişti şimdi de zindan gardiyanına kurbağa taklidi yapıyordu. Hayatı boyunca hiç şu anda olduğundan daha düşmemişti. Demek ki kalbin kuvvet aldığı bir destek olunca, bu destek de bir başkası ile kurulan derin bir bağ ve vefa olunca katlanılıyordu böyle şeylere. Çok da batmıyordu demek ki.

Gardiyan tahmin ettiği gibi öfkeyle karşılık gelmişti. Onları ciddiye almamış olması bir yandan iyiydi, tehdit gibi görmüyordu. Ama çok aşağılayıcı konuşuyor olması Aoi'nin biraz da olsa ağırına gitmişti. Bokukichi'nin onu dürtmesiyle fark ettiği iki tanıdık silueti görmese muhtemelen gözyaşlarına boğularak terk ederdi burayı. Kaizen'in el hareketi ise netti. Oyalamalarını talep ediyordu. Bu gardiyanı da, diğerini de olabildiğince oyalamaları lazımdı. Zira ikisi de işkillenmişlerdi. Önlerindeki gardiyan neyse de, diğeri ayağa kalkmış dolaşmaya başlamıştı. Dikkat çekmeyi beceremezlerse Takeshi ve Kaizen yakalanacaklardı. O ikisinin burada ne işi olduğu da muammaydı. Sorguladıkları adamlardan birebir aynı bilgiye mi ulaşmışlardı gerçekten? Nasıl zamanlaması bu kadar iyi tutabilirdi ki. Her ne olursa olsun içeride onları yalnız bırakmak için vakit oluşturması gerekiyordu.

Aoi kurbağasını kucağına çekti. Göz yaşları içerisinde titrek ellerle Bokukichi'nin kolunu tuttu. "A-Abi..." (Onii-chan olan) "Kavga etmeyin. Gerçek bir kurbağa olamayacağımı biliyordum zaten... Vrak." Sonra da kendini tutamayarak kıkır kıkır gülecekti. "Gardiyan bey kusurumuza bakmayın. Sizi burada böyle dikilmiş şekilde bütün gün nöbette görünce biraz yüzünüzü güldüreyim dedik. Sinirleneceğinizi düşünmedik. Biraz şaklaban ve duygusal açıdan olgunlaşmamışız sanırım. Ama yaşımıza verin lütfen." Başını saygıyla öne eğdikten sonra devam edecekti. "Şey ben... Aslında... Sizi bu kadar sinirlendirip bir de vaktinizi çaldığım için özür dilemek babında size ikramda bulunmak istiyorum. Tatlı pişirmeyi çok severim, canınınız tatlı olarak ne çekiyorsa pişirip getireyim size, olmaz mı?" Diğer gardiyana baktı. "Belki o beyefendi de ister. Onu da çağırın buraya. Hatta size fal da bakabilirim. Çok iyi fal bakarım ben. Laflarız belki biraz." Kurbağasını gösterdi. "Bu peluş çok sevimli değil mi ama? Abim aldı onu bana, hediye olarak." Kendinden çok gurur duyar gibi pembe pembe yanaklarla gülümsedi.

Re: [Yureikumo Aoi] Parlak Kırmızı

Posted: Mon Apr 06, 2026 5:38 pm
by GM - Shinsei
Gardiyanın yüzündeki küçümseyici ifade sen konuşmaya devam ettikçe önce sabırsızlığa, sonra da istemsiz bir afallamaya dönüyor. Bokukichi’nin çıkardığı tantana, senin bir yandan gözleri dolu dolu vrak diye ciddi ciddi rol yapman, sonra da bir anda tatlı, fal ve peluş kurbağa arasında gidip gelen tuhaf tekliflerin... hepsi adamın elindeki öfkeyi tek bir yere odaklamasını zorlaştırıyor. "Ne diyorsun sen ya?" diye söyleniyor önce, ama bu kez sesi ilk anki kadar sert çıkmıyor. Arkadaki diğer nöbetçi de merakla size doğru bakıyor, sen onu da işin içine çağırınca ikisinin dikkati bir anlığına tamamen buraya kayıyor. Bokukichi hemen bunu değerlendirip kolunu senin omzuna atıyor, başını yana eğip gardiyana doğru sitemli bir sesle "Kız nazikçe tatlı yapayım diyor, siz de biraz insan olun be abi." diyor.

Önünüzdeki gardiyan tam "Siz çok sıkıntılı adamlarsınız ha." derken zindanın arka taraflarından önce metal sürtünmesine benzeyen keskin bir ses, ardından da birkaç kişinin aynı anda attığı çığlık yankılanıyor. O sesle birlikte havaya doğru devasa bir kartal yükseliyor, kanatları öyle geniş açılıyor ki sabah ışığını kısa süreliğine kesiyor, altındaki avluda gölge düşürüyor. Çarşının o tarafında bulunan siviller panikle sağa sola kaçışıyor, zindan görevlileri ise bir anda eğitilmiş refleksle kartala doğru koşmaya başlıyorlar. Az önce sizi azarlayan iki gardiyan da tereddütsüz şekilde o tarafa yöneliyor. Siz tam o kaosun ortasında ne yapacağınızı anlamaya çalışırken, sağdaki kapı içeriden açılıyor ve Kaizen nefes nefese beliyor. "Çabuk!" diye tıslıyor. İçeri adımınızı atar atmaz kapıyı tekrar çekip kapatıyor ve dişlerinin arasından "Benim kartal o. Var ya umarım şu görev için de işe yarar bir şeyler bulursunuz, yoksa bir daha asla giremem ben bu köye." diyor.

İçeri girdiğiniz anda dışarıdaki kargaşa taş duvarların ardında boğuklaşıyor ama tamamen kaybolmuyor, o yüzden zamanın daraldığını hepiniz hissediyorsunuz. Dar bir servis koridorundasınız. Rutubet, eski metal, ter ve karışık ilaç kokusu ağır ağır duvarlara sinmiş. Takeshi ilk toparlanan oluyor. "Şimdi ne yapacağız?" diye soruyor, sesi biraz kısılmış. Bokukichi hemen lafa atılıyor ve az önce yılanın anlattığı rotayı neredeyse ezberden sıralamaya başlıyor. "Sağdaki personel hattından mutfak tarafına, oradan kısa merdiven, sonra kuzey koridoru. Üçüncü dönüşte tavanda alarm teli var, uzun boylular eğilsin. Kuzey koridorunun sonunda eski sorgu hücresi. İki nöbetçi, biri oturuyor, biri sağ ayağından aksıyor. Bir de sarışın bir kadın varmış, nöbetçi değil ama tehlikeli bakıyormuş." Kısa bir sessizlik oluyor. Takeshi yüzünü ona çevirip "Abi taşak mı geçiyorsun yoksa cidden böyle mi yol?" diye soruyor.

Bokukichi hiç bozuntuya vermeden omzunu geriye atıyor. "Yıllar boyunca tanıdığım, seksi, kaslı, aslan yelesi gibi pasparlak saçlara sahip, bıyıklarına bir dokunuşta kendine hayran bırakan, sıcak iklimli yerlerde takılan ama bir yandan da karizmasıyla ortamı gerektiğinde soğutup, gençliğinin baharını gösteren o gülüşüyle de bir anda ısıtan adamın bir lafı var." Takeshi, bütün bu tanımın ağırlığı altında bir anlığına donuyor. "Neymiş?" diye soruyor istemsizce. Bokukichi ona doğru eğilip neredeyse kutsal bir sır veriyormuş gibi fısıldıyor. "Dene gör xd." Kaizen gözlerini devirmemek için kendini zor tutuyor, sen ise kurbağanı göğsüne bastırmış halde ister istemez geriliyorsun, çünkü bu saçmalığın ortasında bile gerçekten doğru yolu bulmuş olma ihtimalleri var.

