Page 3 of 3

Re: [Kurooni Jin] Geçmişin Perdeleri

Posted: Mon Oct 12, 2026 12:37 am
by Kurooni Jin
Kai, işittiği lafları sindirememiş olacaktı ki tekrardan saldırıya geçmek için bir hışımla ileriye doğru atılmak için harekete geçmişti. Ancak onun hareketini durduran şey, koridorun derinliklerinden gelen ayak sesleri olmuştu. Aceleci olmayan bu ayak sesleri, zemine aynı ağırlığı uyguluyordu. Kontrollü ve otoriter bir adımlama olduğu daha seslerden belli oluyordu. Kai’nin yüzündeki öfke başka bir şeye yerini bırakmıştı. Karanlık koridordan omuzlarından aşağı simsiyah saçlar dökülen, üzerinde koyu gri ve siyah tonlarında geleneksel bir hakama taşıyan, uzun boylu bir adam gelmişti. Yüzünün sert hatlarına masmavi gözler eşlik ediyordu. Sol gözünün üstünde büyük bir yara izi vardı. Gelen bu adam, görevlilerin hiçbirine bakmadan gözlerini genç adama doğru çevirerek ismini söylemişti.

Kurooni Ginzaburou.

Genç adamın aradığı kişi karşısında olmasına rağmen, yine giriş ve gelişme sebeplerinden kaynaklı olarak hoş karşılanmamıştı. Ginzaburou sağ elini Jin’in boynuna atmış ve onu havaya kaldırmıştı. Boynundaki elin baskısı nefesini kesiyordu. Direnmek için hazırlanmaya çalışırken, ahşap duvara doğru savrulmasıyla birlikte sırtını oldukça sert bir şekilde çarpmıştı. Ginzaburou’nun eli hala boynundaydı, yüzünü genç adama doğru yaklaştırarak Akiyama’dan öğrendiği şeylerin birkaçını unuttuğunu vurgulamıştı. Cevap bile veremeden, gözlerinin içerisinde spirallerin dönmesiyle birlikte duvarın sırtındaki tepkisi yok olmaya başlamış, boynunu sıkan parmakların hissi uzaklaşmıştı. Gözlerinin önünde artık bir klan binasının içi yoktu, kıpkırmızı kesilmiş devasa bir alanda buluyordu kendisini.

Sınırlarını göremediği bu devasa alanda, ayaklarının altında sert, çatlaklarla kaplı kızıl bir zemin vardı. Yukarıda gökyüzü yerine birbirinin içine geçmiş yüzlerce farklı kırmızı tonu birbirlerine eşlik ediyorlardı. Renklerin yoğunluğu, gözlerine büyük bir rahatsızlık veriyordu. Birkaç saniye sonrasında yukarıdan gelen bir gümbürtü ile, kıpkırmızı gökyüzünü yaran devasa yıldırımlar zemine düşmeye başlıyordu. Her bir yıldırımdan sonra zemin sarsılıyor, çatlakların arasından daha parlak kırmızı ışıklar yükseliyordu. Bunun ardından kanat sesleri kulaklarına erişmeye başlamıştı, önce bir tanesi, sonrasında ona eşlik eden onlarcası. Gökyüzünün yüksek taraflarında akbabalar daire çiziyordu. Sanki birazdan ölecek bir adamın başında daireler çiziyormuş hissiyatı uyandırıyordu.

