Re: [Kurooni Jin] Geçmişin Perdeleri
Posted: Mon Oct 12, 2026 12:37 am
Kai, işittiği lafları sindirememiş olacaktı ki tekrardan saldırıya geçmek için bir hışımla ileriye doğru atılmak için harekete geçmişti. Ancak onun hareketini durduran şey, koridorun derinliklerinden gelen ayak sesleri olmuştu. Aceleci olmayan bu ayak sesleri, zemine aynı ağırlığı uyguluyordu. Kontrollü ve otoriter bir adımlama olduğu daha seslerden belli oluyordu. Kai’nin yüzündeki öfke başka bir şeye yerini bırakmıştı. Karanlık koridordan omuzlarından aşağı simsiyah saçlar dökülen, üzerinde koyu gri ve siyah tonlarında geleneksel bir hakama taşıyan, uzun boylu bir adam gelmişti. Yüzünün sert hatlarına masmavi gözler eşlik ediyordu. Sol gözünün üstünde büyük bir yara izi vardı. Gelen bu adam, görevlilerin hiçbirine bakmadan gözlerini genç adama doğru çevirerek ismini söylemişti.
Kurooni Ginzaburou.
Genç adamın aradığı kişi karşısında olmasına rağmen, yine giriş ve gelişme sebeplerinden kaynaklı olarak hoş karşılanmamıştı. Ginzaburou sağ elini Jin’in boynuna atmış ve onu havaya kaldırmıştı. Boynundaki elin baskısı nefesini kesiyordu. Direnmek için hazırlanmaya çalışırken, ahşap duvara doğru savrulmasıyla birlikte sırtını oldukça sert bir şekilde çarpmıştı. Ginzaburou’nun eli hala boynundaydı, yüzünü genç adama doğru yaklaştırarak Akiyama’dan öğrendiği şeylerin birkaçını unuttuğunu vurgulamıştı. Cevap bile veremeden, gözlerinin içerisinde spirallerin dönmesiyle birlikte duvarın sırtındaki tepkisi yok olmaya başlamış, boynunu sıkan parmakların hissi uzaklaşmıştı. Gözlerinin önünde artık bir klan binasının içi yoktu, kıpkırmızı kesilmiş devasa bir alanda buluyordu kendisini.
Sınırlarını göremediği bu devasa alanda, ayaklarının altında sert, çatlaklarla kaplı kızıl bir zemin vardı. Yukarıda gökyüzü yerine birbirinin içine geçmiş yüzlerce farklı kırmızı tonu birbirlerine eşlik ediyorlardı. Renklerin yoğunluğu, gözlerine büyük bir rahatsızlık veriyordu. Birkaç saniye sonrasında yukarıdan gelen bir gümbürtü ile, kıpkırmızı gökyüzünü yaran devasa yıldırımlar zemine düşmeye başlıyordu. Her bir yıldırımdan sonra zemin sarsılıyor, çatlakların arasından daha parlak kırmızı ışıklar yükseliyordu. Bunun ardından kanat sesleri kulaklarına erişmeye başlamıştı, önce bir tanesi, sonrasında ona eşlik eden onlarcası. Gökyüzünün yüksek taraflarında akbabalar daire çiziyordu. Sanki birazdan ölecek bir adamın başında daireler çiziyormuş hissiyatı uyandırıyordu.
Rahatsızlık, zihninin içerisinde karmaşık duygular yaratmaya devam ederken kızıl sisin içinden gelen Ginzaburou ağır adımlarla ilerlemeye devam ediyordu. Her adımında yerin altından derin bir uğultu yükselmeye devam ederken, sınavın başladığını söylüyordu. Kendisinden altı metre uzakta duran adam, başını hafifçe kaldırıp gözlerini sonuna kadar açmış, gözlerinin içerisindeki spiraller hızlı bir şekilde dönmeye başlamıştı. Karşısında duran adama karşı, genç adamın elleri kendisini bulduğu bu alanın içerisinde elleri titremeye başlamıştı. Bedeni geçmiş bir savaş tecrübesinin tepkisini veriyordu. “Saygının ne demek olduğunu biliyoruz.” dedi genç adam ellerini boynunda duran alın bandına doğru götürürken. “Babamız bize, her büyüğümüze saygıyı değil, hak edene saygı göstermemizi öğretti. Bu yüzden, siz bize değil, ben size saygıyı öğreteceğim.” Ağzından çıkan kelimeler ile birlikte, boynundaki alın bandını çıkardı. Eiengan’ı aktifleştirdiğinde, kafasının içinde büyük bir boşluk, ağzının içinde ise hiç hissetmediği kadar yoğun bir kan tadı vardı.
