Page 11 of 13

Re: [Yureikumo Aoi] Bir Tas Çorba, Biraz Sessizlik

Posted: Sat Oct 10, 2026 1:28 pm
by Yureikumo Aoi
Han abisi Antik Ağaç hakkında saklanan bir şeylerin olabileceğini ancak neden kendi klanlarından birisinin ağaçtan bu derece nefret ettiğini bilmediğini ve anlayamadığını söylemişti. Aoi'nin anlattıklarından fazlaca rahatsız olmuş gibi görünüyordu. Elleri bile yumruk halini almıştı. Aoi'ye onu sevdiğini söyleyip bir yandan da yapacağı seçim yüzünden ölümle korkutmasından hoşlanmadığını söylemişti. Aoi de o adamdan bu yüzden hoşlanmamıştı zaten. Korkutucu derecede idealist, küstah ve kendini beğenmiş birisi gibi konuşuyordu. Bildiği doğru tek doğru yoldu ve onu takip etmezse Aoi ölecekti. Aoi, Han abisinin cevabı üzerine başka bir şey söylemedi. Duyduğu, bildiği ya da şüphelendiği bir şeyler olsaydı Aoi'ye anlatacağını düşünüyordu. Klan içinde saklanan birtakım sırlar varsa eğer o da bihaber olsa gerekti.

Geniş ağaçlarla kaplı bir açıklık buldukları zaman çadırlarını buraya kurmaya karar verdiler. Daichi ateş yakmak için kuru dal toplarken Aoi de çadırların kurulumunda yardımcı olmuştu Kaizen ve Han'a. Kaizen yine stratejik düşünüyordu ancak uykusunda yastığa kılıç çekmesi ile ilgili anlattığı hikaye o kadar absürt ve komikti ki Aoi kendini tutamayarak kahkahalarla gülmeye başladı. Bokukichi'nin eksikliğini hiç aratmıyordu Kaizen neyse ki. Böylece yerleşip uyudular. Aoi zaten uzun bir gün geçirmişti ve yorgundu, bu sebeple oldukça hızlı bir şekilde uykuya daldı.

Gözlerini açtığında dışarıda kıyamet kopuyordu. Yağmur sesini sıcacık evinde oturduğu zamanlarda severdi ancak dışarıda kamp yaptıkları günde bardaktan boşanırcasına bir sağanağa yakalanmak can sıkıcı olmuştu. Gök gürüldüyor, şimşek çakıyor, rüzgar bitkileri yan yatırıyordu. Fırtına o kadar kuvvetliydi ki göz gözü görmüyordu. Bu havada yola devam etmelerine imkan yoktu. Aoi diğerlerini bulmak için çadırdan başını uzattığında bir çadırın yerinden oynamış olduğunu bile fark etti. Sığınak yapmak ve fırtına dinene dek beklemek zorundaydılar. Kaizen ile birlikte Han abisi Doton kullanarak inşa etmeye başlamışlardı. Yerden yükselen duvarlar yağmura dayanıklı görünüyordu. Han abisi içeriye su girmesin diye zemini de yükseltiyordu. Kaizen de tavan oluşturuyordu. Aoi onları hayran hayran seyrederken Han abisi biraz ilerideki fuki bitkilerinin yapraklarından toplamasını rica etti. Bir de reçineli ağaç kabuğu istemişti.

Aoi hiç beklemeden yola koyuldu. Fuki bitkilerini bulmak çok kolaydı zira şemsiye gibi devasa yaprakları vardı. Çantasına özenle yerleştirdikten sonra ağaç kabuklarını kontrol ederek reçineli kısımlarını bulmaya çalıştı. Bulabilmek için ağaç ağaç gezip yol boyunca ilerlemeye başladı. Fuki yaprakları ile dolu bir dere yatağı boyunca ilerledi. Ağaç gövdeleri burada daha kalındı. Zemin de taşlıktı. O sırada fark etti ki kamp alanını artık göremiyordu. Kaybolmuştu... Geldiği yolu takip ederek geri dönmesi mümkün olabilir miydi ki? Tam arkasını dönüp geldiği yoldaki ayak izlerini takip etmeye çalışırken arkasından bir ses işitti. Sıçrayarak sesin geldiği yöne döndüğünde uzun ağaçlardan birisine oturmuş, oldukça iyi görünümlü genç bir adamın, yırtık bir şemsiye ile Aoi'yi seyretmekte olduğunu gördü. Şemsiyesi onu yağmurdan asla korumuyordu. Üstü başı sırılsıklam olmuştu ve üzerindeki ince yukata onu üşütüyordu. Adamın ellerinin ve çenesinin titrediği belliydi.

Adam ona gülümseyerek yağmurun yakın zamanda duracak gibi olmadığını, burada mahsur kaldıklarını söylemişti. Aoi'nin yüzündeki ifade şaşkınlıktan dehşete dönüştü. Bu kadar iyi giyimli ve iyi görünümlü birisi, muhtemelen soylulardan olmalıydı. Burada ne arıyordu ki? "Kayıp mı oldunuz?" Aoi hemen tek hamlede adamın yanına sıçradı. Üzerindeki görev kıyafetinin ceketini çıkarıp özenle adamın bedenine sardı. "Üşüteceksiniz." Adamın delik deşik şemsiyesini elinden alarak kapattı. "Bunun sizi yağmurdan koruyacağını sanmıyorum." Çantasındaki fuki yapraklarından çıkararak adamın başına tuttu. "Biraz ileride kampımız vardı, geldiğim yolu takip edersem bulabilirim sanırım. Güvenli bir yer. Benimle gelmek ister misiniz? Burada kalırsanız hasta olursunuz. Bu şiddetli yağmurda ağaç altında durmak da iyi değil, şimşek düşebilir." Sonrasında kendisini tanıtmadığını fark ederek adamın rastgele bir yabancıya güvenemeyeceğini düşündü. "Ah, şey... Benim ismim Aoi. Yureikumo Aoi. Konohagakure shinobisiyim."

Re: [Yureikumo Aoi] Bir Tas Çorba, Biraz Sessizlik

Posted: Sat Oct 10, 2026 2:46 pm
by GM - Shinsei
Genç adam, bir anda yanına sıçramanla hafifçe irkiliyor. Üzerine ceketini sardığında ise şaşkınlığı iyice belirginleşiyor. Yüzüne mahcup bir gülümseme yerleşiyor, yanakları soğuktan kızarmış olsa da utandığı anlaşılıyor. "Ah, hayır, zahmet etmeyin lütfen. Siz de ıslanacaksınız. Ben iyiyim, birazdan diner zaten..." diye söylenirken başının üzerinde korkunç bir şimşek çakıyor. Hemen ardından öyle şiddetli bir gök gürültüsü kopuyor ki ağacın dalları bile sarsılıyor. Adam refleksle başını omuzlarının arasına çekip iki eliyle kulaklarını kapatıyor. Birkaç saniye sonra yavaşça doğruluyor, önce gökyüzüne, sonra uzattığın fuki yaprağına bakıyor. "Şey, geleyim." diyor usulca. Kapatmış olduğun şemsiyenin içinden bir bardak dolusu su boşalıyor. Genç adam bunu hüzünlü gözlerle izledikten sonra sana dönüp hafifçe eğiliyor. "Tanıştığıma memnun oldum, Aoi Hanım. Ben Kazuto." Verdiğin ceketi göğsünün üzerinde biraz daha sıkı tutuyor. "Gerçekten çok naziksiniz. Borçlu kaldım size."