Rahatsızlık, zihninin içerisinde karmaşık duygular yaratmaya devam ederken kızıl sisin içinden gelen Ginzaburou ağır adımlarla ilerlemeye devam ediyordu. Her adımında yerin altından derin bir uğultu yükselmeye devam ederken, sınavın başladığını söylüyordu. Kendisinden altı metre uzakta duran adam, başını hafifçe kaldırıp gözlerini sonuna kadar açmış, gözlerinin içerisindeki spiraller hızlı bir şekilde dönmeye başlamıştı. Karşısında duran adama karşı, genç adamın elleri kendisini bulduğu bu alanın içerisinde elleri titremeye başlamıştı. Bedeni geçmiş bir savaş tecrübesinin tepkisini veriyordu. “Saygının ne demek olduğunu biliyoruz.” dedi genç adam ellerini boynunda duran alın bandına doğru götürürken. “Babamız bize, her büyüğümüze saygıyı değil, hak edene saygı göstermemizi öğretti. Bu yüzden, siz bize değil, ben size saygıyı öğreteceğim.” Ağzından çıkan kelimeler ile birlikte, boynundaki alın bandını çıkardı. Eiengan’ı aktifleştirdiğinde, kafasının içinde büyük bir boşluk, ağzının içinde ise hiç hissetmediği kadar yoğun bir kan tadı vardı.

Önce Kai’nin alanı değiştirmesi, sonrasında Ginzaburou’nun değiştirmesi, kafasında büyük acıyı tetiklerken, aynı zamanda yüzleşmesi gereken bir şeyi hatırlatıyordu. Genjitsuka. Orada yaşadığı deneyimin ne kadar acı dolu, kendisini parçalayan bir deneyim olduğunu anlamışsa da, belki de ihtiyacı olan cevaplardan bir tanesi O idi. Bu savaşı, kendi alanına çekmesi gerektiğini düşünüyordu. Bu düşünce, O’nunla yüzleşmek anlamına gelse de, kendisini parçalayan o varlık genç adama bir yardım borçluydu. En azından böyle düşünüyordu. Bu yüzden, Ginzaburou’yu O’nun önüne atacaktı. Alın bandının metal kısmını kendisine doğru çevirdi. Bir anda, kendi gözlerinin içine bakarken spiralleri dönmeye başladı.

Birkaç saat öncesine döndü…

Bir kapıyı çalıyordu yardım için…

Kapı açıldı. Kurooni Jin karşısında duruyordu. Jin’i içeri aldı, bir koridordan geçirdi. Bir sürü yaşlının olduğu bir odaya.

Elinde dua boncukları olan Jin, genç adama doğru bakıyordu. Anlattıklarını dinliyordu.

Birkaç dakika sonrası, Jin evinin bahçesindeydi ve kendisinden yaşça büyük olan Jin ona mühür yapacağını söylüyordu.

Jin, genç Jin’e mührü uygulamıştı.

Mühürden sonra Jin, Kurooni ailesinin kütüphanesine gelmişti.

Defterin başında duran Jin’in iradesine müdahale etmiş ve karnına tekme yemişti.

Gelen diğer iki Jin’le tartışmış, kendisine tekme atan Jin’in boynuna kılıcını dayamıştı.

Sonrasında Jin, Jin’den birçok darbe yemişti suratına.

Ve ardından gelen bir başka Jin, elini boğazına atmış, sırtını duvara vurup onu başka bir alana çekmişti.

Ama en önemlisi, Kurooni Jin bu yaşanan şeylerin hepsini gökyüzünün tepesinden izliyordu sanki.

Ve onu izleyen bir Jin daha vardı…

Bir Jin daha…

Bitmeyen bir döngünün bir parçası olan yaşları farklı Jin’ler…

Hepsi var olmuş…

Ve hiçbiri var olmamış…

Alın bandının metaline gözlerini dikmiş olan Jin’in ağzından, belli belirsiz bir kasılmayla birkaç kelime düştü…

“Bana yardım edeceksin…”

Hangi Jin konuşuyordu?

Ya da gerçekten konuşmuş muydu?

“Bana kapını aç…”


Birbirlerinin ardında dizilmiş, her biri farklı yaşta olan Jin’ler, ellerini mühürlü büyük bir kapıya doğru uzatıyordu sanki. Daha önce kapısı açılmış ve belki de hiç açılmamış bir yer…

“Bize yardım borçlusun…”

Eller, o kapıya doğru uzanmaya başlıyordu.

“Hep Var Olmuş Olan. Aynı Zamanda Hiç Var Olmamış Olan.”

