Page 3 of 4
Re: [Kurooni Jin] Kızıl Miras
Posted: Tue Jan 13, 2026 2:04 pm
by GM - Shinsei
Alev topu rüzgarla birleşip alanı yutmaya hazırlanırken, sen çoktan kararını vermiş oluyorsun. Sola ya da sağa kaçmak yok. Geri çekilmek yok. İleri. Bir anlık sıçrayışın, hem alevin merkez hattından seni koparıyor hem de Shuujin’in adamlarından birine doğru taşıyor. Isı omzunu yalayıp geçiyor, saçlarının uçları kavruluyor ama hızın yeterli. Adam daha ne olduğunu anlayamadan sırtına tırmanıyorsun. Dizlerin omuzlarına kilitleniyor, ağırlığını veriyorsun. Kunain boğazına dayandığı anda göz göze geliyorsunuz.
Ve fısıltı akıyor.
Sözlerin kulağından içeri girerken adamın bedeni titremeye başlıyor. Yutkunuyor. Nefesi düzensizleşiyor. Boynundaki metalin soğukluğunu fazlasıyla hissediyor. Ellerini kaldırmıyor. Kaldıramıyor. Dizleri kilitlenmiş gibi. Gerçekten teslim oluyor. Sen bağırdığında sesin alanı yarıyor. Bir anlık sessizlik. Sonra Shuujin’in sesi patlıyor. İçinde öfke, panik ve şaşkınlık var. "Ya Katou, genjutsu o!" Aynı anda bir mühür daha yapıyor.
Tanıdık bir titreşim hissediyorsun ama artık çok geç. Arkandan gelen varlığı hissediyorsun. Kage Bunshin. Kolların bir anda arkadan kilitleniyor. Dengen bozuluyor. Adamın sırtından koparılıyorsun ve sert bir savrulmayla yere çakılıyorsun. Nefesin göğsünden sökülüyor, sırtın zemini tok bir sesle öpüyor. Shuujin sendeleyerek arkadaşına ulaşıyor. Dizlerinin titrediği net. Eliyle işaret yaparken sesi çatlıyor. "Kai!" Genjutsu çözülüyor. Adam boğazını tutup geriye düşüyor, öksürerek nefes alıyor.
Sen yerde yatarken başını hafifçe çeviriyorsun. Ayağa kalkmadan önce bakıyorsun. Shuujin nefes nefese. Göğsü hızlı hızlı inip kalkıyor. Duruşu bozuk. Bir ayağı geride, denge kurmakta zorlanıyor. İki kez Kage Bunshin kullanmak onu gerçekten zorlamış. Bunu hissediyorsun. İlk defa... ilk defa, karşısındaki adamda net bir açık görüyorsun. Shuujin dişlerini sıkarak bağırıyor. "Çekilin! Uzağa gidin! Bu benim savaşım lan!"
Adamları hızla geri çekiliyor. Alan boşalıyor. Shuujin uzun uzun mühürler yapmaya başlıyor ama elleri tam senkron tutmuyor. Çakrası dalgalı. Odaklanmaya çalışıyor, ama zorlanıyor. Sen dizlerini altına alıp doğrulurken çevreyi tarıyorsun. Arkana baktığında, ismini bilmediğin Katon jutsusundan kalan yangını görüyorsun. Alevler hala yanıyor, hava sıcak, duman ağır. Önünde ise Shuujin var. Yaklaşık üç metre mesafe. O hala mühür yapmaya çalışıyor. Gözleri yere bakıyor. Arkasında kimse yok. Yanında kimse yok.
İlk defa, gerçekten hiçbir tehdit yok.
Sadece sen, o, ve vereceğin karar.
Bir adım atarsan... bu dövüş bitebilir.
Re: [Kurooni Jin] Kızıl Miras
Posted: Tue Jan 13, 2026 2:46 pm
by Kurooni Jin
Katou, ismini öğrenmediğim, ancak Genjutsu ile diz çöktürmeye çok yaklaştığım adamı ellerimden kurtaran şey Shuujin’in Kage Bunshin’i oluyordu. Katou’nun sırtından beni koparmış, sert bir savrulmayla yere çakmıştı. Sırtımın zeminden hasar almasıyla birlikte bir anlığına nefesim kesilmişti. Rakibim ise, hedefimin yanına giderek Genjutsu’yu çözmeyi başarmıştı. Shuujin gerçekten büyük bir dertti. Dişli bir rakipti ve onu yenmem mümkün gözükmüyorsa da, elimden gelen her şeyi denemeye çalışıyordum. Ancak, bu savaşı sonlandırabilecek tüm veriler yavaş yavaş gözümün önüne gelmeye başlıyordu. Duruşu bozulmuştu, göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. Yorgundu. Denge kurmakta da zorlanıyordu. Shuujin’de net bir açık vardı ve bu açık öylesine büyüktü ki, onu anında yok etmemi sağlayabilirdi. Üstelik, ikinci hatayı da yapmıştı. Arkadaşlarını uzağa yollayarak, benimle teke tek kalmıştı.
Hedefim, uzun uzun mühürler yapmaya başlamıştı, ancak ellerinde tam senkron tutmuyordu. Çakrası dalgalıydı. Odaklanmaya çalışıyor, ancak oldukça zorlanıyordu. Arkamda, az önce kullandığı jutsusun izleri kalmıştı, alevler hala yanmaya devam ediyordu. Gözleri yere bakıyordu, muhtemelen ya benim gözlerimden kaçmaya çalışıyor ya da mühürlerine odaklanmaya çalışıyordu. Ancak bu benim için mükemmel bir fırsattı. Shuujin’i sakat bırakacaktım. Her şeyden önce, ben bu adamlara muhtaç değildim ve buraya kan dökmeye gelmiştim. Böyle örgütler içerisinde, zayıflara yer verileceğini de sanmıyordum. Yani Shuujin’i sakat bırakmak, benim için mükemmel bir prestij olabilirdi. Köyüm açısından bu nasıl karşılanırdı bilmiyorum ama, örgüt içerisinde kesinlikle ismimi duyuracaktı.