Belirtilen rotaya girdiğinizde zindan kendini ağır ağır açıyor. Koridorlar dar, tavanlar alçak, taş zeminde her adım yankı yapıyor. Mutfak hattını hızla geçiyorsunuz, yerde devrilmiş birkaç erzak sandığı, aceleyle bırakılmış kepçeler, koşuşturma izleri var. Küçük merdivenden indiğinizde hava bir anda daha da soğuyor. Üçüncü dönüşte gerçekten tavanda neredeyse görünmeyecek kadar ince bir alarm teli fark ediyorsunuz, Kaizen ilk görüyor, elini kaldırıp durmanızı sağlıyor, sonra sırayla eğilerek geçiyorsunuz. Kuzey koridoruna vardığınızda sesler daha da belirginleşiyor. Sağlı sollu hücreler dizilmiş. Kimi hücrede saçları keçeleşmiş, duvara yaslanmış bir adam boş gözlerle tavana bakıyor. Bir diğerinde yüzü bandajlı bir kadın sessizce gülüyor, ama sesi çıkmıyor, yalnızca omuzları oynuyor. Bir başkasında yaşlı bir adam parmaklarıyla taş zemine sayılar kazıyor, sizi görünce bir an başını kaldırıyor ama hemen geri dönüyor.

İçerideki her beden, her yüz, her bakış bu yerin insanı kemiren bir şey olduğunu haykırıyor. Hiçbiriniz kimseyle göz göze gelmemeye çalışarak ilerliyorsunuz. Sonra, koridorun ilerisinden kendi kendine konuşan bir adamın sesi geliyor. Ses sana tanıdık geliyor, mide bulandıran, gevşek, yapışkan bir tonda bir şeyler mırıldanıyor. O hücreye vardığınızda, demir parmaklıkların ardında gerçekten de kaplıcada sana saldıran adamı görüyorsun. Yere çömelmiş halde, dizlerini hafifçe açmış, başı öne düşmüş oturuyor. Bir anlığına başını kaldırıyor. Önce ayakkabılarınızı, sonra yüzlerinizi görüyor. Sonra dudakları kıvrılıyor, seni tanıdığı belli. Gülümsüyor, öyle kirli, rahat ve tiksindirici bir gülümsemeyle bakıyor ki sana yaşadıklarını hatırlatıyor adeta. Ardından tek cümle kuruyor. "Siktirin gidin."

Re: [Yureikumo Aoi] Parlak Kırmızı

Posted: Tue Apr 07, 2026 8:28 am
by Yureikumo Aoi
Gardiyanları kendi tarafına çekmeyi başaramamışsa da bir an olsun afallatmış ve sertliklerini kırmıştı. Neyi amaçlıyor olduklarını anlamamıştı, bu da işlerine geliyordu. Öfkelense mi, şaşırsa mı, gülse mi, yumuşak mı davransa, direkt ciddiye almadan geçse mi karar verememişti. Arkadaki nöbetçinin de ilgisini bu şekilde cezbetmeyi başarmışlardı. Bokukichi de ona destek çıkarak gardiyanların afallamalarını iki katına çıkarıyordu. Neyse ki bu mücadele uzun sürmemişti çünkü aniden bastıran çığlık sesleri dikkatleri dağıtmıştı. Seslerle birlikte o kadar görkemli ve devasa bir kartal üzerlerine doğru geldi ki herkes dört bir yana kaçışmaya başladı. Sivillerin paniğini görünce gardiyanlar da onlarla ilgilenmekten vazgeçip hemen olay yerine koşturdular. Fırsat bu fırsat, Aoi ve Bokukichi de Kaizen'in işaretiyle zindana süzüldüler. Kartal meğer Kaizen'e aitti. Aoi bir kez daha etkilenmişti Rouninlerin yapabileceklerinin kapasitesinden. Birinde boy boy yılanlar, diğerinde kartal...

İçeri girdikleri anda, yılanın söylediklerini harfi harfine hatırlayan Bokukichi yolu tarif etmişti. Aoi son birkaç saat içerisinde yaşanan tüm acayipliklere mi şaşırsın yoksa Bokukichi'nin ezber kuvvetine mi bilemedi. Bokukichi ve Takeshi aralarında Aoi'nin asla anlamadığı bir şeyler konuşurken o da kurbağasına dönüp baktı bu kargaşada bir şey oldu mu diye. Neyse ki hala sapasağlamdı. Böylece yılanın tarif ettiği yolu denemeye karar verdiler. Merdivenlerden inerek alt katlara indiler. Gerçekten de yılanın söylediği gibi alarmlar aktifti. Dikkatli bir şekilde geçerek hiçbir alarmı tetiklemeden suçluların tutulduğu kata indiler. Hücrelerin her birinde birbirinden acayip görünüşlü insanlar vardı. Akıllarını yitirmiş veya yitirmek üzere gibi görünüyorlardı. Aoi başını öne eğip kimseye dik dik bakmamaya gayret göstererek yol boyunca diğerlerini takip etti. Tanıdık bir ses işitince duraladı. Başını kaldırdı. Sesin geldiği yöne ilerlemeye başladı. Gerçekten de hücrelerin birinde, ona kaplıcada saldırmış olan adam bulunuyordu. Yere çökmüş, kendi kendine konuşuyordu. Başı önündeydi ancak onları fark edince hafifçe kaldırmıştı. Göz göze geldikleri an yüzüne o tiksindirici gülümsemesi yerleşti yavaşça. Mide bulandıran, içini düğüm düğüm eden o his doldurdu Aoi'yi. Kaplıcada ona fısıldadığı cümleler, onu baştan aşağı süzmesi ve dokunması geldi aklına. Ürperdi.

Kurbağasını sıkıca göğsüne yaslayıp bir adım hücreye yaklaştı. Sonra cesur olabileceğini fark ederek birkaç adım daha yanaştı. Adamın hücresinin dibine kadar geldi ancak parmaklıklara dokunmadı. Onunla aynı hizaya gelebilmek için yavaşça dizlerinin üzerine çöktü. Göz temasını sürdürmeye çalıştı. "Beni hatırlıyorsun." Sesi fısıldar gibi alçaktı. "Fena gafil avlamıştın beni. Bir an için dikkatin dağılmamış olsa şimdiye muhtemelen canımı almıştın. Sen de burada değil, özgür bir adamdın." Ses tonu hiçbir ima barındırmayan, tekdüze ve öğrenilmiş bir terbiyedeydi. "Sennashi..." diye lafa girdi yeniden kötü anıları savuşturmak için. "...Uzumaki Klanı'nın köylerden intikam almak amaçlı kurduğu bir terör organizasyonundan fazlası değil, değil mi?" Yutkundu. "Akuro, sen... belki Akane. Yureikumo Akane. O da sizinle çalışıyor, değil mi? Klanımın ve benim adımın ağızlarınızda pelesenk olma sebebi de bu olsa gerek. Düzene ayak uyduramayan, köylere ait olmak için en ufak çaba sarf etmeyen sizler bu sisteme bir şekilde adapte olmuş olanlara özgürlük ve adalet yalanları satıyorsunuz. Tenchi köprüsü, kaçırılan kız çocukları, büyük gün..." Sözleri net olsa da aslında soru sorma iması taşıyordu. "Konuş." dedi. Emir kipi kullansa da ses tonu rica ediyor, hatta yalvarıyor gibiydi. "Kaita kendi pozisyonunu riske atıp seni kurtarmaya gelmeyecek. Şu an bizden başka umudun yok. Bize iyilik borcun olması işine gelmez mi?" Takeshi'ye döndü. Eliyle ona mührünü göstermesini işaret etti. "Bu bir Uzumaki mührü değil mi? Akuro yaptı. Ne anlama geliyor? Neye sebep oluyor ve bu mühürden nasıl kurtuluruz?" Eğer adam konuşmamakta ısrar ederse onu teşvik etmek için Sonsuz Fısıltılar (Eien no Sasayaki) kullanacaktı.