Ağaçtan indikten sonra birlikte geldiğin istikamete doğru yürümeye başlıyorsunuz. Kazuto uzun boyuna rağmen oldukça temkinli adımlar atıyor, ıslak taşların üzerinde birkaç kez ayağı kayınca mahcup biçimde gülümseyip özür diliyor. Yol boyunca bir süre sessiz kalıyor, ardından Konohagakure'den geldiğini hatırlamış olacak ki konuşmaya başlıyor. "Son zamanlarda sizin köyden çok fazla shinobi görüyorum. Geçen gün kuzey yolunda bir grup vardı, ondan önce de buraya yakın patikalarda birkaç kişiye rastladım. Hepsi oldukça meşgul görünüyordu. Bu ormanın yakınlarından sürekli geçiyorlar. Acaba kötü bir durum mu var? Sınırda falan bir mesele mi çıktı?" Meraklı gözlerle sana bakıyor. Ardından konuyu kendi yolculuğuna getiriyor. "Ben de aslında bir yere yetişmeye çalışıyordum. Yakın zamanda bir amcamı kaybettim. Kendisi benim için çok değerliydi. Ruhunu anmak, onun adına dua etmek istiyorum. Bu yüzden bir tapınağa doğru yola çıktım." Kısa bir an gülümsüyor. "Duymuşsunuzdur, Ateş Tapınağı. Amcam oranın ruhbanlarına büyük saygı duyardı. Ben de onun için oraya gitmenin doğru olacağını düşündüm. Gerçi şu halimi görse önce bana düzgün bir şemsiye almamı ve hava düzelince yola çıkmamı söylerdi." Hafifçe gülüyor, sonra gözlerini yağmurun altında uzanan orman yoluna çeviriyor.

Yürüyüşünüz uzadıkça orman daha da sıklaşıyor. Dere yatağının kıvrımlarını takip ederek geldiğin yolu bulmaya çalışıyorsun ancak yağmur toprağın üzerindeki ayak izlerini çoktan silmiş. Ağaçların gövdeleri birbirine o kadar benziyor ki az önce geçtiğin bir bölgeye yeniden gelmiş olabileceğini düşünüyorsun. Kazuto birkaç kez etrafına bakıyor, sonra adımlarını yavaşlatıyor. "Şey, yolu... biliyorsunuz, değil mi?" diye soruyor. Sesindeki endişeye rağmen gülümsemeye çalışıyor. "Yanlış anlamayın, size güveniyorum. Sadece... az önce de şu eğri ağacı görmüştük sanki. Gerçi bütün ağaçlar eğilmiş durumda. Rüzgardan olsa gerek." Birkaç dakika daha yürüdükten sonra nefesi hızlanmaya başlıyor. Sonunda yol kenarındaki büyükçe bir taşın üzerine oturmak için izin istiyor. Fuki yaprağını iki eliyle başının üzerinde tutarken omuzlarını içeri çekiyor, bacaklarını kendine doğru topluyor. "Kusuruma bakmayın, biraz dinlenmem gerekiyor. Sabah erkenden beri yoldayım. Bir de yağmur başlayınca..." Cümlesini bitiremeden hapşırıyor. Sonra burnunu çekip utanmış bir ifadeyle gülümsüyor.

Bir süre yağmurun altında sessizce oturduktan sonra başını kaldırıp sana bakıyor. "Köyünüz ne durumda? Yakın zamanda saldırıya uğradığını duydum. Umarım büyük kayıplar olmamıştır." Sesinde samimi bir merak var. Üzerine sardığın ceketin yakasını düzeltiyor, ardından biraz daha korunabilmek için fuki yaprağını öne eğiyor. O sırada uzaktan bir gök gürültüsü daha duyuluyor. Etrafınızda kampın bulunduğu açıklığı hatırlatan herhangi bir işaret göremiyorsun. Yağmurun şiddeti de azalmıyor. Kazuto ise dinlenirken senden gelecek cevabı bekliyor. Onu güvenli bir yere ulaştırabilmek için öncelikle kampa dönüş yolunu yeniden bulman gerekiyor.

Re: [Yureikumo Aoi] Bir Tas Çorba, Biraz Sessizlik

Posted: Sat Oct 10, 2026 3:38 pm
by Yureikumo Aoi
Genç adam Aoi'nin teklifini ilk başta nezaketen reddetse de gök gürültülerinin şiddeti sebebiyle ürkerek kabul etmişti. Onu böyle soğuktan ve korkudan titrer halde görünce Aoi'nin de merhameti kıpraşmıştı. Yüzü şefkatle gülümsedi. İsminin Kazuto olduğunu öğrendiği bu genç adam soyismini onunla paylaşmamayı tercih etmişti. Aoi de sormadı. Birlikte yola koyuldular. Aoi izleri takip ederek dönmeye çalışıyordu ancak şiddetli yağmur ve rüzgar yüzünden ayak izleri dakikalar içerisinde yok olmuştu. Rüzgarın yönü, tanıdık gelen ağaçlar derken yollardan dönüp dolaşmaya başladı. Bu esnada Kazuto da ona bir şeyler soruyordu. Son dönemde çok fazla Konoha shinobisi gördüğünden bir mesele mi olduğunu merak etmişti. "Endişe etmeniz gereken bir durum olduğunu sanmıyorum." diye basitçe cevap verdi Aoi, gülümseyerek. Onun sivil olduğunu varsaydığından gereksiz yere siyasi konulara girmemeye karar verdi.

Kazuto ona Ateş Tapınağı'na gitmekte olduğunu söyleyince Aoi şaşırdı. Yakın zamanda bir amcasını kaybetmişti ve onun ruhunu kutsamak istiyordu. Amcası oradaki ruhbanlara saygı duyduğu için bu yolu tercih etmişti. "Talihsiz bir gün olmuş." dedi Aoi havadaki yağmura bakarak. "Amcanızın ruhunu Yuukon şad etsin." Aoi genç adama döndü. "Nerede yaşıyorsunuz? Uzun yoldan mı geldiniz? Bir başınıza?" Çok iyi giyimliydi, bu yüzden zenginlerden olduğunu düşünüyordu ancak neden yanında yalnızca yırtık pırtık bir şemsiye vardı ki? Üstelik bunu yalnızca 50 Ryo tasarruf etmek için mi yapmıştı? Pek aklına yatmamıştı Aoi'nin bu iş. Bunları düşünürken yolu yeniden kaybettiğini fark etti Aoi. Ağaçlar ve patika birbirine o kadar benziyordu ki bu yoldan daha önce geçmiş miydi yoksa geçmemiş miydi emin olamamıştı. Kazuto da onun kaybolduğunu sezince Aoi durumu saklamayı faydasız gördü. "Açıkçası sanırım biraz fazla uzaklaştım. Yağmur da izleri silmiş. Ama endişe etmeyin, yolu bulup sizi sağ salim ulaştırmak için elimden geleni yapacağım."