Bu yüzden, kunaimi sıkıca kavradıktan sonra, bir shinobi için mesafe sayılmayacak üç metreyi hızla ileriye doğru atılarak zıpladım. Görüşünden iyice çıkmak istiyordum. Yakınlaştığım anda, hedefim elleri ve parmakları olacak. Kunaiyi, inişimin de verdiği hızla öyle bir saplayıp yarmak adına kuvvet vereceğim ki, en azından iki ya da üç parmağını koparacağım. Eğer bunu başarabilirsem, aşağıya indiğim gibi ters tuttuğum kunaiyi yukarı doğru doğru savurarak boğazına dikey ve derin bir darbe vermeye çalışacağım.
Ya sakat kalacaksın, ya da öleceksin Shuujin.
Başka yolu yok.
Re: [Kurooni Jin] Kızıl Miras
Posted: Fri Jan 16, 2026 10:49 am
by GM - Shinsei
Üç metre. Bir shinobi için hiçbir şey. Ayakların zemini itiyor, bedenin öne fırlıyor. Shuujin hala mühür yapmaya çalışırken sen çoktan görüş çizgisinin içine girmiş oluyorsun. Kunai aşağıdan yukarı değil, doğrudan hedefe. Elleri. Parmakları. Çeliğin eti yarması net, kuru bir ses çıkarıyor. Shuujin refleksle elini geri çekiyor ama geç kalıyor. Sol elinin serçe parmağı, yarısından itibaren koparak yana savruluyor. Kan, kısa bir yay çizip toprağa sıçrıyor. Shuujin’in ağzından çıkan çığlık kontrolsüz, hayvani ve gerçek. Dizleri çözülüyor, yere düşerken kopan parmağını diğer eliyle kavrıyor. Çığlığı bu kez acıyla boğuklaşıyor. Etraf bir anda hareketleniyor.
Adamları Shuujin’in etrafına toplanıyor, silahlar çekiliyor. Kunailer, kısa kılıçlar, mızrak uçları... Hepsi sana doğruluyor. Gözlerinde panik var ama öfke daha ağır. Shuujin dişlerini sıkarak bağırıyor.
"Bırakın! Koyun silahlarınızı! Sikerim lan hepinizi!" Sesindeki ton tartışmaya kapalı. Silahlar birer birer iniyor. Kimse itiraz etmiyor. Shuujin nefes nefese, dişlerini sıkarak sana bakıyor.
"Çocuk... bekle burada." Zorlana zorlana ayağa kalkıyor. Kan, kolundan aşağı akıyor, toprağa damlıyor. Arkadaki çadırlardan birine doğru yürümeye başlıyor. Adamları da sessizce peşine takılıyor.
Sen kunaini bırakmıyorsun. Elin titriyor ama gardın düşmüyor. Bir süre sonra dizlerinin seni artık taşımadığını hissediyorsun. Adrenalin çekiliyor. Yorgunluk üstüne çöküyor. Dizlerin bükülüyor ve sonunda yere kapaklanıyorsun. Toprağın soğukluğu yüzüne değiyor. Aklına istemsizce bir düşünce geliyor. Hame ve Shiho şu anda ne yapıyor?
O Sırada
Yan geçitte ilerleyen Hame, Shiho ve Ōotoko-Jin sessiz ama hızlı. Dar tünellerden, yosunlu taşlardan, çökmeye yüz tutmuş geçitlerden geçiyorlar. Karşılarına çıkan iki Sennashi üyesiyle kısa ama sert bir çatışma yaşanıyor. Shiho’nun shurikeni birini yere sererken, Hame kılıcıyla diğerini susturuyor. Ōotoko-Jin önden ilerlerken bir anda duruyor. Hame refleksle duruyor. Shiho kaşlarını çatıyor, bu şey şimdi mi bozulacak der gibi bakıyor. Ōotoko-Jin’in gözlerinde bir anlık ışıldama oluyor. Başını kaldırıp havaya bakıyor. Sanki çok uzak bir yerden gelen bir şeyi hissediyor gibi. Sonra hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam ediyor. Hame ve Shiho birbirlerine bakıyor ama sorgulamıyorlar. İlerlemeye devam ediyorlar.
Toprakta yatarken ayak sesleri duyuyorsun. Ağır, kontrollü. Başını zorla kaldırdığında Shuujin’i görüyorsun. Sol eli kalın bezlerle sarılmış, kan hala sızıyor. Sağ elinde bir parşömen var. Yanına kadar geliyor. Parşömeni yüzüne doğru fırlatıyor.
"Burada yazanı öğren." Ses tonu yorgun ama net.
"Kaç gün sürerse sürsün. Tam anlamıyla öğrenene kadar karşıma çıkma. Yemek su ihtiyacını bu heriflerden gider." Sonra cebinden kısa, sade bir tanto kılıcı çıkarıyor. Onu da yere atıyor.
"Bunu kullanırsın." Geriye doğru birkaç adım atıyor. Dönüp sana son bir kez bakıyor.
"İyi iş çıkardın ama bizimle hareket edeceksen Genjutsu yetmez velet." Bir an duruyor.