Re: [Kurooni Jin] Geçmişin Perdeleri

Posted: Thu Oct 15, 2026 4:36 pm
by GM - Shinsei
Kızıl gökyüzünün altında dönen akbabaların çığlıkları giderek uzaklaşıyor. Ginzaburou'nun yarattığı dünyanın çatlaklarla kaplı zemini, üzerine düşen yıldırımlar ve gözlerini yoran sonsuz kırmızılık, birbirlerinin üzerine kapanan görüntülere dönüşüyor. Alın bandının metal yüzeyinde dönen spiraller, gördüğün her şeyi yeniden yazmaya başlıyor. Yureikumo tapınağında oturan yaşlıların yüzleri değişiyor, dua boncukları sayısız gözbebeğine dönüşüyor, babanın mühür uygulayan eli senin elin oluyor. Klan binasının koridorları birbirlerine bağlanarak sonu gelmeyen bir geçit oluşturuyor ve her kapının ardında farklı yaşlarda bir Jin bekliyor. Hepsi seni izliyor. Hepsi aynı kapıya uzanıyor. Kendi üzerine uyguladığın Genjutsu katmanları çoğaldıkça Ginzaburou'nun dünyasına ait kızıllık solmaya başlıyor. Çakranın bedeninde dolaşan her zerresini hissediyorsun. Gerçekliğin sınırlarını parmaklarınla kavrayabilecekmişsin gibi geliyor. Karşında devasa bir kapı beliriyor. Onu tanıyorsun. Daha önce açtığın, içinde binlerce kez öldüğün, iradeni bir varlığın karşısında sınadığın kapı. Parmakların yüzeyine yaklaşırken bütün farklı yaşlardaki Jin'ler aynı anda ellerini uzatıyor. Bir anlığına, zihninin bütün parçalarının tek bir iradede birleştiğine inanıyorsun. Kapının üzerinde ilk çatlak beliriyor. Ardından ikincisi. İçindeki korku kaybolmaya, yerini sınırsız bir hakimiyet duygusuna bırakmaya başlıyor. Tam da yeniden Genjitsuka'ya ulaşacağına inandığın o kusursuz anda, suratının ortasında korkunç bir darbe hissediyorsun.

Yumruk, bütün kafatasını sarsan bir acıyla gerçekliğini paramparça ediyor. Kapı çatlıyor. Etrafında duran Jin'lerin yüzleri camdan yapılmış maskeler gibi kırılıyor, gökyüzü binlerce parçaya ayrılıyor. Her parçanın içerisinde başka bir Jin'in yüzünü görüyorsun, bazıları gülümsüyor, bazıları ağlıyor. Son parça da kırıldığında, kendini yeniden Ginzaburou'nun kıpkırmızı dünyasında buluyorsun. Bedenin birkaç metre geriye savrulup sert zemine çarpıyor. Ağzında kanın metalik tadı, kaburgalarında ağır bir baskı var. Gökyüzündeki akbabalar hala dönüyor. Yıldırımlar hala düşüyor. Ginzaburou ise birkaç metre ötede, sağ yumruğunu ağır ağır indirirken seni izliyor. "Ne yaptığını gördüm. Kendi üzerine katmanlar bindirdin. Benim Genjutsu'mun üzerine kendi Genjutsu'nu kurdun, sonra onun da üzerine bir başkasını. Sonunda yarattığın şeye o kadar inandın ki, önümde durduğunu bile unuttun." Birkaç adım yaklaşarak gözlerinin içine bakıyor. "Bir Shinobi karşısındaki düşmanı görmeyi bıraktığı anda yenilir, Jin. Sen ise kendi yarattığın dünyanın içinde kaybolmayı zafer sanıyorsun. Eiengan'ın gerçek gücü, başkalarına ne kadar kusursuz yalan söyleyebildiğinle değil, kendine söylenen yalanı ne kadar erken fark edebildiğinle ölçülür."