Önce Kai’nin alanı değiştirmesi, sonrasında Ginzaburou’nun değiştirmesi, kafasında büyük acıyı tetiklerken, aynı zamanda yüzleşmesi gereken bir şeyi hatırlatıyordu. Genjitsuka. Orada yaşadığı deneyimin ne kadar acı dolu, kendisini parçalayan bir deneyim olduğunu anlamışsa da, belki de ihtiyacı olan cevaplardan bir tanesi O idi. Bu savaşı, kendi alanına çekmesi gerektiğini düşünüyordu. Bu düşünce, O’nunla yüzleşmek anlamına gelse de, kendisini parçalayan o varlık genç adama bir yardım borçluydu. En azından böyle düşünüyordu. Bu yüzden, Ginzaburou’yu O’nun önüne atacaktı. Alın bandının metal kısmını kendisine doğru çevirdi. Bir anda, kendi gözlerinin içine bakarken spiralleri dönmeye başladı.
Birkaç saat öncesine döndü…
Bir kapıyı çalıyordu yardım için…
Kapı açıldı. Kurooni Jin karşısında duruyordu. Jin’i içeri aldı, bir koridordan geçirdi. Bir sürü yaşlının olduğu bir odaya.
Elinde dua boncukları olan Jin, genç adama doğru bakıyordu. Anlattıklarını dinliyordu.
Birkaç dakika sonrası, Jin evinin bahçesindeydi ve kendisinden yaşça büyük olan Jin ona mühür yapacağını söylüyordu.
Jin, genç Jin’e mührü uygulamıştı.
Mühürden sonra Jin, Kurooni ailesinin kütüphanesine gelmişti.
Defterin başında duran Jin’in iradesine müdahale etmiş ve karnına tekme yemişti.
Gelen diğer iki Jin’le tartışmış, kendisine tekme atan Jin’in boynuna kılıcını dayamıştı.
Sonrasında Jin, Jin’den birçok darbe yemişti suratına.
Ve ardından gelen bir başka Jin, elini boğazına atmış, sırtını duvara vurup onu başka bir alana çekmişti.
Ama en önemlisi, Kurooni Jin bu yaşanan şeylerin hepsini gökyüzünün tepesinden izliyordu sanki.
Ve onu izleyen bir Jin daha vardı…
Bir Jin daha…
Bitmeyen bir döngünün bir parçası olan yaşları farklı Jin’ler…
Hepsi var olmuş…
Ve hiçbiri var olmamış…
Alın bandının metaline gözlerini dikmiş olan Jin’in ağzından, belli belirsiz bir kasılmayla birkaç kelime düştü…
“Bana yardım edeceksin…”
Hangi Jin konuşuyordu?
Ya da gerçekten konuşmuş muydu?
“Bana kapını aç…”
Birbirlerinin ardında dizilmiş, her biri farklı yaşta olan Jin’ler, ellerini mühürlü büyük bir kapıya doğru uzatıyordu sanki. Daha önce kapısı açılmış ve belki de hiç açılmamış bir yer…
“Bize yardım borçlusun…”
Eller, o kapıya doğru uzanmaya başlıyordu.
“Hep Var Olmuş Olan. Aynı Zamanda Hiç Var Olmamış Olan.”
Kurooni Ginzaburou.
Genç adamın aradığı kişi karşısında olmasına rağmen, yine giriş ve gelişme sebeplerinden kaynaklı olarak hoş karşılanmamıştı. Ginzaburou sağ elini Jin’in boynuna atmış ve onu havaya kaldırmıştı. Boynundaki elin baskısı nefesini kesiyordu. Direnmek için hazırlanmaya çalışırken, ahşap duvara doğru savrulmasıyla birlikte sırtını oldukça sert bir şekilde çarpmıştı. Ginzaburou’nun eli hala boynundaydı, yüzünü genç adama doğru yaklaştırarak Akiyama’dan öğrendiği şeylerin birkaçını unuttuğunu vurgulamıştı. Cevap bile veremeden, gözlerinin içerisinde spirallerin dönmesiyle birlikte duvarın sırtındaki tepkisi yok olmaya başlamış, boynunu sıkan parmakların hissi uzaklaşmıştı. Gözlerinin önünde artık bir klan binasının içi yoktu, kıpkırmızı kesilmiş devasa bir alanda buluyordu kendisini.
Sınırlarını göremediği bu devasa alanda, ayaklarının altında sert, çatlaklarla kaplı kızıl bir zemin vardı. Yukarıda gökyüzü yerine birbirinin içine geçmiş yüzlerce farklı kırmızı tonu birbirlerine eşlik ediyorlardı. Renklerin yoğunluğu, gözlerine büyük bir rahatsızlık veriyordu. Birkaç saniye sonrasında yukarıdan gelen bir gümbürtü ile, kıpkırmızı gökyüzünü yaran devasa yıldırımlar zemine düşmeye başlıyordu. Her bir yıldırımdan sonra zemin sarsılıyor, çatlakların arasından daha parlak kırmızı ışıklar yükseliyordu. Bunun ardından kanat sesleri kulaklarına erişmeye başlamıştı, önce bir tanesi, sonrasında ona eşlik eden onlarcası. Gökyüzünün yüksek taraflarında akbabalar daire çiziyordu. Sanki birazdan ölecek bir adamın başında daireler çiziyormuş hissiyatı uyandırıyordu.