"Göster kendini. Sonrasını konuşuruz." Arkasını dönüp uzaklaşıyor.
Parşömeni eline alıyorsun. Mührünü açıyorsun. İçindekilere bakıyorsun. Ve neyle karşı karşıya olduğunu anlıyorsun.
Zanei Shunjin
(Anlık Gölge Kesici)
Bu tekniği denemeden önce şunu bil: Bu bir kesme jutsusu değildir. Bu bir an jutsusudur. Kılıcını eline aldığında, onu yalnızca bir silah olarak görme. O an, kılıç senin hızının uzantısıdır. Chakra, kolundan değil, belinden, omurgandan ve ayak tabanından akmalıdır. Aksi halde bedenin, bıçağından önce parçalanır. İlk adımda chakra’yı kılıca kilitleme. Aksine, onu serbest bırak. Kılıcına dolan chakra ip gibi ince olmalı, kalın olursa iz bırakır, iz bırakırsa düşman görür. Nefesini tutma. Nefesini yarım bırak.
Hareket ettiğin an, aslında çoktan geçmiş olmalısın. Gözlerin hala ilk durduğun yeri görürken, bedenin ikinci noktaya varmış olmalı. İşte bu boşlukta, yarım nefeslik sürede, gölgen sende kalır. Düşman onu sen sanır. Kesikleri saymaya çalışma. Kılıç kendi yolunu bulur.
Her savuruşta kılıç havayı yarmaz, havaya chakra bırakır. İnce, sessiz, neredeyse yok gibi. Bu izler gerçek değildir. Henüz. Onlar yalnızca vaatlerdir. Asıl kesik, düşman gardını indirdiğinde doğar.
Eğer kılıcına Raiton akıtırsan, kesikler bedeni değil, sinirleri arar. Kaslar tereddüt eder, emirler geç ulaşır. Bir kalp atışı, belki iki. Bu, bir suikast için fazlasıyla yeterlidir.
Eğer Suiton seçersen, izler dağılmaz. Aksine, hedefin etrafında dolanır. Ayaklar ağırlaşır, denge bozulur. Düşman hala ayakta olduğunu sanırken, hareket etmeyi unutur.
Ama dikkat et.
Bu teknik sabırsız olanı affetmez. Çok hızlıysan kendini kesersin. Çok yavaşsan gölgen ölür, sen onun ardından gidersin. Rüzgarı hisset. Kendi adımlarını duyabiliyorsan, çok yavaşsın. Hiçbir şey duymuyorsan ya başardın, ya da artık duyacak kulak kalmadı.
Bu jutsu kalabalık için değildir. Tek bir hedef içindir. Ve o hedef, tek bir an için yaşar.
Zanei Shunjin’i görenler onu bir kez savunur. Ölenler, ikinciyi hiç hatırlamaz.
Off Topic
İmzanıza;
eşyalarını ekleyebilirsiniz.
Re: [Kurooni Jin] Kızıl Miras
Posted: Sat Jan 17, 2026 12:23 am
by Kurooni Jin
Adımlarım, bu açığı yakaladığım gibi yerimden fırlamak için harekete geçti. Shuujin, hala mühür yapmaya çalışırken çoktan görüş açısına girmiştim, bu yüzden kunaiyi doğrudan hedefe sallamaya karar verdim. Ellerini, daha doğrusunu parmaklarını yok etmeye odaklanmıştım. Shuujin, refleksle elini geri çekmiş olsa bile geç kalmıştı. Sol elinin serçe parmağı, yarısından itibaren koparak yana savrulmuştu bile. İstediğime ulaşmıştım, yay çizip toprağa sıçrayan kan, benim zaferimi gösteren bir çizimdi. Ağzından kontrolsüz, hayvani, ilkel bir çığlık çıkmıştı. Dizleri çözülmüş, kopan parmağını diğer eliyle kavramıştı. Acıyla harmanlanmış bir çığlık çıkıyordu bu sefer ağzından. Ancak bu benim umurumda değildi, ben bir zafer elde etmiştim ve bu Sennashi denilen örgütün içerisine sızmak için bir fırsat yaratmıştım. En azından öyle düşünüyordum.
Adamlar, Shuujin’in etrafında toplanmış, silahlarını çekmişlerdi. Beni burada öldüreceklerini düşünüyordum, hepsi bana doğrulmuştu. Gözlerinde panik vardı, öfke daha ağır bassa bile görünüyordu. Shuujin, herkese silahlarını koymasını emretmiş, hepsini baskılamıştı. Silahlar yavaş yavaş inerken, bana burada beklememi söylemişti. Güç bela ayağa kalkmış, toprağa damlayan kan izleriyle birlikte çadırlara doğru ilerlemişti. Bense, hala gardımı tutmaya devam ediyordum. Ancak bu yorgunlukla, bedenim beni taşımayı reddediyordu. Adrenalin kendisini bıraktığında, bedenim de dizlerimden başlayarak yarı yolda bırakmıştı beni. Toprağın soğukluğu yüzüme vururken, tamamen savunmasızdım. Hame ve Shiho’nun şimdi ne yaptığını merak ediyordum. Bu görev olmadık yerlere uzanıyordu ve onları hiç olmayacak bir şeyin içine doğru çekiyordum. Onları uzaklaştırmam gerektiğini hissediyordum.