Ginzaburou senden yaklaşık dokuz metre uzakta duruyor. Sol işaret parmağını kendi gözüne götürüyor. "Gerçekliği istediğin şekle sokmaya çalışıyorsun. Karşındaki gerçeklik değişmediğinde başka bir gerçekliğe kaçıyorsun. Diyelim ki yüzlerce dünyanın kapısını açabiliyorsun. Peki, hangisinin içinde olduğunu nasıl anlayacaksın? Birinin senden önce o kapıdan geçmediğini nereden bileceksin?" Kısa bir sessizliğin ardından ellerini göğsünün önünde birleştiriyor. Parmakları karmaşık mühürler oluştururken sol avucunun içinde masmavi bir çakra birikmeye başlıyor. Kızıl dünyanın ortasında beliren bu yabancı renk, çevrenizdeki bütün kırmızılığa meydan okuyacak kadar parlak. "Beni geçmek istiyorsan önümden kaçmayı bırak. Kendi gözlerini kullan. Burada neyin sana, neyin bana ait olduğunu öğren." Ardından avucunu zemine bastırıyor. Toprağın üzerinde birbirine bağlı yedi halka açılıyor. Her halkanın merkezinden yükselen çakra, birkaç saniye içerisinde siyah çerçeveli, koyu gümüş yüzeyli devasa aynalara dönüşüyor. Yedi ayna Ginzaburou'nun arkasında yarım daire oluşturuyor. Her birinin içerisinde adamın farklı bir görüntüsü beliriyor. Birinde hareketsiz duruyor, diğerinde saldırıya hazırlanıyor, bir başkasında ise sanki saldırısını çoktan gerçekleştirmiş gibi kolunu ileri uzatmış. Yansımaların hiçbiri aynı anda hareket etmiyor. "Eiengan: Shichikyou Raijin."

Tekniğin adı zihninde herhangi bir karşılık bulmuyor. Ne akademide ne de babandan öğrendiğin Kurooni teknikleri arasında böyle bir şey hatırlıyorsun. Fakat anlamını düşünmeye fırsat kalmadan gökyüzünden yedi ayrı yıldırım düşüyor. Her biri aynalardan birine çarparken yüzeylerinde masmavi çatlaklar beliriyor. İlk yıldırımın ışığını gördüğünde ikincisinin sesi geliyor. Üçüncüsü henüz düşmemişken dördüncüsünün gölgesi zeminde beliriyor. Zamanla hareket birbirinden ayrılmış gibi. Ginzaburou'nun yumruğuyla yere savrulmuş bedenini toparlayabilmek için birkaç saniyen bulunuyor. Dizlerindeki ağırlığı kaldırıp ayağa doğrulabildiğinde karşındaki adamla aranda hala yaklaşık dokuz metre olduğunu görüyorsun. Birinci aynanın yüzeyi parçalanıyor. İçinden Ginzaburou'nun biçimini taşıyan, tamamen masmavi yıldırımdan oluşmuş bir silüet çıkıyor. Adamın kendisi kıpırdamadığı hâlde silüet sana doğru koşmaya başlıyor. Ardından ikinci ayna kırılıyor ve başka bir silüet ilkinin arkasından harekete geçiyor. Üçüncü aynadan çıkan yansıma farklı bir açıya yönelirken diğerlerinin hareketleri birbirleriyle çakışmaya başlıyor. Birinin kolu kalkarken diğerinin bacağı savruluyor. Gökyüzündeki akbabalar aynı anda yön değiştiriyor.

Yedinci aynanın yüzeyinde beliren son yansıma ise diğerlerinden farklı. Orada Ginzaburou görünmüyor. Orada sen varsın. Elinde tantonla, yaralı ve kanlar içindeki halinle, doğrudan kendi üzerine koşarken görünüyorsun. İlk yıldırım silüeti aranızdaki mesafeyi hızla kapatırken diğer aynalardan yükselen uğultu giderek şiddetleniyor. Hangisinin gerçek bir saldırı olduğunu, hangisinin yalnızca bir görüntüden ibaret kaldığını henüz bilmiyorsun. Son aynadaki kendi suretinin ne yapacağını da. Ginzaburou ise dokuz metre ötede, hareketsiz biçimde seni izlemeyi sürdürüyor. Tekniği harekete geçmiş durumda. Önündeki yıldırım silüetinin ilk saldırısı yaklaşırken, artık bir karşılık vermen gerekiyor.