Re: [Yureikumo Aoi] Parlak Kırmızı

Posted: Wed Apr 08, 2026 5:52 pm
by GM - Shinsei
Adam seni baştan sona dinlerken yüzünde en ufak bir ciddiyet bile belirmiyor. Sen konuştukça yalnızca birkaç kez, o da alaycı bir şekilde gülüyor, sanki söylediklerinin her biri onun için çoktan duyulmuş, çoktan çürütülmüş laflarmış gibi. Takeshi tişörtünü kaldırıp karnındaki mührü gösterdiğinde ise adamın gülümsemesi bir anlığına genişliyor. O bakışta tanıma da var, sahiplenme de, iğrenç bir memnuniyet de. Siz bütün soruları peş peşe sıralayıp sustuğunuzda başını hafifçe yana eğiyor, sonra dudaklarının arasından küçümseyici bir sesle tek bir cümle bırakıyor. "Siktirin gidin demedim mi ya size?" Koridorun taş duvarları bu cümleyi geri vuruyor. O an sen de vakit kaybetmemeye karar veriyorsun. Eien no Sasayaki’yi başlatıyorsun. Fısıltılar, görünmeyen ince teller gibi adamın zihnine sızıyor, hücrenin içindeki havayı ağırlaştırıyor. Adam ilk anda tepki vermiyor. Sonra birkaç saniye sonra çenesinin kasıldığını, omuzlarının hafifçe gerildiğini görüyorsun. Rahatsız oluyor, bunu belli ediyor, ama inatla konuşmuyor. Zaman uzuyor.

Yaklaşık üç dakika boyunca yalnızca onun yüzündeki minik değişimleri, göz kapaklarının titremesini, dişlerini birbirine bastırmasını izliyorsunuz. Derken bir anda başını kaldırıyor. Gülümsüyor. Fısıltıları duyduğu için sesini de biraz yükseltiyor, sanki yalnız sana değil bütün koridora, bütün binaya seslenmek ister gibi. "Buraya tesadüfen mi geldiğimi sanıyorsun? Bunları kaldıramayacak bir insan olsam beni yakalamanıza izin vermezdim. O Hyuuga orospusu nerede şu an? Bir Sennashi takipçisi avladım diye hava atıyor mu köydeki orospu arkadaşlarına?" Cümlenin sonunda gözleri özellikle senin üzerinde kalıyor, söylediğinin ne kadarının gerçek, ne kadarının seni sarsmak için ortaya atılmış bir yem olduğunu anlamaya çalışıyorsun. Blöf yapıyor olabilir. Ya da gerçekten senden başka bir şeyi biliyordur. Karar vermene fırsat kalmadan Kaizen öne çıkıyor.

Cebinden bir kunai çıkarıp hücreye doğru ağır ağır yürüyor. Adımlarında düşünülmüş bir tehdit var. Parmaklarının arasındaki metal ışığı kısacık parlıyor. "Ne kadar yaraya dayanabilirsin ki?" diye soruyor, sesi düz ama tehlikeli. Adam ilk kez ona daha dikkatli bakıyor, o laubali tavrısında milimlik bir çatlak oluşuyor. Tam o anda Takeshi ileri atılıyor. Kaizen’in koluna yetişip onu durduruyor. "Bir dakika arkadaşlar." diyor, sesi aceleyle çıkıyor ama mantığını korumaya çalışıyor. "Belki şu ana kadar laf yiyip kurtulabileceğimiz şeyler yaptık ama bundan ötesine gidersek zindanı boylarız gibi hissediyorum. Artık Genin değiliz, hele Kaizen, sen bizden büyüksün ve çok daha yüksek bir itibara sahipsin." Kaizen gözünü adamdan ayırmadan cevap veriyor. "Konohagakure köyüne bağlı değilim, istediğimi yapabilirim." Bu cümle havada bir bıçak gibi asılı kalıyor. Bir yanında Kaizen’in pratik, sert ve işe yarayabilecek yöntemi var, öbür yanında Takeshi’nin çok yerinde korkusu. Eğer iş işkenceye, fiziksel zorlamaya ya da açık şiddete dönerse buradan sağ çıkmanız bile ayrı, köy içindeki konumunuz ayrı mesele haline gelebilir. Üstelik adamın tam da bunu istiyor olma ihtimali de var, sizi çizginin dışına çekmek, ellerinizi kirletmek, kendi yasal konumunuzu zayıflatmak.

Bu gerilimde en beklenmedik tepki Bokukichi’den geliyor. Az önceki şakacı, boş boğaz halinden eser kalmadan adama bakıyor. Yüzünde ilk kez gerçekten düşünceli, neredeyse soğuk bir ifade var. "Yaralamayalım bence adamı Aoi." diyor kısaca. Sonra susuyor. Gözleri adamın yüzünde geziniyor, sanki başka bir giriş kapısı arıyor, başka türlü nasıl kırılabileceğini ölçüyor. Sen de orada, hücrenin önünde, kurbağanı hala kolunun altında tutarken birkaç yol arasında sıkışıp kalıyorsun. Eien no Sasayaki’yi derinleştirip onu başka bir yerden zorlamayı deneyebilirsin. Kaizen’i durdurmayıp şiddetin kapısını aralayabilirsin. Ya da tamamen başka bir şey yapıp bu adamın zayıf noktasını, gururunu, Sennashi içindeki yerini hedef alan bir oyun kurabilirsin. Hepsi mümkün. Hepsi riskli. Ve şimdi herkes, bir şekilde, gözünü sana çevirmiş durumda.

Re: [Yureikumo Aoi] Parlak Kırmızı

Posted: Wed Apr 08, 2026 10:09 pm
by Yureikumo Aoi
Bütün çabaları havada asılı kalmıştı. Adamı kışkırtamıyordu. Ne soruları, ne imaları, ne de Eien no Sasayaki... O gevşek suratında ve tiksinç mimiklerinde hiçbir değişim olmamıştı. Hatta Takeshi'nin mührünü gördüğünde daha da yayılmıştı alay eden gülüşü. Aoi, onun içinde empati veya merhametin kırıntısı olduğuna inansa gözyaşları içinde dizlerinin üzerine çöker ve yalvarırdı bilgi vermesi için. Dakikalarca direnmişti, inatla konuşmuyordu. Onu yakalandığından beridir çeşitli işkencelere bırakmış olmalıydılar. Muhtemelen hepsine direnmişti ve konuşmamıştı. Sadakati takdire şayandı. Direnişlerinin arasında isyan etmişti. Buraya tesadüfen getirilmediğini, planın bir parçası olduğunu ima etmişti Kiho hakkında ağza alınmayacak iğrenç sözcüklerle bahsederken. Aoi'yi kışkırtmaya çalışıyor da olabilirdi. Blöf de olabilirdi. Rinji'nin dediklerini düşününce doğruyu da söylüyor olabilirdi. Her şey, yaptıkları her hamle Sennashi'nin büyük planının bir parçasıydı belki de. Aoi zaten bu noktada onları durdurmak için ne yapabileceklerinden emin değildi. Kanser hücreleri gibi yayılmışlardı tüm memlekete. Tek arzusu hiç değilse Takeshi'yi kurtarmaktı. Tüm dünyayı kurtaramazdı. Köyleri de. Bunun sorumluluğu onda değildi. Bu güce de sahip değildi. Ancak Takeshi için bir şeyler yapabilirdi. Karşısındaki ağzını açıp da konuşsaydı...