Bu düşüncelerden beni uzaklaştıran, Shuujin’in çıkardığı ayak sesleriydi. Sol elini kalın bezlerle sarmıştı, kanın hala sızdığı görülüyordu. Sağ elindeki parşömeni yüzüme fırlatmış, burada yazanı öğrenmemi söylemişti. Kaç gün sürerse sürsün, tam anlamıyla öğrenene kadar karşısına çıkmamamı söylemişti. Yemek su ihtiyacımı ise buradaki adamlardan giderecektim. Cebinden çıkardığı kısa, sade bir tantoyu yere atmış, eğitim için bunu kullanabileceğimi söylemişti. Onlarla hareket edeceksem sadece Genjutsu’nun yetmeyeceğini söylüyordu. Kendimi gösterdikten sonra gerisini konuşacaktık. Anlaşmamız böyle değildi, ancak şuan kelime yapabilecek bir halde de değildim. Zar zor yerimden doğrulup parşömeni elime almış, mührünü açmıştım.
Zanei Shunjin. Tekniğin açıklaması, nedense babamın eğitimlerinden sonra pek tanıdık geliyordu. Bu bana yabancı değilmiş gibi hissettiriyordu. Özellikle zamanında vermeye başladığı kılıç eğitimleriyle birlikte, çok daha tehlikeli bir hal alacak teknik gibi duruyordu. Olduğum yerde, bağdaş kurup okumaya devam ettim. “Bu bir an jutsusudur.” Okumaya devam ettim sakince. Henüz bir eyleme geçmeye gerek yoktu. “Bu teknik sabırsız olanı affetmez.” Belli ki, bu teknik üzerinde ustalaşmam veya öğrenmem için oldukça sağlam bir zihne sahip olmam gerekiyordu. “Ve o hedef, tek bir an için yaşar.” Shuujin gözlerimin önüne geldi. Bu tekniği öğrendikten sonra ne yapacağımı çok iyi biliyordum. Hedefim tek bir an için yaşayacaktı.
Yerimden yalpalaya yalpalaya kalktıktan sonra geldiğim noktaya doğru ilerlemeye başladım elime aldığım tanto ve parşömen ile birlikte. Hame ve Shiho ile buluşacağım kulübenin gözüme gireceği noktaya doğru ilerlemeye başlayacaktım. Bütün antrenmanlarımı orada yapmak istiyordum. Ancak, önce bir kenara bırakmak zorunda kaldığım abimin alın bandını alacak, sonrasında kulübe içerisinde yorgunluğumu atmak için iyi bir uyku çekecektim. Buna ihtiyacım vardı, bedenimin dinlenmesi gerekiyordu. Antrenmanlara sonrasında başlayacaktım. Şimdilik, gitmeliyim, yorgunluğumu atmalıyım. Bu tekniği öğrendiğim zaman, çok daha büyük yorgunluk yaşayacağımın bilincindeyim.
Re: [Kurooni Jin] Kızıl Miras
Posted: Sun Jan 18, 2026 1:58 pm
by GM - Shinsei
Geri dönüyorsun.
Geldiğin hattı takip ediyor, karanlığın içinde bıraktığın izleri tek tek topluyorsun. Bir süre sonra, kenara fırlattığın alın bandını buluyorsun. Toprakla kirlenmiş, kenarı hafif buruşmuş ama hala sana ait. Eğilip alıyorsun. Elinde bir an duruyor. Sonra onu sessizce yanına koyup yoluna devam ediyorsun. Kulübe göründüğünde, omuzlarındaki yük bir anlığına hafifliyor. İçeri giriyorsun. Kapıyı arkandan kapattığında dış dünyanın sesi kesiliyor. Tanto ve parşömeni bir kenara bırakıyor, sırtını duvara yaslayıp yere çöküyorsun. Bedenin daha fazla direnemiyor. Gözlerin kapanıyor.
Gözlerini açtığında karşında o duruyor.
Abin.
Kurooni Ryoichi, seni tepeden bakan o duruşuyla süzüyor. Gözlerinde ne öfke var ne merhamet. Sadece kesinlik. Dudakları aralanıyor. "Hiçbir şey olamayacaksın." Ses yankılanıyor. Kulaklarında değil, doğrudan kafanın içinde. O an yukarıdan bir şey düşmeye başlıyor. Bir maske. Hayvan yüzlü, pürüzsüz, ağır. Havada döne döne aşağı inerken gözlerin ona kilitleniyor. Ryoichi bir anda kılıcını çekiyor. Tek bir hareket. Maske, havadayken ikiye ayrılıyor. Parçalar yere düşemeden her şey kopuyor.
Bir anda doğruluyorsun. Nefesin hızlanmış. Kalbin göğsünü zorluyor. Etraf karanlık. Kulübedesin. Camdan baktığında dışarının hala gecenin körü olduğunu fark ediyorsun. Ay tepede, ışığı soluk. Ayağa kalkıyorsun. Dışarı çıktığında soğuk yüzüne çarpıyor. Keskin, ayıltıcı. Ama garip bir şekilde üşümüyor, aksine bedeninin hafiflediğini hissediyorsun. Yorgunluk yerini tuhaf bir canlılığa bırakmış gibi. Etrafına bakıyorsun.
Ağaçlar, çalılar, kulübenin önü. Antrenman için ne kullanabileceğini düşünürken gözün kulübenin hemen karşısındaki korkuluğa takılıyor. Yaklaştığında üzerinde birkaç eski kesik olduğunu fark ediyorsun. Daha önce kullanılmış. Yalnız değilsin. Ya da değildin. Korkuluğa bakıyorsun. Elindeki tantoya, sonra parşömeni koyduğun yere. Eğitime nereden başlayacağını düşünüyorsun.