Ne yapacaksın, Jin?

Re: [Kurooni Jin] Geçmişin Perdeleri

Posted: Thu Oct 15, 2026 5:09 pm
by Kurooni Jin
Kapının üzerinde beliren çatlaklar, Jin için yol açmaya çalışırken suratının ortasına gelen korkunç bir darbe onu sahteliğin gerçekliğine düşürüyordu tekrardan. Kapı tamamen çatlıyor, etrafında duran Jin’lerin yüzleri camdan maskelermiş gibi kırılıyordu, gökyüzü binlerce parçaya ayrılırken farklı farklı duygular içerisinde olan Jin’lerin her birisi kendisine bakıyordu. Son parça da kırıldığında, kaçmaya çalıştığı kıpkırmızı dünyaya geri açmıştı gözlerini. Bedeni sert zemine çarptığında, gözleri Ginzaburou’ya doğru kaydı. Sağ yumruğunu ağır ağır indirirken, genç adamın ne yaptığını gördüğünü söylüyordu. Söylediği son cümleden sonra, Jin’in gözleri büyüdü, belki de kafasında ışık yakan cümlelerden birisi olmuştu.

Sonunda yarattığın şeye o kadar inandın ki, önümde durduğunu bile unuttun.

“Doğru…”

Diyebildi sadece. Adam kendisine birkaç adım yaklaştıktan sonra konuşmaya devam etti. Cümlelerinin değerini ve büyüklüğünü anlayabiliyordu. İşte şimdi saygı duyabileceği bir adam ve saygı duyabileceği cümleler vardı. Her bir kelimeyi büyük bir dikkatle kazıyordu zihninin derinliklerine. Kendisine açtığı kapıların farkında değildi, üstelik hangi kapıyı açtığının bile farkında değildi. Bunların hepsi büyük bir tehlikeyi peşinde getiriyordu genç adam için. Bunların hepsinin bilinçli bir şekilde yapılması gerektiğini anlamıştı. Ginzaburou, kendi gözleri ile neyin Jin’e, neyin ona ait olduğunu öğrenmesi gerektiğini söylediğinde bir yıldırım daha çaktı zihninin içinde. Belki de gözlerini sadece illüzyon yaratan bir güç olarak kullanmamalıydı. Bir şeyler var olmalıydı, ancak bilmiyordu. Burası öğrenmesi için mükemmel bir ortamdı.

Ginzaburou genç adamın konuşmasına izin vermeden avucunu zemine bastırarak adını hiç duymadığı bir tekniği aktive etmişti. Gökyüzünden yedi ayrı yıldırım düşmüş, hepsi de yerde birkaç saniye önce gerçeklik bulmuş aynalara çarpmıştı. Birkaç saniyede kendi bedenini toparlamayı başarmış, etrafındaki aynalara bakıyordu. Birinci aynanın yüzeyi parçalandığında, içinden Ginzaburou’nun biçimini taşıyan, masmavi yıldırımdan oluşmuş bir silüet çıkıyordu. Silüet kendisine doğru koşmaya başlamış ve ardından ikinci ayna kırılmıştı, bir başka silüet ilkinin ardından harekete geçmişti. Her bir ayna kırılmaya ve her birinden silüetler çıkmaya devam ederken, yedinci aynanın yüzeyinde farklı bir yansıma beliriyordu. Bu sefer Ginzaburou değil, kendisi vardı. Kendisi, kendisine doğru koşuyordu.

“Neyin sana ait olduğunu, neyin bana ait olduğunu öğren.”

Dedi kendisine. Sonrasında devam etti.

“Kendi gözlerini kullan.”