Kaizen'in tehdidiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Elindeki kunaiye sıkıca tutunmuş, bakışları dünyadaki en pislikten bile aşağı konumdaki bir şeye bakıyormuşçasına adama kilitlenmişti. Muhtemelen bu adamı eline geçirirse ona yapacaklarının haddi hesabı yoktu. Kaizen'in gücünün potansiyelini bilmiyordu. Muhtemelen bu odadaki herkesin toplamından daha güçlüydü tek başına. Onca rütbe ve fors... Boşuna olmasa gerekti. Adamın gözlerindeki anlık korkuyu fark etti. Soluğu kesildi. Bunu yapamazlardı. Takeshi öne atıldı. Daha ileri gidip mahkumu yaralamaya kalkarlarsa kendilerinin de zindana atılabileceğini öne sürmüştü. Özellikle Kaizen, köyden dahi olmadığı için alacağı ceza büyük olurdu. Kaizen ise bunu umursamıyor gibiydi. Gözlerini adamdan ayırmıyordu. Aoi'nin kalp atışları hızlandı. İçinde bir telaş bulutu büyümeye başlamıştı. Mahkumu fiziksel olarak incitemezlerdi. Genjutsu, muhtemelen yapacaklarının sınırıydı. Daha ileri giderlerse köydeki ve Sennashi görevindeki konumları riske girerdi. Hokage, tam da Sennashi'nin istediği gibi, kişisel duygularını görevden ayırt edemedikleri gerekçesiyle onları görevden uzaklaştırırdı. Bunu amaçlıyor olmalıydı. Bokukichi bile sezmişti bunu. Onun sesini ilk kez bu kadar soğuk duyuyordu. Sanki Bokukichi değil, başkası konuşuyordu. Adamı yaralamamalarını söylemişti.

Aoi hızla öne atılarak Kaizen ve hücrenin arasına girdi göz temasını kesme amacıyla. "Yapma Kaizen. Ona istediği şeyi verme. Anlık hırslar gözünü kör etmesin." Ona yaklaşıp elindeki kunaiyi alacaktı. Onun mantıklı ve olgun birisi olduğunu biliyordu. Bir an için kendini kaybetmiş olsa da yapılması gerekeni anlayarak duracaktı ve daha ileri gitmeyecekti. Öte yandan... Onu nasıl konuşturacaklardı? Bu adamın bilincini fiziksel şiddete başvurmadan kırmak mümkün olabilir miydi? Aoi Genjutsuda o kadar uzman sayılmazdı. Pek fazla Genjutsu tekniği de yoktu bildiği klan jutsuları dışında. Belki bir Uchiha olsaydı işleri daha kolay olurdu. Aniden aklına bir fikir gelmiş gibi duraksadı. Fazla çılgınca... Belki delilik sayılabilecek bir fikirdi ama fikirdi işte. İşe yarayabilirdi. İşe yararsa da deliliğine değerdi. Zaten Takeshi uğruna göze aldığı deliliklerin haddi hesabı yoktu artık. Aoi onu çok sevdiği için oturup kalkıp Yuukon'a her gün adakta bulunmalıydı.

Bokukichi'ye yaklaşarak saatlerdir kucağında tutup duygusal destek aldığı kurbağasını onun kollarına teslim etti bir çırpıda. Sonra kollarını sıyırarak adamın karşısında geçti yeniden. Soğuk zemine oturdu. "Reikon Tsunagi." Hücredeki adam ile kendisini bağlayacaktı. Çakraları aynı akacak, ruhları birbirini hissedecekti. Onu hissedecekti. "Direnç geliştirelim o halde birlikte." Dudaklarını ısırdı. "Olur da bir gün senin durumuna düşersem diye pratik olur bana da." Ardından titreyen eliyle anlık bir tereddüt sonrası kunaiyi tam avucunun ortasına saplayacaktı. Acıdan kusup bayılana kadar buna devam edebilir, kunai ile kendi bedenine çeşitli işkenceler uygulayabilirdi. Sonuç olarak adama fiziksel hasar vermemiş olacaklardı. Ancak Aoi'nin tüm acısını sanki onun canı acıyor gibi hissedecekti. Birebir. Tüm gerçekçiliğiyle. Tıpkı Takeshi'nin mührü yediği andaki acısını hissedip bayılacak gibi oldukları o an gibi...

Re: [Yureikumo Aoi] Parlak Kırmızı

Posted: Thu Apr 09, 2026 6:10 pm
by GM - Shinsei
Kurbağayı Bokukichi’nin kollarına bıraktığın an odadaki hava değişiyor. Ne yapacağını senden bir saniye geç fark ediyorlar. Reikon Tsunagi’nin bağını kurup çakrayı o adama doğru uzattığında Takeshi’nin yüzü önce donuyor, sonra gözleri bir anda büyüyor. Kaizen ileri atılacak gibi oluyor. Bokukichi’nin ağzından yarım kalmış bir küfür dökülüyor. Ama asıl kopuş, kunainin yönünü kendi avucuna çevirdiğin anda yaşanıyor. "Yapma!" diye aynı anda yükselen sesler koridorun taşlarını çınlatıyor. Yine de çok geç kalıyorlar. Kunai, avucunun ortasına derin ve kararlı bir şekilde giriyor. Etin yırtılma sesi, metalin kemiğe yaklaşan o kuru titreşimi ve ardından sıcak kanın taş zemine damlayışı aynı anda oluyor. Hücredeki adam, sanki kendi avucuna saplanmış gibi birden elini kapıyor, vücudu ikiye katlanıyor ve boğazından hayvansı bir çığlık kopuyor. O an, bağın gerçekten kurulduğu artık tartışmasız hale geliyor.

Sen kunaiyi geri çekip yeniden vurmak üzere elini kaldırdığında, elindeki kan aniden ağırlaşıyor. Sıcak sıvı olmaktan çıkıp soğuk, koyu, baskıcı bir şeye dönüşüyor. Kan kendi kendine katılaşıyor, kunaiyi tutan parmaklarının etrafında kıvrılıp bileğini sıkıyor. Damarların boyunca buz gibi bir basınç yayılıyor. Refleksle arkana baktığında Takeshi’yi görüyorsun. Gözleri öfke, korku, dehşet ve tarif edilmesi güç başka duygularla taş gibi sertleşmiş. Elini kaldırmış, mührünü çoktan tamamlamış durumda. Sesi ilk kez bu kadar soğuk çıkıyor. "Kunaiyi bırak, lütfen." Sonra elini daha da sıkıyor. Baskı artıyor, artıyor, artıyor, sonunda istemsizce parmakların açılıyor ve kunai elinden düşüp taş zemine çarpıyor. Baskı anında kesiliyor. Takeshi aynı saniyede yanına çöküyor, elinden çıkan kanı elleriyle toplayıp tekrar yarana bastırıyor, sanki akan şeyi geri çevirebilirse az önce olanları da geri çevirebilecekmiş gibi. Yüzü sana kalktığında gözleri dolu. Bakışı sert, sesi çatallı. "Bu yolda kendi canını hiçe saymanı istedim mi senden?" Nefesi titriyor. "Bir daha asla böyle bir şey yapma."

Tam o anda arkadan sert bir ses koridoru yarıyor. "Ne oluyor burada?" Hepiniz başınızı çeviriyorsunuz. Koridorun başında Toshifumi duruyor. Yüzündeki ifade hiçbirinizin hoşuna gidecek türden değil. Bokukichi hemen yanına çöküp cebinden sargı bezi çıkarıyor, elini dikkatle avucuna alıyor. "Aşkım ver elini." diyor, bu sefer sesi şaşırtıcı şekilde sakin. Kaizen, Toshifumi’ye dönüp hiç dolandırmadan "Toshi. Aoi kendini yaraladı." diyor. Toshifumi bir an duruyor. "Nasıl yani, neden?" Kaizen durumu birkaç kısa cümleyle açıklarken Toshifumi’nin yüzü kaskatı hale geliyor. Son cümle biter bitmez doğruluyor. "Keşke birkaç dakika daha bekleseydiniz."