Re: [Kurooni Jin] Kızıl Miras
Posted: Mon Jan 19, 2026 10:02 am
by Kurooni Jin
Ağabeyim, ona ait olan bu alın bandını aldığımda, bir an için ne yaptığımı sorguladım. Neyin peşindeyim, ne yapıyorum ve ne yapacağım. Bu adamlarla nereye kadar ilerleyeceğim. Sözde, onları yok edecektim, kan dökülecekti. Ancak şimdi beni aralarına almaktan bahsediyorlar, bana jutsu öğretiyorlar. Kendimi geçtim, yanımda gelen bu iki kişiyi ne yapacaktım? Hame ve Shiho, onları yanımda getirdim ancak bu işin gidişatında ne olacak bilmiyorum. Ya onları buradan çıkarmam gerekiyor, ya da onlarla birlikte buradan çıkmam gerekiyor. Gerçekten, ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Bedenim ve zihnim, öylesine yorgun ki, doğru düzgün düşünmek için bile zihnimi çalıştırmam gerekiyordu. Bense, kulübenin kapısını kapatmış, dış dünya ile tüm bağlantımı kesmiştim. Tantoyu ve parşömeni bir kenara bırakmış, sırtımı duvara yaslayıp yere çökmüştüm. Öylesine yorulmuştum ki, bu hareketim bile bilinçsizce gerçekleşmişti. Bir shinobi olarak, dışarıda savaşmanın ne kadar zor olduğunu öğreniyordum. Bu tempoya alışmam gerekiyordu sanırım. Ancak, o zaman şimdi değildi, çünkü gözlerim yavaş yavaş kendi kendine kapanmaya başlamıştı.
Gözlerim kapandığında, abim Ryoichi karşımda duruyordu. Tepeden bakışlarıyla beni süzüyor, o eskiden gördüğüm gözleriyle bakmıyordu bana. Bu sefer ne bir merhamet, ne bir öfke vardı. Bir bıçak gibi keskindi gözleri. Dudakları aralandığında, bana hiçbir şey olamayacağımı söyledi. Sesi, kafamın içinde yankılanıyordu. Yukarıdan düşmeye başlayan hayvan yüzlü maskeye kitlenmişti gözlerim. Abim, kılıcını bir anda çekerek tek bir hareketle maskeyi ikiye ayırmıştı. Parçalar daha yere düşemeden, gözlerim açılmıştı.
Nefesim hızlanmış, kalbim göğsümü zorluyordu. Abimin üzerimde yarattığı bu etkiyi anlamak güçtü. Onunla bir gün tanışmayı iple çeksem de, benim için ne kadar hayırlı bir durum olacaktı, fikrim yoktu. Şimdilik, yorgun düşmüş bedenimi biraz dahi olsa rahatlatmayı başarmıştım. Gecenin köründe uyanmıştım, ay tepede beni selamlıyordu. Soğuk, bütün bedenimi tetiklemişti dışarıya adım attığımda. Bedenim hafiflemiş gibiydi. Yorgunluğumun yerini ufak bir canlılık almıştı. Antrenmanı gerçekleştirmeye hazırdım. Ancak bu antrenman için ne kullanabileceğimi bilmiyordum. Düşünmeye devam ederken, gözüm kulübenin karşısındaki korkuluğa takılmıştı. Üzerinde birkaç eski kesik vardı, daha önce kullanıldığı belliydi. Ya yalnız değildim, ya da buradan birileri geçip gitmişti. Ancak bunları düşünmenin vakti değildi, şimdi antrenmana nereden başlayacağımı düşünmeliydim.
Tantoyu, babamdan öğrendiğim gibi ters bir şekilde tutup, sol elime almıştım. Derin bir nefes alıp, kafamda düşüncelerimi netleştirdim. Bu tantoyu sadece kılıç olarak değil, hızımın uzantısı olarak görmeliydim. Çakra, her yerimden akmalıydı. Çakramı kılıca kilitlememem, aksine serbest bırakmam gerekiyordu. Çakra, ip gibi ince olmalıydı, düşmanın göremeyeceği şekilde. Nefesimi ise, yarım bırakmam gerekiyordu. Hareket ettiğim an, çoktan harekete geçmiş olmalıydım. Her bir uzvum, buna bedenim de dahil, serbest kalmalıydı, özgür olmalıydı, birbirinden ayrı ama birbirini tamamlayan parçalar haline gelmeliydi. Parşömenden okuduğum ve anladığım şey buydu. Bu yüzden, önce zihnimin susması gerektiğini düşünüyordum. Ters tuttuğum tantoyu, bedenimin önüne almış, her an saldıracakmış gibi kuklanın karşısında beklemeye başlamıştım.
Gözlerimi yavaş yavaş kapadım. Nefeslerim, daha kontrollü, derin bir şekilde ciğerlerimi dolduruyor, sonrasında yavaşça boşaltıyordum. Birkaç saniye, birkaç dakikayı bulmaya başladı. Her bir uzvumu, zihnimi, ayrı birer parça olarak düşünüyordum. Sol elimde duran tantoyu da, kolumun bir parçası olarak düşünmeye başlamıştım. Geçen bir yirmi dakikalık zaman diliminden sonra, son aldığım nefesi tutmak yerine yardım bırakmış, çakramı özgürce ellerimden uzanmış yeni bir kol olan tantoma aktarmaya başlamıştım. Şimdi, bağımsızlığın sırası ayaklarımdaydı. Harekete geçmeliydim, harekete geçtikten sonra ise, tantoyu tuttuğum kolumun görevi geliyordu. Birkaç savuruş atmalıydım, şimdilik hızlı olmak zorunda değildi, ancak tekniği tam oturtabilmeye çalışmalıydım. Her savuruştan sonra, yine yirmi dakika nefes egzersizi yaparak, önce bütün vücudumu ve çakra akışımı hissedecek, sonra vücudumu parçalara ayıracağım zihnimde.