Eiengan’ın bilmediği bir şeyi olmalıydı. Spiralleri dönmeye başlarken, gözlerini silüetlerin üzerinde gezdirmeye başladı. Bu sefer, darbeleri göğüslemeye hazırdı. Genjutsu yapmak, Eiengan’ın tek özelliği olmamalı diye düşünüyordu. Tantosunu her ne kadar saldırıya hazır bir şekilde tutsa da, gelen ilk silüete odaklandı. “Kendi gözlerini kullan. Neyin sana ait olduğunu, neyin bana ait olduğunu öğren.” diye tekrarladı. Kendisine ait olan o şeyi arıyordu ne aradığını bilmese de. Bir ipucu yaklamaya çalışıyordu, bu durumun üstesinden gelebilmek için bir şeylerin kendisine ait olduğunu anlamalı, o ipi yakalamalı ve çekiştirmeye başlamalıydı. Gözleri, kendisine iyice yaklaşmaya başlamış olan ilk silüetten çekildi. Diğer silüetlere göz gezdirdikten sonra ilk silüete doğru döndü.

“Bir shinobi karşısındaki düşmanı görmeyi bıraktığı anda yenilir, Jin.”

Diye tekrarladı. Bunlar gerçekten bir silüet mi, yoksa Ginzaburou’nun kendisi mi anlayamıyordu. Bu yüzden düşmanını görmezden gelemezdi. Hızlı bir biçimde geriye doğru zıplayarak kaçmayı planlıyordu, ancak gözlerini silüetlerden ayırmayacaktı. Durumu analiz edene kadar kendine zaman tanıyacak bir şekilde geriye doğru tavşan gibi zıplamaya başladı.

“Eiengan’ın gerçek gücü, başkalarına ne kadar kusursuz yalan söyleyebildiğinle değil, kendine söylenen yalanı ne kadar erken fark edebildiğinle ölçülür.”

Kendine söylenen bu yalanları görmek zorundaydı. Kendisine tanıdığı bu fırsatta, her bir silüette onun illüzyon olduğunu gösterebilecek bir işaret, bir davranış arayacaktı. Aynı zamanda, gözlerini dikilmekte olan Ginzaburou’ya da çevirecekti. Onda da benzer bir hareket arayacak, hangi yansımanın diğerlerinden farklı olduğunu görmeye çalışacaktı gözlerinde dönen spiraller ile. Bir yansımanın, hatta kendisi olan yansıma bile olabilir, birinde farklı bir şey göreceğini düşünüyordu. O zaman, kendisine ait olan şeyi anlayabileceğinden ümitliydi şimdilik.

Re: [Kurooni Jin] Geçmişin Perdeleri

Posted: Sat Oct 17, 2026 1:51 pm
by GM - Shinsei
İlk yıldırım silüeti üzerine doğru ilerlerken, birkaç hızlı sıçrayışla geriye çekiliyorsun. Ayaklarının altındaki kızıl zemin her sıçrayışında çatırdıyor, gökyüzünden düşen yıldırımların ışığı gözlerinin önünde parçalanıyor. Fakat bu kez Ginzaburou'nun yarattığı dünyadan kaçmaya çalışmıyorsun. Gözlerin silüetlerin üzerinde dolaşıyor. Birincisi doğrudan üzerine koşarken ikincisi hafifçe soluna açılıyor, üçüncüsü ise daha geniş bir açıdan ilerliyor. Hepsinin hareketleri birbirinden farklı görünmesine rağmen aralarında tuhaf bir düzen var. Birincinin sağ kolu kalktığında, ikincinin sol bacağı harekete geçiyor. Üçüncüsü hızlandığında diğerleri bir anlığına yavaşlıyor. Sanki birbirlerinden bağımsız savaşçılar değil, aynı iradenin farklı anlarda gerçekleştirdiği hareketler. Gözlerini bir anlığına Ginzaburou'ya çeviriyorsun. Adam hala yerinde duruyor. Masmavi gözlerindeki spiraller ağır ağır dönerken parmaklarının ucunda neredeyse fark edilmeyecek kadar küçük hareketler beliriyor. Her hareketin ardından silüetlerden biri yön değiştiriyor. İşte o anda, ilk defa yalnızca gördüğün görüntüyü değil, görüntünün ardındaki düzeni incelemeye başlıyorsun.