Sonra öyle hızlı hareket ediyor ki, ne diyeceğinizi bulamadan hücrenin kapısına varıyor. Kilidin nasıl açıldığını kimse doğru düzgün göremiyor, bir an sonra içeride. Botunun ilk darbesi adamın kafasını taş duvara çakıyor. Çat diye kuru bir ses çıkıyor. Adam daha kendini toplayamadan ikinci tekme geliyor, sonra üçüncüsü. Toshifumi durmuyor. Her vuruş ölçülü ama vahşi, neyi nereye vuracağını çok iyi bilen biri gibi çalışıyor. Adamın ağzından kan fışkırıyor, birkaç dişi taş zemine tükürülmüş gibi düşüyor. Toshifumi her darbenin arasında aynı sakin, aynı buz gibi tonla tek cümleyi tekrarlıyor. "Konuşacak mısın?" Sonunda adam iki elini yüzüne kapatmaya çalışıp çığlık atıyor. "DUR! Tamam tamam. Konuşacağım. Lütfen dur." Toshifumi buna rağmen bir tekme daha indiriyor. Adamın bedenini yakasından çekip duvara kaldırıyor, iki sert yumruk savuruyor, sonra boğazını öyle bir sıkıyor ki adamın ayakları yerden kesiliyor. Dişlerini birbirine sürterek bağırıyor. "EĞER KÖYE BİR TANE LAF SIZARSA DEĞER VERDİĞİN HERKESİ TEKER TEKER ÖLDÜRÜRÜM!" Sonra adamı hücrenin köşesine fırlatıyor. Taş zeminde sürüklenen bedenin sesi koridorda yankılanıyor. Hiçbiriniz tek kelime etmiyorsunuz. Toshifumi ağır ağır geri çekiliyor, hücreden çıkıp koridora dönüyor. Yüzünde ne öfke kalmış ne de heyecan, yalnızca işini yapmış birinin donukluğu. "Gerisi sizde." diyor.

Adam köşede kanlar içinde, nefes nefese, yarı baygın halde yatıyor. Yine de senin ilk sorduğun soruyu hatırlamış gibi gözlerini güçlükle aralıyor ve çatlamış dudaklarını oynatıyor. "Uzumaki Klanı ile bir bağlantımız olup olmadığını bilmiyorum. Tek bir liderden ziyade birkaç lider olduğu söyleniyor örgütün içinde..." Konuşurken durup yana tükürüyor, tükürüğünde kan var. "Liderlerin kimliğine dair bir bilgi verilmiyor bize. Akuro benden daha yüksek rütbeli ama o da liderlerden değil. Kimin nesidir, hangi klandandır, orasını bilmiyorum." Kısa bir süre nefes toplamaya çalışıyor, sonra devam ediyor. "Akane ismini daha önce duydum. Hiç karşılaşmadık ama şunu söyleyebilirim, Sennashi’nin direkt üyesi olduğunu sanmıyorum. Bir konuda yardım ettiğini biliyorum. Ama şunu anlamanız lazım, biz çoğunlukla birbirimizden haberdar olmadan çalışıyoruz. Böylece gizliliğimizi koruyabiliyoruz. Ben yüksek rütbeli bir adam değilim." Bakışlarını güçlükle Takeshi’ye çeviriyor. "Senin mührünün Uzumaki mührü olup olmadığını nereden bileyim? Adamlar yıllardır kendilerini kimseye göstermediler ki. Çok öğrenmek istiyorsan siktir git Uzushiogakure’ye, önüne çıkan ilk Uzumaki’ye sor." Sesi burada iyice düşüyor. Bedeni gevşemeye başlıyor, bilinci kayıyor. Ama son bir şey daha çıkıyor ağzından. "Kız... Tenchi Köprüsü’ne götürülecek... Özel bir kız... O..." Cümlesi tamamlanmıyor. Gözleri kapanıyor, başı yana düşüyor ve bayılıyor. Hücrede yalnızca kanın kokusu, taş duvarların soğuğu ve yarım kalmış o cümlenin ağırlığı kalıyor.

Re: [Yureikumo Aoi] Parlak Kırmızı

Posted: Fri Apr 10, 2026 7:31 am
by Yureikumo Aoi
Fixers - Altruistic Love
0:00 / 0:00

Arkasında yükselen itirazları duymazdan gelerek sapladı keskin kunaiyi avucunun ortasına. Demirin etini delip geçmesi ile birlikte müthiş bir acı hissetmesi de bir oldu. Ama çığlık atan kendisi değildi. Etrafa sıçrayan ve avucundan bileğine doğru oluk oluk akan kana bakakaldı. Bir damarı kesmiş olmalıydı. Ancak kemiğini kesmemişti. Acıdan gözyaşları gözlerine hücum ederken bağırıp sızlanmamak için kendine hakim oldu. Neyse ki Yureikumo prensiplerini son derece mükemmel seviyede benimsemişti. Kendini bir şeye adadığı zaman acılarını göğüsleyebiliyordu. Titreyen parmaklarıyla kunaiyi geri çekti ve tekrar, bu sefer başka bir bölgesine saplamak üzere yeniden havaya kaldırdı. Kararlıydı. Onu durduran tek şey avucundan akmakta olan kanın cisimleşerek ağırlaşmasıydı. Önce şaşkınlıkla kalakaldı. "Benim... kanım...?" Kanı bileğini sarmış, kunaiyi tutan parmaklarını sıkmaya başlamıştı. Bakışlarını kaldırınca Takeshi'nin jutsu yapmakta olduğunu fark etti. Aoi'nin kanını kullanabiliyordu? Bunca zamandır başkalarının kanını kullanabiliyordu yani?

Aoi ona engel olup kunaiyi sıkı sıkı tutmaya çalıştı. "Bırak! İzin ver devam edeyim." Takeshi'nin ona, gözlerinde daha önce hiç görmediği bir ifadeyle bakmakta olduğunu fark edince durdu. Sesi buz gibi soğuktu. Kunaiyi bırakmasını istemişti. Bileğini öyle sıkıyordu ki Aoi'nin başka bir çaresi olduğu da söylenemezdi. Parmaklarını gevşeterek açtı. Kunai taş zemine çarparak yankılı bir ses çıkardı. Bıçağın keskin ucu kanıyla kaplıydı. Aoi'nin kunaiyi bırakmasıyla Takeshi de aynı saniye yanına eğilmiş ve kanı avuçlarında toplamaya başlamıştı. Aoi kendi kanıymış gibi hissettirmeyen o varlığa bir göz attı. Sonra bakışlarını yeniden Takeshi'ye çevirdi. Neden bu kadar öfkelendiğini anlamıyordu. Ne yapmıştı ki? Biraz delice olsa da işe yarayabilirdi, önemli olan da bu değil miydi? Üstelik acıyı kendisine veren kendisi olduğundan kontrol ondaydı. Takeshi'nin telaşlı soğuk tonu olayın hiç de böyle olmadığını söylüyordu. Gözleri her an ağlayabilirmiş gibi dolu doluydu ancak çok sert bakıyordu. Aoi uzanıp yanağına dokunmak istedi ancak tereddüt ederek vazgeçti ve kolunu yarı yolda indirdi. Bakışlarını düşürdü. Nedense şimdi kendisini suçlu hissediyordu. Empati kurmaya çalıştı. Takeshi yerinde kendisi olsaydı, onun kendisine işkence etmesini ister miydi? Kesinlikle istemezdi. Düşüncesi bile korkunçtu. Aoi onun için canını vermeye hazır olduğunu defalarca kez dile getirmişti ancak Takeshi böyle bir şey istememişti. Durumlar tam tersi olsaydı kendisi de asla kabul etmezdi. Takeshi'nin onun uğruna zarar görmesindense kendini öldürmeyi tercih ederdi. Takeshi de böyle mi hissetmişti?