Bir süre ilerledikten sonra Kazuto nefeslenmek için mola vermek istedi. Çakra sahibi olmayan siviller çok daha hızlı yoruluyorlardı tabi. Sabahın erken saatlerinden beri yolda olduğu için yorulmuştu. Hapşırdığı anda Aoi endişelenerek adamın üzerindeki ceketi daha da sıkı sardı. Bir eliyle de ateşi olup olmadığını yokladı. "Çok üzgünüm." Adam kendisi yüzünden zatürre kaparsa vicdan azabından uyuyamazdı. Aoi etraftaki ağaçlara bakarken adam bir anda köyü sormuştu. Saldırıya uğradıklarını duymuştu. Ne durumda olduklarını merak ediyordu. Biraz evvel shinobilerle ilgili sorduğu soruda Aoi'nin ağzını mı yoklamıştı? Yine de sesi ve gözlerindeki ifade samimi bir merak taşıyordu. Belki de direkt sormaya çekinmişti o anda. "Kayıplar oldu... ama toparlanacağız." Aoi etraftaki ağaçları inceledi. Gözüne kestirdiği boyu en yüksek olanı işaret etti. "Siz burada bekleyin, ben şu ağacın tepesine çıkıp kamp alanını bulmaya çalışayım. Bir yere ayrılmayın, tamam mı?" Ağacın tepesinden kamp yaptıkları açıklık alanı görmeye ve rotasını oluşturmaya çalışacaktı. Eğer bu işe yaramazsa bir klon oluşturup onu diğer yola gönderir ve nereye gitmesi gerektiğini anlamaya çalışırdı.

Re: [Yureikumo Aoi] Bir Tas Çorba, Biraz Sessizlik

Posted: Sun Oct 11, 2026 4:20 pm
by GM - Shinsei
Gözüne kestirdiğin ağacın gövdesine chakra yardımıyla tırmanmaya başladığında rüzgarın şiddetini daha fazla hissediyorsun. Dalların arasında yükseldikçe yağmur yüzüne çarpıyor, birkaç kez bastığın yerin kayganlığından dolayı dengen bozuluyor. Nihayet tepeye ulaştığında gözlerini kısarak çevreyi tarıyorsun. Orman dört bir yanda uzanıyor, yağmurun oluşturduğu sis, uzak tepelerin üzerini örtmüş durumda. Birkaç dakika boyunca hiçbir şey seçemiyorsun. Tam başka bir ağaca geçmeyi düşünürken kuzeybatı tarafında ağaçların arasında alışılmadık, koyu renkli bir çıkıntı fark ediyorsun. Dikkatle baktığında bunun Han ve Kaizen'in oluşturduğu Doton sığınağının kubbesi olduğunu anlıyorsun. Şaşırtıcı biçimde sandığından çok daha yakınsınız! Bulunduğun ağacın tepesinden çevreyi iyice inceleyerek dönüş yolunu belirliyorsun. Önce ikiye ayrılmış gövdeli büyük bir çamın yanından geçmen, ardından küçük dere yatağını takip edip devrilmiş bir kütüğün bulunduğu açıklıktan sola dönmen gerekiyor. Bu işaretleri zihnine yerleştirdikten sonra aşağıya iniyorsun. Kazuto, fuki yaprağını başının üzerinde tutmuş halde seni bekliyor. Kampı bulduğunu öğrendiğinde yüzü aydınlanıyor. "Gerçekten mi? Ah, çok sevindim! İtiraf etmeliyim ki burada gecelemek zorunda kalacağımızdan korkmaya başlamıştım." diyerek ayağa kalkıyor. Birlikte belirlediğin güzergaha doğru ilerlemeye başlıyorsunuz.

İlk birkaç dakika Kazuto yol boyunca teşekkür etmeye devam ediyor. Sonra konuşmalarınız seyrekleşiyor. Adam, verdiğin cekete iyice sarılmış halde peşinden geliyor, arada sırada öksürüyor, yağmurdan gözlerini korumaya çalışıyor. Sen de aklında tuttuğun işaretleri takip ederek ilerliyorsun. Dere yatağını geçip devrilmiş kütüğe ulaştığında uzaktan Doton sığınağının girişini görüyorsun. Son birkaç adımı hızlandırıp açıklığa çıktığın anda Han seni fark ediyor. "Aoi!" diye seslenerek koşmaya başlıyor. Yanına ulaştığında iki elini omuzlarına koyup seni baştan aşağı süzüyor. "Neredeydin sen?! Merak ettik! Biraz yaprak toplamaya gittin, neredeyse seni aramaya çıkıyorduk. Bu havada bu kadar uzaklaşılır mı?" Han'ın endişeli bakışları altında başını arkana çevirdiğinde ise duraksıyorsun. Kazuto ortada yok. Birlikte geldiğiniz patika boş. Ağaçların arasına, devrilmiş kütüğün bulunduğu yöne tekrar bakıyorsun. Az önce yanında yürüyen uzun boylu adamdan hiçbir iz görünmüyor. Üstelik verdiğin ceket de onunla birlikte kaybolmuş. Bakışların uzun süre aynı noktada kalınca Han kaşlarını çatıyor. "Aoi? İyi misin?"

Fırtınanın şiddeti öğleye doğru azalmaya başlıyor. Han, sığınağın girişini kapatmak için getirdiğin malzemeleri kullanarak son düzenlemeleri tamamlıyor. Uzun süre geçiyor ve Kazuto'dan hiçbir iz yok. Bu noktada Kazuto'nun varlığından bahsedip bahsetmemek sana kalmış, ama görevin devam etmesi gerekiyor. Yağmur yolculuğa izin verecek kadar hafiflediğinde kampı toplayıp yeniden kuzeydoğuya ilerliyorsunuz. Birkaç saat sonra orman seyrekleşiyor ve ağaçların yerini kayalık yamaçlar almaya başlıyor. Eski gözetleme yolunun taş basamaklarına ulaştığınızda Daichi burayı tanıdığını söyleyerek öne geçiyor. Patika kıvrılarak yükseliyor, taşların arasından akan yağmur suları aşağıda küçük çağlayanlar oluşturmuş. Sonunda tepenin ardında, iki yüksek kaya sırtının arasına kurulmuş küçük bir yerleşim görüyorsunuz. Han haritasını çıkarıp konumu kontrol ediyor. Burası eski kuzey gözetleme yolunun üzerinde kurulmuş, tüccarlarla yolcuların uğradığı küçük bir geçiş yerleşkesi. Etrafında alçak taş duvarlar, yamaca yaslanmış ahşap evler ve çatısı kısmen çökmüş eski bir gözetleme kulesi bulunuyor. Ana yol dar bir meydana açılıyor. Meydanın ortasında yosun tutmuş bir kuyu, yanında da üzerinde yıllardır yenilenmemiş yazılar bulunan bir yön levhası var.