Eiengan'ın spiralleri hızlanırken çevrendeki görüntülerde daha önce fark etmediğin ayrıntılar beliriyor. İlk altı silüetin üzerinde yıldırımların oluşturduğu masmavi parıltılar, farklı açılardan gelmelerine rağmen aynı ritimle titreşiyor. Her birinin gölgesi, üzerine düşen ışığın yönünden bağımsız biçimde Ginzaburou'nun bulunduğu noktaya doğru uzanıyor. Fakat yedinci yansıma farklı. Aynanın içerisinde kendine baktığında bir şeyin yanlış olduğunu fark ediyorsun. Diğerlerinin gölgeleri Ginzaburou'ya uzanırken, kendi suretinin gölgesi senin ayaklarına doğru ilerliyor. Üstelik daha da garip bir şey var. Sen geriye sıçradığında o da sıçrıyor, ancak bir anlığına hareketinin senden önce başladığını görüyorsun. Sanki senin ne yapacağını senden önce biliyor. Sol avucundaki yaranın sızladığı anda yansımanın parmakları kapanıyor. Nefesini tuttuğunda onun göğsü de hareketsizleşiyor. Diğer altı silüet Ginzaburou'nun hareketlerine cevap verirken yedincisi seninkilere cevap veriyor. Daha doğrusu, senin henüz gerçekleştirmediğin hareketlere. O yansımanın içinde sana ait bir şey var. Fakat ne olduğunu henüz bilmiyorsun.

Geriye doğru gerçekleştirdiğin son sıçrayışın ardından ayakların zemine sağlamca basıyor. Artık ilk yıldırım silüeti senden yaklaşık iki metre uzakta. Sağ yumruğu göğüs hizasına yükselmiş, ağırlığı ön ayağına aktarılmış durumda. İkinci silüet dört metre ötede, sol çaprazında ilerliyor. Üçüncüsü yaklaşık altı metre uzaklıkta, sağ tarafından yaklaşırken diğerleri hala aynaların yakınlarında hareketlerini tamamlıyor. Ginzaburou ise yaklaşık on dört metre ötede, bütün bu düzenin merkezinde seni izliyor. İlk silüetin yumruğunu savurmasına yalnızca bir an kalmış durumda. Fakat artık gözlerinin önündeki yedi farklı saldırıyı, birbirinden bağımsız yedi düşman olarak görmüyorsun. Altısını yöneten bir irade, yedincisini besleyen başka bir kaynak var. Ve bu ayrım, biraz önce aşılmaz görünen tekniğin içerisinde ilk çatlağı oluşturuyor.


O an, yüzündeki yorgunluğun arasından tanıdık bir özgüven yükselmeye başlıyor. Bu, Genjitsuka'nın kapısını zorladığında hissettiğin kör ve sınırsız kudret duygusuna benzemiyor. Daha küçük, daha sakin ve çok daha somut bir şey. Ginzaburou'nun bütün sözlerinin anlamı, gözlerinin önündeki hareketlere yavaş yavaş yerleşiyor. Görüntüler artık yalnızca görüntü değil. Her birinin bir kaynağı, her hareketin bir sebebi var. Üstelik ilk defa, sana gösterilenin tamamına inanmak zorunda olmadığını hissediyorsun. Karşındaki yıldırım silüetinin yumruğu ileri doğru hareketlenmeye başladığında, parmakların tantonun kabzasında biraz daha sıkılıyor. Gözlerinin içerisindeki spiraller dönmeye devam ediyor. Saldırıyı durduracak kadar zamanın olup olmadığını henüz bilmiyorsun. Fakat artık neyi aradığını biliyorsun.

Ve ilk kez, bu sınavın içerisinde gerçekten bir şey yapabileceğine inanıyorsun.