Re: [Kurooni Jin] Kızıl Miras
Posted: Mon Jan 19, 2026 9:49 pm
by GM - Shinsei
Tantoyu ters tutuşunla birlikte korkuluğun karşısında hareketsiz kalıyorsun. Nefesin yavaşlıyor. Göğsün inip kalktıkça çevredeki sesler tek tek siliniyor. Rüzgarın ağaç yapraklarında yarattığı hışırtı, uzaktan gelen su sesi, kulübenin ahşabının gecede genleşirken çıkardığı çıtırtı... Hepsi geri plana çekiliyor.
İlk savuruşunu yapıyorsun.
Kesik temiz ama boş. Tantoyu bir uzvun gibi hissediyorsun ama uzantı hala gecikmeli. Çakra akıyor fakat bir yerde düğümleniyor. Bir sonraki savuruşta bunu düzeltmeye çalışıyorsun. Ayakların hareket ediyor, bedenin hafifliyor ama zihnin hala önde koşuyor. Teknik, sen istemeden acele ediyor. Duruyorsun. Yirmi dakika nefes. Tekrar. Bu sefer savuruşlar daha sakin, daha kontrollü. Tantoyu hız için değil yön için kullanıyorsun. Çakrayı bastırmıyor, serbest bırakıyorsun. Ama ne yaparsan yap, o "an" gelmiyor. Parşömende bahsedilen o tek anlık kopuş, o kusursuz kesit bir türlü olmuyor.
Ter, şakağından aşağı süzülüyor. Yine de devam ediyorsun. Saatlerin geçtiğini fark ediyorsun ama bırakmıyorsun. Her seferinde biraz daha yaklaştığını hissediyorsun, her seferinde biraz daha kaçıyor. Sabırsız olanı affetmez cümlesi zihninin içinde dönüp duruyor. Dişlerini sıkıp bir savuruş daha yapıyorsun. İşte o sırada hareketi fark ediyorsun. Uzaktan, ağaçların arasından biri çıkıyor. Elinde şemsiye var. Kapüşonu başında. Saçları bembeyaz, omuzlarına dökülmüş. Sakalı kirli, yüzü çizgilerle dolu. Ağır ağır yürüyor. Seni fark ettiğinde durmuyor, sadece bakıyor. Sen çalışmaya devam ediyorsun.
Adam kulübenin yanındaki eski banka gelip oturuyor. Şemsiyesini dizlerinin yanına dayıyor. Bir süre nefesleniyor. Sessiz. Seni izliyor. Savuruşlarını, duruşunu, durup nefes alışını. Bir noktada konuşuyor. "Sen onu hızla yapmaya çalışıyorsun da..." Bir an duraksıyor, gözlerini tantoya dikiyor. "Hiç kesmeden önce durmayı denedin mi?" Ayağa kalkıyor. Sana doğru birkaç adım atıyor ama mesafesini koruyor. "Sen Konohalı mısın genç adam?" diye soruyor, sesi yumuşak ama uyarıcı. "Buralar tehlikeli. Bunu biliyorsundur herhalde." Sonra eliyle geldiğin geçiti işaret ediyor. Parmakları titremiyor, tereddüt yok. "Bak." diyor sakince. "Şu tarafta maskeli adamlar var. Uzun süredir buralardalar." Kısa bir nefes alıyor. "Başına bela olurlar. Ben diyeyim sana." Bakışları tekrar tantoya kayıyor. Seni, ne yapmaya çalıştığını ve nerede takıldığını çoktan anlamış gibi.
Re: [Kurooni Jin] Kızıl Miras
Posted: Tue Jan 20, 2026 3:00 pm
by Kurooni Jin
Zor, öğrenmek oldukça zor olsa da hayatım her zaman eğitim almakla geçti. Akademi, akademi sonrası babamın hocalığı, ağabeyimin hocalığı, bu yüzden bir şeyler üzerinde ustalaşmayı seviyorum. Meraklı birisi olduğumu çoğu kişi biliyor olmalı, öğrenmeye her zaman açtım. Belki de, ailemin üzerimde yarattığı etkilerden birisiydi bu.
İlk savuruşumun ardından gelen kesik, temizdi ama boştu. Hala gecikmeli vuruşlar yapıyordum ki bu beklemediğim bir şey değildi. İlk defa belki de gerçek bir tanto ile çalışma imkanı yakalıyordum. Üstelik, bu çalışmanın sonucu benim hayatımı şekillendirecekti. Çakram aksa bile bir yerde düğümleniyordu. Bunu çözmem gerekiyordu, bu yüzden derin nefeslerimi alıp, zihnimi tamamen boşalttıktan sonra savurmaya devam ediyordum. Ancak, bir problem vardı, teknik ben istemeden acele ediyor gibiydi. Savuruşlarım, gittikçe daha sakin, daha kontrollü bir hal alıyordu. Ancak bir türlü, parşömen içerisinde bahsedilen o “an”ı yakalamayı başaramıyordum. Tekniğim kusursuz bir şekilde ilerlemiyordu, o anlık kopuşa kanalize olamıyordum.