Yerleşim küçük olmasına rağmen hareketli görünüyor. Meydanın sağında alt katı lokanta olarak kullanılan iki katlı bir han bulunuyor. Kapısının önünde geniş hasır şapkalı iki yolcu konuşuyor, biraz ileride, şapkasını alnına kadar indirmiş yaşlıca bir arabacı atının koşumlarını düzeltiyor. Sol taraftaki taş merdivenler eski gözetleme kulesine ve terk edilmiş nöbetçi binasına çıkıyor. Binanın kapısının yanında görevli kıyafetleri giymiş orta yaşlı bir adam oturmuş, elindeki deftere bir şeyler yazıyor. Meydanın arkasındaki dar sokakta ise üzeri kumaşlarla örtülmüş bir erzak tezgahı, küçük bir tapınak ve dış duvarında eski mühür işaretleri bulunan taş bir yapı dikkatini çekiyor. Tezgahın başındaki kadın gelen geçen yolcuları izlerken tapınağın önünde sırtında odun sepeti taşıyan genç bir adam dinleniyor.

Han meydanın girişinde durup etrafı inceliyor. "Burası iyi bir başlangıç noktası. Son günlerde buradan geçenleri, özellikle kuzey yolunu kullanan yabancıları öğrenmemiz gerekiyor." Bir süre çevreyi gözlemledikten sonra ekibe dönüyor. "Dağılın. Herkes çevreyi araştırsın. Şüpheli bir şey bulursanız tek başınıza müdahale etmeyin. Yarım saat sonra şu kuyunun başında buluşuyoruz." Kaizen başıyla onaylayıp gözetleme kulesine doğru yönelirken Daichi hanın önündeki kalabalığa karışıyor. Han da meydanın diğer ucundaki taş yapıya doğru ilerliyor. Sen ise henüz meydanın girişindesin. Önünde birbirinden farklı birkaç yapı, konuşabileceğin yolcular ve araştırılmayı bekleyen küçük bir yerleşim uzanıyor.

Re: [Yureikumo Aoi] Bir Tas Çorba, Biraz Sessizlik

Posted: Mon Oct 12, 2026 2:34 pm
by Yureikumo Aoi
Ağaca çıktıktan sonra kuşbakışı doton kubbesini görmek pek de zor olmamıştı Aoi için. Kuzeybatı yönünde, bulundukları konuma çok da uzak değildi kamp noktası. Dönüş yolunu ve gitmeleri gereken rotayı dikkatlice çizerek hemen aşağıya indi. Kazuto onu bıraktığı gibi, taşın üzerinde oturuyordu. Ona dönüp kampı bulduğunu söyleyince adamın gözleri ışıldamıştı. Çok korkmuş, ıslanmış ve üşümüştü. Bir an evvel ısınmak ve kurumak istiyor olmalıydı. Aoi hemen acele etmeleri gerektiğini söyleyerek onu ayağa kaldırdı. Birlikte ilerlemeye başladılar. Kazuto bu sefer pek konuşmamıştı. Teşekkür ettiği zaman Aoi kibarca bir şey yapmadığını, bunun vazifesi olduğunu söyleyip durdu. Zaten Yuukon da yağmurda savunmasız birisine yardım edilmesini emrederdi. Cekete iyice sarınıp biraz öksürmekte olduğunu görünce endişelendi. "Kuruyunca ısınırsınız umarım." diye endişesini dile getirdi.

Dere yatağını geçip de devasa ağacın önüne gelince biraz ileride kurmaya başladıkları sığınak görünmeye başlamıştı. Aoi heyecanla öne atılarak işaret etti. "İşte orası! Beni takip edin!" Kazuto'nun onu takip ediyor olduğunu varsayarak adımlarını hızlandırdı. İlk olarak Han abisi fark etmişti onu. Büyük bir endişe ile ona doğru koşmuş, neden bu kadar uzaklaştığı konusunda sitem etmişti. "Bir beyefendi ile karşılaştım-" Aoi, Kazuto'yu takdim etmek için arkasını döndüğünde genç adamın orada olmadığını fark etti. "Ha?" Arkasını döndü. Hayır, hayal görmemişti. Biraz evvel buradaydı. Üstelik ona ceketini vermişti, değil mi? Şu anda da ceket üzerinde olmadığına göre... "Abi... Burada genç bir beyefendi vardı. Yağmurda mahsur kalmıştı. Ona ceketimi vermiştim üşüdüğü için. Beni takip ediyordu. Tam arkamdaydı. Nereye gitti ki?" Bir oyuna mı getirilmişti? Ne yaşamıştı? Tüm bu olanlar hayal gücü veya Genjutsu olamazdı sonuçta. "Beyaz saçlı, uzun boylu, çok iyi giyimli birisiydi. İsminin Kazuto olduğunu söyledi."

Bir süre Kazuto'yu aradılar ancak ondan hiçbir iz bulamadılar. Isınmak, kurumak ve yağmurdan korunmak amaçlı sığınağa girdiler. Saldırıya filan uğramış olamazdı sonuçta bu kadar sessiz sedasız. Sığınağın yerini de biliyordu. Aoi belki geri gelir diye bekledi ancak dönmedi. Yağmur dinene kadar bekledikten sonra göreve devam etmeleri gerektiği için tekrar yola koyuldular. Aoi de zihninde binbir çeşit soruyla grubu takip etti. Patika boyunca ilerlediler. Ormanlık alanı geride bıraktılar. Gözetleme yolunu geride bıraktılar. Dağların arkasında minik bir yerleşim yeri bulana dek ilerlediler. Han abisi haritasını çıkarıp nerede olduklarını işaret etti. Tüccarların ve yolcuların dinlenme noktası olarak kullandıkları minik bir yerleşkedeydiler. Her yerde tüccarlar ve ziyaretçiler vardı. Mekan epey hareketliydi. Han abisi burada araştırma yapmaları gerektiğini, özellikle son günlerde yabancı kimlerin geçtiğini öğrenmeleri gerektiğini söyleyerek grubu dağılmaya teşvik etti. Yarım saat sonra buluşacaklardı.

Herkes ayrı yönlere dağılmıştı. Kaizen yıkık gözetleme kulesine, Daichi kalabalık hanın önüne, Han abisi de taş yapılardan birine yönelmişti. Aoi de etrafa bakındı. Minik bir tapınak ile eski mühür işaretleri olan bir yapı vardı. Orayı incelemeye karar verdi. Belki mühür işaretlerinden tanıdık gelen olurdu veya tapınakta bir ipucu bulabilirdi. Tapınağın önünde dinlenmekte olan genç bir adam vardı. Ona selam verip sohbet açmayı de deneyebilirdi. Belki kendiliğinden bir şey söylerdi.