Rahatsızlık, zihninin içerisinde karmaşık duygular yaratmaya devam ederken kızıl sisin içinden gelen Ginzaburou ağır adımlarla ilerlemeye devam ediyordu. Her adımında yerin altından derin bir uğultu yükselmeye devam ederken, sınavın başladığını söylüyordu. Kendisinden altı metre uzakta duran adam, başını hafifçe kaldırıp gözlerini sonuna kadar açmış, gözlerinin içerisindeki spiraller hızlı bir şekilde dönmeye başlamıştı. Karşısında duran adama karşı, genç adamın elleri kendisini bulduğu bu alanın içerisinde elleri titremeye başlamıştı. Bedeni geçmiş bir savaş tecrübesinin tepkisini veriyordu. “Saygının ne demek olduğunu biliyoruz.” dedi genç adam ellerini boynunda duran alın bandına doğru götürürken. “Babamız bize, her büyüğümüze saygıyı değil, hak edene saygı göstermemizi öğretti. Bu yüzden, siz bize değil, ben size saygıyı öğreteceğim.” Ağzından çıkan kelimeler ile birlikte, boynundaki alın bandını çıkardı. Eiengan’ı aktifleştirdiğinde, kafasının içinde büyük bir boşluk, ağzının içinde ise hiç hissetmediği kadar yoğun bir kan tadı vardı.
Önce Kai’nin alanı değiştirmesi, sonrasında Ginzaburou’nun değiştirmesi, kafasında büyük acıyı tetiklerken, aynı zamanda yüzleşmesi gereken bir şeyi hatırlatıyordu. Genjitsuka. Orada yaşadığı deneyimin ne kadar acı dolu, kendisini parçalayan bir deneyim olduğunu anlamışsa da, belki de ihtiyacı olan cevaplardan bir tanesi O idi. Bu savaşı, kendi alanına çekmesi gerektiğini düşünüyordu. Bu düşünce, O’nunla yüzleşmek anlamına gelse de, kendisini parçalayan o varlık genç adama bir yardım borçluydu. En azından böyle düşünüyordu. Bu yüzden, Ginzaburou’yu O’nun önüne atacaktı. Alın bandının metal kısmını kendisine doğru çevirdi. Bir anda, kendi gözlerinin içine bakarken spiralleri dönmeye başladı.
Birkaç saat öncesine döndü…
Bir kapıyı çalıyordu yardım için…
Kapı açıldı. Kurooni Jin karşısında duruyordu. Jin’i içeri aldı, bir koridordan geçirdi. Bir sürü yaşlının olduğu bir odaya.
Elinde dua boncukları olan Jin, genç adama doğru bakıyordu. Anlattıklarını dinliyordu.
Birkaç dakika sonrası, Jin evinin bahçesindeydi ve kendisinden yaşça büyük olan Jin ona mühür yapacağını söylüyordu.
Jin, genç Jin’e mührü uygulamıştı.
Mühürden sonra Jin, Kurooni ailesinin kütüphanesine gelmişti.
Defterin başında duran Jin’in iradesine müdahale etmiş ve karnına tekme yemişti.
Gelen diğer iki Jin’le tartışmış, kendisine tekme atan Jin’in boynuna kılıcını dayamıştı.
Sonrasında Jin, Jin’den birçok darbe yemişti suratına.
Ve ardından gelen bir başka Jin, elini boğazına atmış, sırtını duvara vurup onu başka bir alana çekmişti.
Ama en önemlisi, Kurooni Jin bu yaşanan şeylerin hepsini gökyüzünün tepesinden izliyordu sanki.
Ve onu izleyen bir Jin daha vardı…
Bir Jin daha…
Bitmeyen bir döngünün bir parçası olan yaşları farklı Jin’ler…
Hepsi var olmuş…
Ve hiçbiri var olmamış…
Alın bandının metaline gözlerini dikmiş olan Jin’in ağzından, belli belirsiz bir kasılmayla birkaç kelime düştü…
“Bana yardım edeceksin…”
Hangi Jin konuşuyordu?
Ya da gerçekten konuşmuş muydu?
“Bana kapını aç…”
Birbirlerinin ardında dizilmiş, her biri farklı yaşta olan Jin’ler, ellerini mühürlü büyük bir kapıya doğru uzatıyordu sanki. Daha önce kapısı açılmış ve belki de hiç açılmamış bir yer…
“Bize yardım borçlusun…”
Eller, o kapıya doğru uzanmaya başlıyordu.
“Hep Var Olmuş Olan. Aynı Zamanda Hiç Var Olmamış Olan.”