Ter, yüzümden süzülürken, saatler geçtiğini fark edebiliyordum. Ancak bırakmak istemiyordum, beni motive eden şeylerden birisi, belki de ağabeyime yaklaşmış olmaktı. Onu tanıyan adamlardan birisinin parmağını koparmayı başarmıştım. Şimdi ise, daha fazlasını yapmak istiyordum. Shuujin denen adamı öldürecektim. Gördüğüm rüyanın da etkisinde kalıyordum, ağabeyimin beni bir yerlerden izlediğini düşündürtüyordu bana. Karanlıkların içerisinde bir yerlerde, sanki beni test ediyormuş hissiyatına kapılıyordum. Ona göstermek istiyordum, ne kadar güçlü olduğumu ve ne kadar güçlenebileceğimi. Bu yüzden, bu tekniği öğrenmek zorundayım, bu teknikte ustalaşmak zorundayım.
Ancak beni düşüncelerimden uzaklaştıran, bembeyaz saçlarıyla, elinde şemsiye olan yaşlı bir adamdı. Ağır ağır yürüyor, beni fark ettiğinde ise sadece bakmakla yetiniyordu. Ben çalışmaya devam edecekken, adam kulübenin yanındaki eski banka gelip oturmuş, şemsiyesini de dizlerinin yanına dayamıştı. Bir süre nefeslendikten sonra, antrenmanımı gözlemlemiş ve kendi yorumunu koymuştu. Hiç kesmeden önce durmayı denememiştim. Gözleri sağlam bir ihtiyar olmalıydı, belki de basit görünen ancak çok daha gizemli ve derin birisiydi. Emin değildim. Mesafesini koruyarak, bana Konohalı olup olmadığımı sormuştu. Bu adama güvenemezdim. Bu yüzden yalanımı devam ettirmem gerekiyordu. Eliyle geldiğim geçiti göstermiş, maskeli adamların uzun süredir burada olduğunu, başıma bela olabileceklerini söylüyordu.
“Az önce onların yanından geldim.” Dedim sakince. “Başlarındakilerden bir tanesinin serçe parmağını kopardım.” Oldukça sakin bir şekilde ağzımdan çıkmıştı kelimeler. Adamın, alın bandıma bakarak Konohalı olduğumu düşündüğünü var saymıştım. İşaret parmağımla alın bandıma bir kez vurdum. “Ağabeyim, Kurooni Ryoichi’nin alın bandı. Konohalı değilim, onun peşindeyim. Onun alın bandını taşıyorum sadece.” Tantoyu bir anlığına indirdim, ancak savunmayı bırakmadım. Bu adamın kim olup olmadığını bilmiyorum. Ancak dediği şey kafama takıldı. “Sen kimsin ihtiyar, ismin nedir?” İsmini öğrenmeye çalışırken, alın bandımı sakince sıkacağım alnıma yerleştirip. Ağabeyim kadar güçlü bir adam olmak istiyorum, onu anlamak istiyorum. Beni izlediğini biliyorum Ryoichi, şimdi dikkatli izle o beklediğin karanlıkta.
Gözlerimi birkaç saniyeliğine kapadım alın bandımı sıkarken, geri açtığımda Eiengan’ım aktifti. Bu sefer, ihtiyarın dediğini yapacağım. Onun şemsiyesine doğru gerçekleştireceğim saldırı sırasında, kesmeden önce durmayı deneyeceğim. Odaklanacağım, ağabeyimin kanının damarlarımda aktığını, onun kudretini alın bandından miras aldığımı düşünecek ve beni izlediğini, test ettiğini bilerek, ona gerçek gücümü göstereceğim.
Re: [Kurooni Jin] Kızıl Miras
Posted: Wed Jan 21, 2026 5:36 pm
by GM - Shinsei
Yaşlı adam kaşlarını hafifçe çatıyor. Bir an için tekrar eliyle işaret ettiği yöne bakıyor, sonra başını çevirip sana dönüyor. Bakışları bu sefer daha dikkatli, daha ölçer biçimde. "Yanlarından geldin?" diyor yavaşça. Sanki kafasında bir şeyler oturmuyormuş gibi. Alın bandı ve söylediklerinle birlikte dudaklarının kenarı hafifçe kıvrılıyor. "Abin Konohalı, sen değilsin. Anladım. İlginçmiş..." İsmini sorduğun anda birden ciddiyeti bozuluyor. İki eliyle kapüşonunu kavrıyor, göğsünü şişirip teatral bir nefes alıyor.
"Bendeniz!" diye başlıyor gür bir sesle. "Büyük kayalara ve keskin kılıçlara boyun eğdiren, hükümdarların elini sıkmış ve saygısını kazanmış, bu yüzyılın gelmiş geçmiş en şanlı, en şöhretli, şey, en manyak...!" Bir anda kapüşonunu havaya fırlatıyor, saçları rüzgarda dalgalanırken tuhaf bir poz veriyor. "Ateş Ülkesi’nin gelmiş geçmiş en büyük shinobilerinden olan, Kawaguchi Jizou!"
Sessizlik.
Ardından sen hareket ediyorsun. Bu sefer tantoyu kaldırmadan önce duruyorsun. Gerçekten duruyorsun. Nefesin yarım kalıyor. Ayakların toprağa gömülüyor. Zihnin susuyor. Kesmek için acele etmiyorsun, kesmeye izin veriyorsun. Bir adım. Bir an. Sonra savuruş. Tanto şemsiyeye ulaştığında bu sefer metal boşluğu kesmiyor. Şemsiğin yüzeyinde net bir çizgi açılıyor. Kusursuz değil, derin de değil ama öncekilerden çok daha temiz. Kesik, tek bir anın ürünü gibi duruyor. Jizou’nun gözleri büyüyor. Şemsiyeye bakıyor, sonra tekrar sana. "Vay be." diyor şaşkın bir gülümsemeyle. "Bak, gördün mü? Ustaları dinleyince böyle oluyor." Sana doğru birkaç adım atıyor, ciddileşiyor.