Re: [Yureikumo Aoi] Bir Tas Çorba, Biraz Sessizlik

Posted: Thu Oct 15, 2026 5:45 pm
by GM - Shinsei
Tapınağa doğru ilerlerken Han abinin fırtına sırasında Kazuto hakkında söyledikleri yeniden aklına geliyor. Sığınağa döndüğünde adamın bir anda ortadan kaybolduğunu anlattığın zaman Han önce oldukça şaşırmış, ardından seni birkaç kez sorgulamıştı. "Beyaz saçlı, uzun boylu ve iyi giyimli bir adam... Kazuto, öyle mi? Soyadını söylemedi mi? Peki en son ne zaman arkanda olduğunu hatırlıyorsun?" Yanıtlarını dinledikten sonra bir süre ormanın içini incelemiş, kaybolduğu noktadan çevreye yayılan belirgin bir chakra izi bulamamıştı. "Aoi, bu adamın Genjutsu kullanmış olma ihtimalini değerlendirmemiz gerekiyor. Senin geçmişte yaşadıklarını da düşünürsek özellikle dikkatli olmalıyız. Ama sana dokunmuş, ceketini almış, onunla beraber yürümüşsün... Başka tekniklerle de gözünün önünden kaybolmuş olabilir. Seni takip eden biri varsa bunu artık biliyoruz. Tekrar karşılaşırsan hemen haber ver." Han, civarda yaptığınız kısa aramadan sonuç alamayınca seni sığınağa götürmüş ve yolculuğa devam etmeden önce dinlenmeni istemişti. Kazuto'nun neden ortadan kaybolduğuna ilişkin sorular ise cevapsız kalmıştı.

Bu düşünceler eşliğinde meydanın arkasındaki dar sokağa giriyorsun. Küçük tapınağın önünde taş döşeli bir avlu bulunuyor. Girişin iki yanında, yüzleri aşınmış hayvan heykelleri ve üzerlerinde solmuş yazılar bulunan iki ahşap sütun var. Tapınağın hemen bitişiğindeki eski taş yapının duvarlarında ise uzaktan dikkatini çeken mühür işaretlerini daha yakından inceleme fırsatı buluyorsun. İlk işaret iç içe geçmiş üç çemberden oluşuyor, çemberlerin arasına kısa dikey çizgiler işlenmiş. İkinci işaret, dört köşesinden düğümlenmiş bir kareyi andırıyor ve ortasında birbirine bakan iki üçgen bulunuyor. Kapının üzerindeki üçüncü işaret daha karmaşık. Uzun, kıvrımlı çizgiler yatay bir eksenin iki yanına simetrik biçimde yayılmış ve uçlarında küçük noktalar bırakılmış. Son olarak binanın köşelerinde, birbirinin üzerinden geçen dalgalı çizgilerle çevrelenmiş küçük daireler görüyorsun. Bazıları soluk kırmızı, bazıları koyu lacivert boyayla çizilmiş. Boyaların çoğu dökülmüş, taşların üzerindeki oyuklarda yosun birikmiş. Bildiğin Yureikumo veya Uzumaki mühürlerinden hiçbirine benzemiyorlar. Ne amaçla hazırlandıklarını anlamak için daha fazla incelemek gerekecek gibi görünüyor.

Tam duvarın köşesindeki işaretlere eğilmişken arkandan genç bir adamın sesi geliyor. "Uzun yoldan mı geliyorsunuz?" Döndüğünde tapınağın girişindeki ahşap basamaklarda oturan, yanında odun sepeti bulunan genci görüyorsun. Yirmili yaşlarının başlarında, sade kıyafetli, güler yüzlü birisi. Yanındaki küçük mangalın üzerinde duran çaydanlığı alıp seramik bir fincana yeşil çay dolduruyor. "Buyurun, içiniz ısınsın. Hava soğuyacak diyorlar, isterseniz konaklamanız için yardımcı olabilirim." Fincanı sana uzatırken bakışları incelediğin duvara kayıyor. "Jinya Tapınağı. İsterseniz içeri girip dua edebilirsiniz. Gerçi..." Bir anda cümlesini kesiyor. Yüzündeki gülümseme siliniyor, gözleri şaşkınlıkla açılıyor. Oturduğu basamaktan hızla ayağa kalkıp sana daha dikkatli bakıyor. "Beyaz saç, mavi göz... Siz..." Elindeki çaydanlığı aceleyle yere bırakıyor. Ardından yavaşça geri çekiliyor.

"Saygısızlığımı mazur görün ama... Buradan çok yakın zamanda bir grup geçti. Tapınağa girdiler, dua ettiler. Burada bir süre kaldılar." Genç adamın sesi giderek huzursuzlaşıyor. Birkaç kez sokağın iki tarafını kontrol edip sana dönüyor. "Gittiklerinden beri uğursuzluk bu küçük topluluğu sarsmış durumda. Balık tutamıyoruz, denize yakın bir yer burası ve günlerdir balık yok. Hazırladığımız yemler normalde bir ay dayanırdı, şimdi bir gün dayanmıyor. Bize bir şey mi yaptılar diye kara kara düşünüyoruz. Ve açıkçası... Benziyorsunuz." Son sözlerini söylerken yüzü mahcubiyetle kızarıyor. Gözlerini hemen başka tarafa çeviriyor, ellerini önünde birleştiriyor. "Çok özür dilerim, sadece... Eğer onlardansanız... Lütfen bizi bırakır mısınız?"

Re: [Yureikumo Aoi] Bir Tas Çorba, Biraz Sessizlik

Posted: Sat Oct 17, 2026 2:04 am
by Yureikumo Aoi
Aoi ilk olarak eski taş yapının üzerindeki tuhaf mühürleri incelemeye karar verdi. Bu mühürler daha önce gördüğü hiçbir klan mührüne benzemiyordu. Kesinlikle Yureikumo veya Uzumaki de değildiler. İç içe geçmiş çemberlerden oluşan ve kısa dikey çizgilerle işaretlenmiş bir mühür gözüne çarpmıştı. Diğer yanda köşeleri düğümlenmiş bir kare ve üçgene benzer bir mühür vardı. Son olarak yatay kıvrımlı çizgilerden oluşan daha karmaşık bir mühür de vardı. Binanın köşelerinde yine farklı ve dairelerden oluşan, boyalarla işaretlenmiş bir başka mühürler bulunuyordu. Ne olduklarını anlamak için daha fazla incelemeli ya da bir uzmana danışmalıydı. Tam bu esnada arkasında bir ses işitti. Biraz evvel odun taşıma işine mola vermiş, tapınağın önünde dinlenmekte olan genç adam ona seslenmişti. Genç, güler yüzlü, kibar görünüşlü birisiydi. Ona hemen bir bardak yeşil çay ikram etmişti. Aoi başını eğerek teşekkür etti ve çay bardağına doğru uzandı. "Zahmet ettiniz, teşekkür ederim."