Arkadan gelen tanıdık bir ses ile tüm bu sahne ve düşünceler yarım kaldı. Toshifumi, oldukça gergin bir yüz ifadesiyle yanlarına gelmişti. Burada ne işi vardı? Neden ve nasıl gelmişti? Bu gibi sorular anlık olarak zihninde uçuşsa da bunları soramazdı. Bokukichi yanına eğilerek elini sargı bezine sararken Kaizen de olan biteni özetlemişti kısaca. Toshifumi'nin cevabı ilginçti. Sonrasında yaşanan daha da ilginçti. Nasıl olduğunu anlamadıkları bir şekilde adamın hücresine girmiş, botuyla adama darbe üzerine darbe atmaya başlamıştı. Hiç tereddüt etmemiş, duraksamamıştı bile. Bunca zahmete adamı fiziksel olarak incitmemek için katlandıktan sonra hem de! Adam en son canı için yalvarırken bile ona bir tehdit savurmuş, sonra da hiçbir şey olmamış gibi hücreden çıkmıştı. Adamın hücrede sürüklenen bedeninin ve iniltilerinin dışında hiçbir ses yoktu koridorda. Kimse konuşmuyordu. Aoi sessizce yutkundu yalnızca. Adam kendine gelmeye çalışırken konuşmaya da başlamıştı. Uzumaki ile bağları olup olmadığını bilmiyordu. Akane'yi işitmişti ancak onun direkt bir Sennashi üyesi olmadığını, Sennashi ile ortak çalıştıklarını düşünüyordu. Bu da teorilerini bir nebze doğruluyordu. Antik Ağaç'ın başına gelenler onun eseri olmalıydı. Sennashi de Akane gibi bir günahkarla çalıştığına göre kesinlikle masum değildi. Öfkeyle dişlerini sıktı. Akuro'nun liderlerden olmadığını ancak daha yüksek rütbeli olduğunu, kendisinin ise o kadar da yüksek rütbeli olmadığını itiraf etmişti. Birbirlerinden habersizce çalıştıkları için kimin ne yaptığını bilmiyorlardı. Bu da yakalanmaları durumunda işlerini kolaylaştırıyordu. Zaten itirafçı olacak olan varsa muhtemelen infaz ediliyordu. İşin en acıklı kısmı Takeshi'nin mührüne dair hiçbir şey bilmiyordu. En sonda ise, tam Tenchi Köprüsü'ne götürülen kız hakkında bir şeyler söylerken kendinden geçerek bayılmıştı.

Sonuç olarak bu kadar zahmete ve emeğe rağmen neredeyse hiçbir şey öğrenememişlerdi. Aoi hırsla adamın hücresine yürüyerek parmaklıklarına hüsran dolu bir yumruk attı. Sonra bunun biraz evvel yaraladığı eli olduğunu fark ederek acıyla geri çekildi. Sol elini kaldırıp avucuna baktı. Kırmızıya boyanmış sargı bezinin altında kanaması devam ediyordu. Bakışlarını Takeshi'ye çevirdi. Hala yüzündeki o soğuk bakışı sürdürüyordu. Sanki olanları algı süzgecinden henüz geçirememiş gibiydi. Canını hiçe saydığı için Aoi'ye soğuk davranacağı kesindi. Başını hücredeki baygın adama, avucuna ve tekrar Takeshi'ye çevirdi. Sonra da hızla ona doğru koşarak kendini onun kollarına attı. Kollarını ona sararak sırtına sıkıca tutundu, başını da göğsüne gömerek yüzünü sakladı. Bir süre hiçbir şey söylemeden durdu. Sonra ağzından boğuk bir "Özür dilerim." çıktı. "Çok özür dilerim." Tekrar olsa tekrar aynı şeyi yapar mıydı? Muhtemelen yapardı. Canını gözünü bile kırpmadan onu korumak için hiçe sayar mıydı? Sayardı. Bunu biliyordu. Hele ki şimdi onun güçlerinin kendi kanıyla sınırlı kalmadığını öğrenmişken... O sebeple söyleyebileceği daha fazla bir şey yoktu. Takeshi'nin de onun için aynı şeyi yapacağını biliyordu. Hiç değilse oluşturduğu duygusal travmayı hafifletmeyi deneyebilirdi. Bir süre sonra kendini ondan uzaklaştırmadan başını göğsünden kaldırıp yüzüne baktı. Gözlerindeki ifadeden onu affedip affetmediğini çözecekti. "Belki Akuro Tenchi Köprüsü'ndedir..." dedi mırıltıyla. Onunla yüzleşmeyi hiç istemiyordu.

Re: [Yureikumo Aoi] Parlak Kırmızı

Posted: Sat Apr 11, 2026 11:28 am
by GM - Shinsei
Takeshi, kendini kollarına bıraktığın anda önce taş gibi kalıyor. O sertleşmiş omuzlar, az önce sesini soğutan o korku ve öfke, bir an boyunca üstünde duruyor. Sonra yavaş yavaş çözülüyor. Bir eli tereddütle sırtına geliyor, ardından diğeri de seni daha sıkı tutuyor. Göğsüne dayadığın başının hemen üstünden, derin ama kırık bir nefes verdiğini hissediyorsun. "Beni böyle korkutma." diyor alçak bir sesle. Bu bir azar değil artık. Yorgun, içten ve fazlasıyla çıplak bir cümle bu. "Sana kızdım diye değil... seni o halde görünce..." Cümlenin sonunu getiremiyor. Parmakları sırtında yavaşça hareket ediyor, sanki gerçekten orada olduğunu teyit etmek ister gibi. Sen özür diledikçe o da bakışlarını yumuşatıyor. Başını hafifçe eğip alnını saçlarına yaklaştırıyor. "Affetmek gibi bir şey yok." diye mırıldanıyor. "Sadece... bir daha asla böyle bir şey yapma. Ne olursa olsun, o noktaya gelmeyelim." Başını kaldırıp sana baktığında gözlerindeki o sertlik çözülmüş, yerini buruk bir sevgiye bırakmış oluyor.

Sen Tenchi Köprüsü’nü mırıldandığında cevap verecek gibi oluyor, dudakları aralanıyor, ama tam o sırada Toshifumi yeniden görünüyor. Koridorun başında durup hiç lafı uzatmıyor. "Gardiyanlar geliyor, çıkalım buradan." Takeshi hemen başını çevirip hücredeki adamı işaret ediyor. "Ama adam burada, baygın. Konuşmaya devam ettirebiliriz." Toshifumi buna tek kaşını kaldırıp kısa, sert bir sesle karşılık veriyor. "Baygın bir adamın başında yakalanırsanız bunu açıklayamazsınız. Üstelik hücreye izinsiz girildiği, mahkumun darp edildiği ve sizin de burada bulunduğunuz ortaya çıkarsa, konuştuğu her şey resmi olarak da çöpe gider. Şu an elimizde ilk kez bir yön var. Onu da kaybetmeyelim." Kaizen de bunu onaylar gibi kısa bir baş hareketi yapıyor. "Haklı. Burada daha fazla kalmak aptallık olur." Birkaç saniye sonra hepiniz koridorun yanındaki dar pencereden, taş duvarın dışına açılan alçak camdan sırayla atlayıp çıkıyorsunuz. Dışarıdaki soğuk hava yüzüne vurduğunda zindanın rutubeti üstünden sıyrılıyor ama içinizdeki gerilim sürüyor.

Konoha’nın iç taraflarına doğru hızlı adımlarla ilerlerken hiç kimse bir süre konuşmuyor. Nefesler, bot sesleri ve uzakta kartal meselesine verilen telaşın yankıları var yalnızca. Sonunda Toshifumi, yürüyüşünü bozmadan konuşmaya başlıyor. "Arka taraftan dinledim." diyor doğrudan. "Adamın söyledikleri tam bir çözüm vermiyor ama üç şey veriyor. Bir: Akuro lider değil, yani daha üst bir zincir var. İki: Akane doğrudan içlerinde değil ama temasta bulunmuş. Üç: Tenchi Köprüsü’ne götürülecek bir kız var. Bu sonuncusu şu an elimizdeki en canlı veri." Kaizen, ellerini cebine sokup başını hafifçe öne eğiyor. "Benim fikrim net. O köprüye gidilmesi lazım. Akuro oradaysa, Takeshi’nin mührüne dair cevap da oradadır. Akuro orada değilse bile, özel kız meselesi zincirin başka bir halkasını açar." Takeshi de bu kez daha sakin ama çok daha kararlı bir sesle lafa giriyor. "Ben de öyle düşünüyorum. Konoha içinde dönüp durdukça bir şeylere yaklaşıyoruz ama her seferinde duvara çarpıyoruz. O adam bile en sonunda bizi oraya itti. Belki isteyerek, belki istemeden. Ama Tenchi Köprüsü artık yalnızca bir nottaki kelime değil." Kısa bir an durup sana bakıyor. "Ben gitmek istiyorum." Toshifumi hemen ekliyor. "Ama bu iş öyle elini kolunu sallayarak yapılacak bir şey değil. Köprü hattı boş olmaz. Eğer gerçekten teslimat yapılacaksa orada gözcü, ara bağlantı, belki mühür hattı bile olabilir." Kaizen burnundan kısa bir ses çıkarıyor. "Yani heyecanlı aslında."