"Ama atladığın önemli bir şey var evlat." Elini uzatıyor, avucu açık. "O şemsiyeyi Amegakure’den 500 ryo’ya aldım lan ben." Kaşlarını kaldırıyor. "Sökül çabuk parayı." Tam o anda bakışların istemsizce uzağa kayıyor. Ağaçların arasından iki silüet hızla yaklaşıyor. Birkaç saniye sonra Hame ve Shiho’yu seçiyorsun. Koşuyorlar. Endişeli, aceleci. Bir an sonra arkalarında, ağaçların arasından devasa gövdesiyle Ōotoko-Jin beliriyor. Jizou birden başını çeviriyor. Gözleri fal taşı gibi açılıyor. "Sirk falan mısınız oğlum siz?" diyor şaşkınlıkla. Parmağıyla Ōotoko-Jin’i işaret ediyor. "O şey ne öyle yahu?" Takım arkadaşların henüz size baya uzaklar. Jizou da pes edecek gibi görünmüyor.
Kawaguchi Jizou
Re: [Kurooni Jin] Kızıl Miras
Posted: Fri Jan 23, 2026 2:40 pm
by Kurooni Jin
Kawaguchi Jizou. Sanırım anlatma konusunda birkaç eksiğim olmuştu, zira abimin Konohalı olduğunu söylememiştim ancak bir kaçak olduğunu da belirtmemiştim. Neyse ki, ismini bilmiyor olmalıydı. Bu da benim için iyi bir şeydi diyebilirdim. İsmini sorduğum sırada ise, kendisini ‘büyük kayalara ve keskin kılıçlara boyun eğdiren, hükümdarların elini sıkmış ve saygısını kazanmış, bu yüzyılın gelmiş geçmiş en şanlı, en şöhretli, en manyak, en büyük shinobilerden olan’ olarak tanımlamıştı. Boş gözlerle onun bu kendini anlatışını dinlemiştim, garip bir sessizliğin içerisinde kalmıştık ikimizde. Ağzımdan birkaç kelime çıkarmak yerine, onun bana söylediği şeye odaklanarak ‘durmayı’ denemiştim. Gerçekten durmuştum, ayaklarım toprağa gömülmüş, zihnim susmuş, ancak bir adım ve o bahsedilen ‘bir an’ ı yakalamayı başarmıştım. Şemsiyenin yüzeyinde bir çizgi açmayı başarmıştım, kusursuz değildi, derin de değildi, ancak çok daha temiz bir kesikti. Jizou, şaşkın bir gülümsemeyle birlikte kendisini överek tebrik etmişti beni. Bense, yine aynı nötrlükle sadece ona bakmıştım.
Birkaç saniye sonra ise, o şemsiyeyi 500 ryo’ya aldığı ve onu kestiğim için parasını geri istiyordu. Tam ağzımı açacaktım ki, bakışlarım uzaklara kaydığında Hame, Shiho ve Ōotoko-Jin’in bize doğru geldiğini görüyordum. Jizou da duruma şaşırmıştı, Ōotoko-Jin’in ne olduğunu da anlamamıştı. Elimi cebime atıp, adamın 500 ryo’sunu vermeye karar vermiştim. “Al şunu.” dedikten sonra, takım arkadaşlarımın gelişini beklemeye başladım. Şimdi, planımın ikinci kısmına geçiyorduk. Onları geri yollamak ve yoluma tek başıma devam etmek. Artık, onları kontrol edemeyeceğim bir noktaya doğru ilerlediğim için, köye güvenli bir şekilde yollamam gerekiyor. Bunun için de babama ihtiyacım olacak.
Hame ve Shiho geldiği anda, önce onların neden aceleyle geldiklerini soracağım. Onları dinledikten sonra, Shiho’dan babamın verdiği kunaiyi isteyeceğim. Babam, istediğim zaman onu buraya çağırabileceğimi söylemişti. Bunu kullanmam gerekiyor. Bunu yapmadan önce ise, herkesten izin isteyerek bir ağacın tepesine çıkacak, sonrasında kunaiyi tam ortalarına fırlatarak babamı buraya çağıracağım. Benim nerede olduğumu anında görecektir diye tahmin ediyorum. Onunla göz teması kurduğum gibi, iletişim kurmak için Derin Fısıltı yeteneğimi kullanacağım.
“Sennashi adında bir örgütün içine sızma fırsatı yakaladım. Bunu kullanacağım. Ancak bunu yaparsam, yanımda getirdiğim Hame ve Shiho’yu tehlikeye atacağımı biliyorum. Onları geri götür, baba.” diyeceğim. Genin olduğum için, belki de oğlu olduğum için buna karşı çıkacak olabilir, ortada Kurooni Ryoichi gibi bir vaka varken, çok büyük endişeler taşıyacağını biliyorum. “Beni bunu yapmam için eğittin. Yapacağım. Kurooni ve Konohagakure için bu fırsatı sonuna kadar kullanacağım. Her beş gecede bir, burada buluşalım. Sana rapor sunacağım. Burada bir grup lideriyle dövüşme fırsatı yakaladım, onun serçe parmağını koparttım. Şimdi, içlerine sızmak için onu öldüreceğim. Bana güven, köyümün bana güvenmesini sağla, Kurooni ailesini yücelteceğim, kanımda akan kudretle birlikte, görevimi en gizli ve ölümcül şekilde ilerleteceğim.” Babamı ikna etmek istiyorum. Bu görevi başarıyla yerine getireceğim.