Aoi tam uzun süre kalmayacaklarını ifade edecekti ki adam onun ilgilendiği tapınağı işaret edip ismini söyledi. Jinya Tapınağı. Dua edebileceğini söylerken bir an için gözleri Aoi'de kaldı. Sanki aklına bir şey gelmiş gibi göz bebekleri büyüdü. Beyaz saçları, mavi gözleri olduğunu belirterek buraya çok yakın zamanda ona benzer kişilerden oluşan bir grubun uğradığını, biraz durup tapınakta dua ettiklerini, onlar gittiğinden beridir de başlarına türlü uğursuzluklar geldiğini anlattı. Bu insanların onlara bir şey yaptığından şüpheleniyorlardı. Aoi adamın onu bununla yargılamasına hiç gücenmedi zira bu tip önyargılara alışkındı. Onu üzen şey eğer bu grup tahmin ettiği Yureikumo grubuysa, Aoi'nin imajını düzeltmek için canla başla uğraştığı klanının itibarını daha da yerle bir ediyorlardı. İşte bu onu biraz sinirlendirmişti. Klanının insanları tehlikeli, tekinsiz ve uğursuz olarak görülüyordu zaten, şimdi ellerinde kanıt da olacaktı.

Aoi iç çekerek bakışlarını eğdi. "Onlardan değilim. Konohagakure shinobisiyim ben. Ama buralarda dolaşan birtakım tuhaf insanlara dair duyumlar aldık. Bunu araştırıyoruz." Sonra bakışlarını adama çevirdi. "Eğer böyle bir durum olduysa size yardım etmek ve bu insanları araştırmak isterim. Eğer gerçekten bir şey yaptılarsa ve yapıyorlarsa durdurulmaları gerekir. Bana neler hatırladığınızı ayrıntıyla anlatabilir misiniz? Kaç kişiydiler, kaç kadın kaç erkektiler, kaç yaşlarında görünüyorlardı, saç ve göz rengi dışında ayırt edici bir özellikleri var mıydı, birbirlerine isimleriyle hitap ettiler mi, nasıl giyiniyorlardı, hiç tuhaf bir şeyle karşılaştınız mı, ne kadar kaldılar, ne zaman yola çıktılar, ne yöne gittiler, burada hiç garip davrandılar mı, dua etmek dışında bir şey yaptılar mı, size bir şey söylediler mi, uğursuzluklar ilk ne zaman başladı?" Sorularını art arda sorduktan sonra derin bir nefes aldı.

Re: [Yureikumo Aoi] Bir Tas Çorba, Biraz Sessizlik

Posted: Sat Oct 17, 2026 2:50 pm
by GM - Shinsei
Genç adam, peş peşe sıraladığın sorular karşısında bir an ne diyeceğini bilemiyor. Ardından yüzündeki mahcubiyet biraz daha belirginleşiyor. "Öncelikle özür dilerim. Sizi onlardan sandığım için... Kötü bir niyetim yoktu. Son günlerde burada herkes biraz gergin." diyor, başını hafifçe eğerek. Sonra seni tapınağın önündeki ahşap basamaklara davet ediyor. "Hepsini hatırlamaya çalışacağım. Dört kişiydiler. İki kadın, iki erkek. Üç gece önce, hava kararmaya yakın geldiler. Önce buranın bir konaklama yeri olup olmadığını sordular, sonra tapınağı görünce geceyi burada geçirmeye karar verdiler. Hepsinin saçları açık renkti. Sizin saçlarınıza benziyordu. Gözleri de maviydi. Bu yüzden sizi görünce korktum zaten." Biraz düşünmek için duraksıyor, ardından parmaklarıyla sayarak devam ediyor. "Erkeklerden biri diğerlerine göre oldukça uzun ve zayıftı. Saçları omuzlarına kadar uzanıyordu, bembeyazdı. Kaç yaşında olduğunu kestiremedim. Yüzüne bakınca kırklarında dersiniz ama konuşması, davranışları... Bilmiyorum, sanki çok daha yaşlı biriyle konuşuyormuşsunuz gibi geliyordu. Üzerinde koyu renkli, eski usul bir yolculuk kıyafeti vardı. Çok sakindi. Bana tapınağın ne zaman yapıldığını, eskiden kimlerin ibadet ettiğini ve buradaki duaların kaç kuşaktır okunduğunu sordu. Öyle dikkatli dinledi ki bütün cevaplarımı ezberliyormuş gibi hissettim."

"Kadınlardan biri otuzlarının sonlarında, belki kırklarında görünüyordu. Saçlarını uzun bir örgü halinde toplamıştı, üzerinde koyu yeşil bir haori vardı. Grubun sözcüsü gibiydi. Konaklama için konuşan, yemeklerini isteyen, diğerlerine ne zaman hareket edeceklerini söyleyen hep oydu. Çok ciddi bir kadındı. Gözlerinin içine baktığınızda insan ister istemez düzgün durmak istiyordu." Genç adam, bu son sözlerine kendi de hafifçe gülümsüyor. "Diğer kadın daha gençti. Yirmilerinin sonlarında olsa gerek. Saçlarını ensesinde toplamıştı, omzunda deri bir evrak çantası, belinde de birkaç parşömen taşıyordu. Pek konuşmadı. Tapınağın eski kayıtlarını görmek istedi. Bizde öyle kapsamlı kayıtlar bulunmadığını söyleyince duvarlardaki yazıları ve taş yapıdaki işaretleri incelemeye başladı. Bir ara küçük bir defter çıkarıp bir şeyler çizdiğini gördüm. Ben tapınağın mimarisini merak ettiğini düşündüm. Erkeklerden biri daha uzun saçlı, geniş omuzlu, atletik bir adam. Otuzlarında görünüyordu. Koyu renkli bir yolculuk yeleği giyiyordu. Çenesinin sol tarafında ince bir yara izi vardı. Diğerleri tapınakta dolaşırken o çoğunlukla dışarıdaydı. Yolu izliyordu. Bir kere diğer birinin uzun saçlı olana seslendiğini duydum. 'Toru, buraya gelir misin?' dedi. İsmini duyduğum tek kişi oydu. Diğerleri birbirlerine pek isimleriyle hitap etmediler."

Genç adam çaydanlıktan kendi fincanına da biraz çay dolduruyor. Artık anlatacaklarını dinlemeye hazır olduğunu görünce biraz daha rahatlamış gibi. "Tapınakta ne yaptıklarına gelince... Hep birlikte içeri girdiler. Tütsü yaktılar, dua ettiler. Uzun saçlı adam duaların bir kısmını bizden bile iyi biliyordu. Hatta tapınağımızın yaşlı rahibiyle epey konuştu. Rahibimiz sonradan bana adamın çok bilgili olduğunu söyledi. Kadınlardan genç olanı eski yazıları incelemeye devam etti. Diğer kadın ise bir ara rahibimizden burada eskiden yapılmış törenler hakkında bilgi istedi. Ne tür törenler olduğunu sorduğunda pek anlamamıştım. Bir de..." Kaşlarını çatarak hatırlamaya çalışıyor. "Uzun saçlı adam tapınağın arkasındaki taşların yanında uzun süre tek başına durdu. Orada küçük bir zilimiz vardır. Rüzgar estiğinde çalar. Bir ara onun önünde gözlerini kapattığını gördüm. Dua ediyordu herhalde. Ertesi sabah ayrıldılar. Kuzeydeki kıyı yolunu takip ettiler. O yol ileride kayalıkların arasına girer, daha sonra eski balıkçı barınaklarına ulaşır. Neden oraya gittiklerini bilmiyorum."