Tam bu noktada Bokukichi, şimdiye kadar alışılmadık şekilde sessiz kaldıktan sonra iki elini yana açıp hepinizin önüne yarım adım atıyor. "Bir dakika ama kızlar götünüz tutuşmadan önce bir şey söylemek istiyorum." diyor, bu kez şakacı değil ciddi bir tonla. "Biz bunu gayriresmi şekilde yaparsak artık gerçekten başımıza iş alacağız. Hani böyle tatlı tatlı azar yemek, bir görevden men edilmek, Masato’nun bize kırılması falan değil. Gerçekten. Kayıtlarda olmayan, izinsiz, Sennashi bağlantılı, potansiyel teslimat hattına müdahale edilen bir olaydan bahsediyoruz. Bunu saklayarak gidersek dönüşte elimizde ne bilgi olursa olsun önce bizim kafamızı alırlar. Haklı olarak alırlar üstelik." Sonra sana bakıyor. "O yüzden karar bu noktada duygusal olamaz. Ya gidip Hokage’ye haber vereceğiz, belki Masato, Shiori, Kaede ve diğerlerini de işin içine katacağız, resmi bir şey olacak. Ya da bunu kendi başımıza yapacağız ve o zaman da her şeyi gerçekten göze alacağız." Takeshi buna hemen karşı çıkmıyor, ama yüzündeki ifade kolay kolay bu fikre razı olmadığını belli ediyor. Toshifumi ise daha nötr duruyor. "Ne kadar çok kişi, o kadar çok sızıntı riski." diyor. "Ama o kadar çok güç de demek." Kaizen omzunu silkerek son sözü sana bırakır gibi davranıyor. "Bence mesele şu, kime ne kadar güveniyorsun ve Hokage'nin potansiyel olarak reddetmesini göze alabilir misin?" Sokak boyunca ilerlerken bütün gözler sonunda sana dönüyor. Tenchi Köprüsü’ne gidilecekse bu karar şimdi verilecek gibi duruyor. Ama o köprüye hangi yüzle, kaç kişiyle ve kimin bilgisiyle yürüyeceğin artık senin ağzından çıkacak cümleye bağlı.

Re: [Yureikumo Aoi] Parlak Kırmızı

Posted: Sat Apr 11, 2026 1:20 pm
by Yureikumo Aoi
Takeshi belki yavaş yavaş yumuşayarak, belki anın şokunu atlatarak gevşemeye başlamıştı. Onun ne kadar korktuğunu ve endişelendiğini duyunca kendini daha da suçlu hissetmekten geri duramadı. Parmakları sırtını sararken bir daha böyle bir şey yapmamasını tembih etmişti yeniden. Aoi başını salladı. Ona darılmadığını öğrenmişti. Başını eğip yüzüne yaklaştırdığında gülümsedi. Yeniden sevgi dolu baktığını görmek güzeldi. Onun bir daha kendisine asla o şekilde bakmasını istemiyordu. Aoi'nin yaptığı onun duygusal bir travmasını harekete geçirmiş olmalıydı. Belki ailesinin başına gelenleri düşünerek Aoi'nin başına bir şey geleceğinden endişelenmişti. Aoi onu da ailesi gibi görüyordu bu noktada. İkinci ailesinin zarar görmesi acı verici bir şey olmalıydı. Aoi bunu düşünememişti. Kendi başına harekete geçmiş, sonuçlarını düşünmemiş hatta sormamıştı. Ama dersini almıştı. İnsanları tek umursayan kişi kendisiymiş gibi davranıp onların koruyucusu rolüne bürünemezdi. Duygular karşılıklıydı.

Bir sonraki adımlarının ne olacağına karar veremeden Toshifumi yaklaşan gardiyanı haber vermeye gelmişti. Takeshi adamı daha fazla konuşturabileceklerini iddia etse de çok riskliydi. Bir mahkumu darp etme suçundan ve bu bölgeye gizlice girdikleri için de ayrı ayrı hesap vermeleri gerekirdi. Ciddi suçlamalar altında kalırlardı. Böylece açık gördükleri ilk pencereden dışarı zıplayarak zindanı terk ettiler. Kim olduğunu dahi öğrenemedikleri sapık herif ise bayıldığı kan gölünün içerisinde geride bırakılmıştı. Dışarı çıktıklarında kan kokusunun dağılması ve ciğerlerine giren soğuk hava zihnini biraz daha berraklaştırdı. Toshifumi konuşulanları analiz ederek bir sonuca varmıştı. Herkes aynı şeyi düşünüyordu. Tenchi Köprüsü'nden ilk kez bahsedilmiyordu. İki kere notlarda görmüşlerdi ve şimdi de bu adam oraya kızın götürüldüğünü ima etmişti. Bir teslimat noktasıydı. Akuro orada olsa da olmasa da gidip ne döndüğünü araştırmaları gerekiyordu. Akuro zaten oradaysa Takeshi'nin mührüne dair cevap alabilirlerdi. Ancak Akuro çok güçlüydü. Onunla yüzleşme fikri Aoi'nin korkuyla ürpermesine sebep oluyordu ki bu çok günahkarca bir düşünceydi. Yalnızca Yuukon'dan korkması gerekirdi. Zaten kendi canı için değil, diğerleri ve özellikle de Takeshi için endişeliydi. Yine de en sonunda yaratıcı ne derse o olurdu.

Takeshi gitmek istiyordu. Kendisine yönelen bakışlara karşılık başını salladı. "Gidelim o zaman." Toshifumi orada karşılaşabilecekleri tehlikelerden bahsederken Kaizen heyecanlanmış gibi sesler çıkartmıştı. Bokukichi ise ilk kez söz alıyordu. Ağzından da ilk kez pervasızca olmayan mantıklı bir şey çıkmıştı. Ellerini kollarını sallayarak köy dışına çıkıp gizli operasyon yürütemezlerdi. İzin almaları gerekiyordu. Bu da işleri karmaşıklaştırırdı. Ekibin diğer üyelerine haber verilmesi gerekebilirdi, herkesin toplanması zaman alırdı. Onların en kısa zamanda gitmeleri gerekiyordu. Hem de kişi sayısının artması Sennashi'ye daha çok bilgi sızması anlamına da geliyordu. Tüm gözlerin nihai karar için kendisine dönmesiyle duraksadı. "Kurbağam!" Öncelikle gidip kurbağasını aldı Bokukichi'den. Duygusal destek şarttı bu zorlu zamanlarda. Sonra da ona sarılarak düşündü. "Bizim Sennashi'den farkımız diplomasiye ve düzene hala güveniyor olmamız, değil mi? O halde bunu kuralına göre yapmalıyız. Hokage izin vermeyecek olsa bile elimizdeki bilgiyi onunla paylaşmalıyız." Kimonosunun kollarını indirerek sol avucundaki yarayı gizlemeye çalıştı. "Ben de Masato ve diğerlerini bu işe karıştırmak istemiyorum açıkçası ama Hokage ne derse o olacak. Onun vereceği karara güveniyorum. Hokage bana daha önce shinobilerin gerektiğinde inisiyatif alabilmeleri gerektiğini söylemişti ancak bugün yeterince aldık. Daha fazla ileri gidersek artık kendimize shinobi diyemeyiz."