Genç adamın yüzündeki endişe yeniden belirginleşiyor. "Onlar gittikten sonra tuhaf şeyler olmaya başladı. İlk gün balıkçılarımız ağlarını boş çektiler. Normalde kıyıya yakın sularda bolca balık bulunur. İkinci gün de aynı şey oldu. Üç gündür doğru düzgün balık yakalayamıyoruz. Bir de balık yemi hazırladığımız depoda garip bir durum var. Kuruttuğumuz yemler normalde haftalarca dayanır, bazen bir ayı bile bulur. Şimdi sabah koyduğumuz yem akşama kadar bozuluyor. Bazıları karararak çürüyor, bazıları da dokunduğunuzda dağılıyor. Depoyu temizledik, kapları değiştirdik, fayda etmedi. Dün bir balıkçı deniz suyunun kokusunun da değiştiğini söyledi ama ben öyle bir şey fark etmedim. Rahibimiz bütün bunların doğal bir sebebi olabileceğini söylüyor. Yine de insanlar korkuyor. O yabancıların gelişiyle başlaması herkesi şüphelendirdi." Çayından küçük bir yudum alıp devam ediyor. "Size söylediklerimin hepsi bunlar. Yanlış hatırladığım bir şey varsa kusuruma bakmayın. O insanlarla sizin aranızda bir ilişki olup olmadığını bilmiyordum. Yalnızca görünüşünüz benziyordu. Burada gerçekten bir kötülük varsa bunu araştıracak olmanıza sevindim."

Tam o sırada tapınağın arkasından ince bir zil sesi duyuluyor. Taşlardan birine bağlanmış küçük bronz zil, aniden çıkan kuvvetli rüzgarla sallanmaya başlıyor. Tıng... Tıng... Tıng... Rüzgar giderek şiddetleniyor, tapınağın saçaklarındaki kağıt süsler havalanıyor, avludaki kuru yapraklar taşların üzerinde sürükleniyor. Genç adam çaydanlığı devrilmesin diye iki eliyle kavrıyor. Birkaç saniye sonra rüzgar kesiliyor. Zil de susuyor. Etraf beklenmedik bir sessizliğe bürünüyor.

Başını kaldırdığında tapınağın arkasındaki taşlara yakın bir yerde, zilin hemen yanında duran birini fark ediyorsun. Geniş hasır şapkası olan bir adam. Koyu renkli yolculuk giysilerinin üzerine açık renkli bir pelerin almış. Rüzgarın geldiği yöne karşı duruyor, şapkasının geniş kenarları yüzünü gölgeliyor. Ne zaman geldiğini fark etmemişsin. Adam bir süre olduğu yerde duruyor. Ardından sağ elini ağır ağır kaldırıp şapkasının ön kenarından tutuyor ve yalnızca kısa bir anlığına yukarı kaldırıyor.

O kısacık anda gözlerini görüyorsun.

Masmavi, neredeyse kendi ışığını yayıyormuş gibi parlayan iki göz. Bakışları doğrudan seninkilerle buluşuyor. Gözlerinin derinliğinde, ruhunun en iç kısımlarına kadar işleyen tuhaf bir yoğunluk var. Adam şapkasını yeniden indiriyor. Yüzü tekrar gölgede kalıyor.

Zilin yanında, hiç kıpırdamadan durmaya devam ediyor.

Re: [Yureikumo Aoi] Bir Tas Çorba, Biraz Sessizlik

Posted: Sat Oct 17, 2026 3:26 pm
by Yureikumo Aoi
Adam, Aoi'nin söylediklerinden sonra biraz mahcup görünüyordu ancak Aoi onun şüphelenmesine alınmamıştı. Hatta buna hakkı da vardı. Tarif ettiği dört kişi, birebir şu anda peşlerinde oldukları Yureikumo grubuydu. Adamın anlattığı her şey ANBU raporunda yazılanlara uyuyordu. İçlerinden birisi diğerine Toru olarak seslenmişti, diğerlerinin isimlerini duymamışlardı. Saçı omuzlarına gelen adam gösterdiği yaştan çok daha yaşlıymış gibi hissettiriyordu. Bu da ölmüş olması gereken Kiyoharu ile uyumluydu. Akane ise diğer bahsedilen ciddi ve grup lideri olan kadın olmalıydı. Tapınakta kalmışlar, dua etmişler, mühürleri kaydetmişler ve burada incelemelerde bulunmuşlardı. Üç gün evvel, hava kararmadan gelmişlerdi. Yani henüz Konoha savaşı sonuçlanmadan. Geceyi burada geçirdikten sonra yola koyulmuşlardı. Genç adamın dikkatini çeken ve tuhaf bulduğu tek şey, uzun saçlı olan adamın tapınağın arkasındaki zilin orada uzun süre vakit geçirmesiydi. Gözleri kapalı halde görmüştü onu. Dua ediyor olduğunu varsaymıştı ancak sonrasında gelen felaketlere bakılırsa olay bundan ibaret değildi.

Aoi bunun Antik Ağaç'ın köklerine yerleştirdikleri ile ilgili olduğunu düşünüyordu. Muhtemelen ilk olarak bu bölgede test etmişlerdi. İşe yaradığını görünce tüm kıta boyunca yayacaklardı. Görüsünde Antik Ağaç'ın köklerinin kilometrelerce uzandığını görmüştü. Eğer tüm toprağa bereketsizlik, verimsizlik ve çeşitli felaketler getirirlerse ülkelerin sistemi çökerdi. Ekonomi çökerdi. Bu tam da Sennashi'nin istediği bir durum oluştururdu. Yalnızca shinobiler ve siviller değil, soylular da zor durumda kalırlardı. Genç adam onların kuzeye doğru ilerlediklerini, orada eski balıkçı barakaları olduğunu söylemişti. Neden oraya gittiklerine anlam verememişti. Aoi zihnindeki teorinin doğru olduğuna inanıyordu. Araştırma yapıyorlardı. Denemeler yapıyorlardı. Genç adam başka bir şey hatırlamıyordu. Aoi çayını yudumladı. "Elimden geleni yapacağım. Verdiğiniz bilgiler çok kıymetli, teşekkür ederim."

O esnada tapınağın arkasında bir zil sesi duydu. Aniden şiddetli bir rüzgar esti. O kadar şiddetliydi ki Aoi'nin saçları savruldu, çaydanlık neredeyse devriliyordu. Tapınağın zili çılgınca çaldı. Sonra aniden kesildi. Hiçbir şey olmamış gibi. Sessizlik çöktü. Aoi başını kaldırıp baktığında zilin yanında bambu şapkalı bir adam gördü. Çiftçilerin taktığı şapkalara benziyordu. Göz göze geldikleri zaman buz gibi keskin, mavi gözleri olduğunu fark etti. Adam başını indirince şapka yeniden gözlerini kapattı. Aoi içgüdüsel bir şekilde tapınağın arkasına, zilin olduğu yere, adama doğru hızla ilerlemeye başladı. "M-Merhaba? Kimsiniz acaba?"

Re: [Yureikumo Aoi] Bir Tas Çorba, Biraz Sessizlik

Posted: Sun Oct 18, 2026 12:30 pm
by GM - Shinsei
Seslendiğinde hasır şapkalı adam başını hafifçe sana çeviriyor. Birkaç adım daha yaklaştığında elini şapkasının kenarına götürüp yavaşça geriye itiyor. Beyaz saçlarının bir kısmı omuzlarına dökülüyor, önde daha kısa kesilmiş tutamlar ise alnının iki yanından sarkıyor. Otuzlu yaşlarında görünen, geniş omuzlu, oldukça düzgün yüz hatlarına sahip bir adam. Çenesinin sol tarafında, dikkatli bakıldığında fark edilebilen ince bir yara izi var. Az önce gördüğün masmavi gözleri şimdi daha da belirgin. Seni baştan aşağı süzerken dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluşuyor. "Vay canına..." diye mırıldanıyor. "Ne kadar büyümüşsün sen öyle, Aoi." İsmini büyük bir doğallıkla söylüyor. Ardından hafifçe gülüyor. "Şu gözlerine bak. Babanın çocukluğuna ne kadar benzediğini bir bilsen... Yuto'yu en son gördüğümde saçları benimkiler kadar beyaz değildi. Herhalde artık yaşlanmıştır o da." Adamın yüzünde eski bir tanıdığa rastlamış insanların taşıdığı rahatlık var. Bir elini şapkasının üzerinde tutuyor, diğerini kimonosunun geniş kolunun içine saklıyor. "Beni hatırlamaman normal. Seni son gördüğümde çok küçüktün. Üstelik klanın çocukları arasında en hareketlilerinden biriydin. İnsan bir an gözünü çevirse ortadan kaybolurdun. Görüyorum ki bu alışkanlığın pek değişmemiş."

Tapınağın önündeki genç adam da konuşmaları duyunca yerinden kalkıyor. Önce merakla size doğru bakıyor, ardından hasır şapkalı adamın yüzünü görünce olduğu yerde donakalıyor. Gözleri büyüyor, yüzündeki renk bir anda çekiliyor. "S-Siz..." diye kekeliyor. Bir adım geri çekilirken ayağı basamağa takılıyor, sendeleyerek dengesini toparlıyor. Sonra arkasını dönüp koşmaya başlıyor. "Rahip efendi! Rahip efendi!" diye bağırarak tapınağın yan tarafındaki dar geçitten kayboluyor. Hasır şapkalı adam, gencin arkasından birkaç saniye baktıktan sonra hafifçe iç çekiyor. "Belli ki buradaki insanları epey korkutmuşuz." Ardından yeniden sana dönüyor. Sesi biraz alçalıyor. "Buraya kadar gelmiş olmana şaşırdım doğrusu. Konoha'da bu kadar şey yaşanmışken... Baban seni dışarıya göndermeye nasıl razı oldu?" Gözlerini yüzünden ayırmadan soruyor bunu. Ardından tapınağın duvarındaki eski mühürlere bakıp hafifçe başını sallıyor. "Demek onları da incelemeye başladın. Güzel. Meraklı bir shinobi olmuşsun." Birkaç adım atarak zilin hemen yanına geliyor. Hareket ettikçe tuhaf bir şey fark ediyorsun, adamın chakra varlığını sezmekte zorlanıyorsun. Ayaklarının taşlara bastığını duyuyor, giysilerinin hareketini görüyorsun ancak Reifuu ile çevreyi yokladığında bulunduğu noktada son derece silik bir varlık hissediyorsun. Neredeyse sıradan bir sivilden bile daha az chakra izi bırakıyor.

Adam, başının hemen üzerindeki küçük bronz zile bakıyor. "Şu zili merak ettin mi hiç?" diye soruyor. Parmak uçlarıyla zilin gövdesine hafifçe dokunuyor. Tıng... İnce ses avluya yayılıyor. Adam elini çekiyor, ardından zilin iç kısmını sana gösterecek şekilde hafifçe kaldırıyor. Zilin içinde sallanıp metal gövdeye çarpması gereken küçük tokmak yerinde bulunmuyor. Koparıldığı noktada eski, paslanmış bir bağlantı halkası kalmış. "Birkaç yıl önce kırılmış. Tapınağın görevlileri değiştirmeye üşenmiş olmalı." diyor, hafifçe gülümseyerek. Sonra parmaklarını zilin üzerindeki kabartmalara gezdiriyor. "Yine de bugün çok güzel çaldı, öyle değil mi?" O anda taş yapının köşesindeki mühürlerden birinin üzerinde soluk mavi bir ışık beliriyor. İncecik bir çizgi halinde ilerleyen ışık, duvardaki çemberlerden geçerek zilin bağlı olduğu taşa kadar ulaşıyor. Senin gözlerinin önünde çizgiler birkaç kalp atımı boyunca parıldayıp sönüyor.

Hasır şapkalı adam ışığın geçtiği yere bakıp derin bir nefes alıyor. "Üç gündür burada pek çok tuhaflık yaşanıyormuş. Balıklar kaybolmuş, yiyecekler bozuluyormuş... Zavallı insanlar. Birkaç yabancı gelip gidince insan başına gelen her kötülüğün sebebini onlarda arıyor." Gözlerini tekrar sana çeviriyor. "Tabii, senin böyle bir yere geliş sebebin de muhtemelen bu yabancılar. Babanın kızısın sonuçta. Bir şeylerin peşine düşmeden duramazsın." Bir an sessizleşiyor. Sonra şapkasını biraz daha yukarı kaldırarak doğrudan gözlerinin içine bakıyor. "Peki, Aoi... Buraya kadar ne öğrenerek geldin? Gerçekten kimi aradığını biliyor musun?"

Tam bu sırada tapınağın zili yeniden çalmaya başlıyor. Bu defa rüzgar esmiyor. Zil birkaç kez sallandıktan sonra duvardaki işaretlerin tamamı aynı anda soluk mavi bir ışıkla beliriyor. Taşların arasından incecik su damlaları yükselip havada asılı kalıyor. Hasır şapkalı adamın yüzündeki gülümseme siliniyor. Başını yavaşça zile çeviriyor. "Ah..." diye mırıldanıyor. "Demek bu kadar çabuk." Kimonosunun kolundan çıkardığı sağ elini taşın üzerine yerleştiriyor. Parmaklarının altından yayılan chakra, ışıklı çizgilerin bir kısmını bastırıyor ancak zemindeki taşlar hafifçe titremeye devam ediyor. Adam bu kez sana oldukça ciddi bir ifadeyle bakıyor. "Aoi. Söyleyeceklerimi dikkatle dinle. Şu anda burada bulunman büyük bir tesadüf olabilir... ama eğer sandığım şey oluyorsa, birazdan hepimizin başı belaya girecek." Tam o anda tapınağın içinden, oldukça derinden gelen tok bir ses duyuluyor. Sanki yerin altında büyük ve ağır bir şey hareket etmiş gibi.

???
► Show Spoiler