Herkes bu fikri kabul ederse hiç zaman kaybetmeden Hokage'nin ofisine gideceklerdi. Aoi ona neler diyeceğini zihninde planlamıştı bile. "Tenchi Köprüsü'ne çok gizli bir göreve gitmemize izin verin lütfen!" diyecekti lafa ilk girdiği anda. Sonra da kendini açıklayacaktı. "Reddetmeden evvel diyeceklerimi dinleyin. Tenchi Köprüsü'nde bir şeyler döndüğüne dair somut kanıtlarımız var. Kaçırılan kız çocuğunun oraya götürüleceği aşikar zira hamamda bulduğumuz not ve çizim bunu gösteriyor. Yuukon ruhunu kutsasın Akuro tarafından infaz edilen rahip de avucunda bize bıraktığı son notunda bu mekanı işaret etti. Bunun anlamı üzerine çok kafa yorduk ve kesinlikle orada bir şeyler döndüğünü düşünüyoruz. Bu özel kız dedikleri kızları buraya teslim ediyor olduklarından şüpheliyiz. Bunun ne amaçla yapıldığını öğrenmeli ve o kızı veya kızları kurtarmalıyız. Notlarda Konoha'ya dair net bir tehdit ve büyük gün dedikleri bir saldırının iması vardı. Bunun ne olduğunu öğrenmek için bu riski alacak shinobileri keşif görevine göndermelisiniz! Ancak önceki görevlerde olduğu gibi bir Jounin ve ekiple gitmek istemiyoruz. Köyde hemen her klandan Sennashi üyesi var ve sürekli olarak ne yaptığımızı izleyip onlara raporluyorlar. Hyuuga içerisinde bile var olduklarına dair sizi temin edebilirim. Her gittiğimiz görevde aynı şey oldu. O sebeple hiç kimse bilmeden, kimsenin ruhu duymadan çok küçük bir ekip olarak gitmeliyiz. Başka kimseyi karıştırmamalıyız. Bu davada ancak bu şekilde ilerlersek bir sonuca varabiliriz. Onlar son derece gizlilik içerisinde hareket ediyorlar. Biz de onlar gibi davranmazsak hep bizden bir adım önde olacaklar. Ayrıca o kızın babasına bir söz verdim, onu kurtarmak zorunluluğunu omuzlarımda hissetmekteyim. Lütfen izin verin kendi planımızı yapıp Tenchi Köprüsü'ne gidelim. En fazla 4-5 kişi olarak. Hatta belki daha bile az. Ve hemen yola koyulmalıyız çünkü çok uzun bir yol var. Lütfen bize bir nebze de olsa güveniniz varsa izin verin."

Re: [Yureikumo Aoi] Parlak Kırmızı

Posted: Mon Apr 13, 2026 5:04 pm
by GM - Shinsei
Söylediklerin bittiğinde bir anlığına ağır bir sessizlik oluşuyor. Kaizen ilk kez ciddi görünerek başını sallıyor. Bokukichi, kurbağayı tekrar sana teslim ederken "Bence de. Bu saatten sonra iyice korsana bağlarsak sıçarız." diye mırıldanıyor. Takeshi ise senden gözlerini ayırmadan "Ne derse desin, şansımızı deneyelim ya." diyor. Böylece karar verilmiş oluyor ve hiç oyalanmadan hep birlikte Hokage Binası’na yöneliyorsunuz. Binanın kapısından içeri girdiğinizde memurların, haber taşıyan shinobilerin ve kısa kısa verilen emirlerin arasında hızla yukarı çıkıyorsunuz. Toshifumi, Hokage’nin katına geldiğinizde kısa bir süre duruyor. Yüzünde okunması zor bir ifade beliriyor. "Birazdan geliyorum." diyor yalnızca. Nereye gittiğini söylemeden geride kalıyor.

Sen, Takeshi, Bokukichi ve Kaizen kapıya kadar ilerliyorsunuz. İçeri buyur edildiğinizde odaya giriyorsun ve hiç vakit kaybetmeden konuşmaya başlıyorsun. Tenchi Köprüsü’ne gitmek istediğinizi, bunun artık yalnızca bir şüphe değil, üst üste gelen notlar, ölü bir rahibin son mesajı, kaçırılan kız ve Konoha’ya yönelik örtük tehditlerle desteklenen somut bir ihtimal olduğunu anlatıyorsun. Sözlerin akıp giderken, tam son cümlelerine yaklaşırken kapı yeniden açılıyor. Toshifumi içeri giriyor ve gelip sizinle aynı hizaya geçiyor. O an odadaki hava fark edilir biçimde değişiyor. Hokage’nin bakışları bir anda senden çekilip onun üzerine sabitleniyor. Sen konuşmayı bitiriyorsun ama Shigure bir süre hiçbir şey söylemiyor. Yalnızca Toshifumi’ye bakıyor.

Bu sessizlik uzadıkça herkesin omuzları biraz daha geriliyor. Bokukichi’nin yüzündeki gevşek ifade silinip gidiyor. Kaizen göz ucuyla Takeshi’ye bakıyor. Takeshi ise düpedüz şaşkın bir halde Hokage’yi izliyor. Sonunda Sarutobi Shigure nefes veriyor ve beklenmedik bir sakinlikle "Tamam olur." diyor. O kadar kolay, o kadar düz söylüyor ki birkaç saniye boyunca cümlenin anlamı yerine oturmuyor. Bokukichi önce Kaizen’e dönüyor, Kaizen de ona dönüyor, ikisi de diğerinin de aynı şeyi duyup duymadığını ölçüyor sanki. Takeshi’nin bakışları büyüyor. Shigure konuşmaya devam ediyor. "Planınızı yapın ve gidin. Size güveniyorum." Ardından ellerini önünde birleştiriyor ve ifadesi biraz daha ciddileşiyor. "Ancak tek bir şartım olacak." Bu kez gözlerini tek tek hepinizin üzerinde gezdiriyor. Önce Kaizen, sonra Bokukichi, sonra Takeshi, sonra sen. "Sennashi’nin çeşitli mühür sistemlerini aktif olarak kullandığını biliyoruz. Eğer Konoha’nın sırlarını sizden çalmaya çalışırlarsa... kendinizi etkisiz hale getirmek zorundasınız." O cümle odanın içine öyle bir bırakılıyor ki boğazın istemsizce düğümleniyor. Herkesin aynı anda yutkunduğunu duyuyorsun gibi oluyor. Sonra Shigure, sanki az önce söylediği şey dünyanın en normal ihtiyat cümlesiymiş gibi küçük bir tebessüm ediyor. "Buna gerek olacağını düşünmüyorum tabii. Malum..." diyor ve yine gözlerini Toshifumi’ye çeviriyor. "Yanınızda Anbu Kök biriminin kaptanının oğlu var. Babasının elbette şu an bu konuşmayı yapıyor olduğumuzdan bile haberi vardır. Yani emin ellerde sayılırsınız."

Toshifumi o ana kadar odada neredeyse gölge gibi duruyor. Ne mahcup ne gururlu. Yalnızca bekliyor. Hokage’nin sözleri bittikten sonra, ilk kez dudaklarının kenarında ince bir gülümseme beliriyor. "Bir sorun çıkmayacağına emin olabilirsiniz efendim." diyor. Shigure başını hafifçe eğiyor ve konuşmaya devam ediyor. "Bu artık senin dahiliyetin sayesinde A-rank bir görev." diyor. "Eğer Sennashi’nin üst rütbelileriyle karşılaşırsanız S-rank olarak sınıflandırılma potansiyeli bile taşıyor. Sen bir Jounin olabilirsin ama arkadaşların sadece Chuunin. Onların sorumluluğunu sen alacaksın, bunu unutma. Eğer başlarına bir şey gelirse bu senin de, babanın da itibarını-" Toshifumi bir anda Hokage'nin sözünü kesiyor. "Shimura’lar asla hata yapmazlar, sayın Hokage." O anda Shigure’nin yüzünde küçücük bir duraksama beliriyor. Sözün kendisinden çok, söyleniş biçimi tepki çekiyor. Sonra Hokage tekrar gülümsüyor, bu kez ne düşündüğünü saklayan türden bir gülümseme bu. "Dağılabilirsiniz." diyor yalnızca.