Page 2 of 3
Re: [Kurooni Jin] Maskeli Yüzler
Posted: Fri Jun 12, 2026 6:32 pm
by GM - Shinsei
Sesin dumanın içinde yankılanır yankılanmaz Ōotoko-Jin harekete geçiyor. Görüş alanın sıfıra inmiş olsa da, dev kukla seni bulmakta hiç zorlanmıyor. Taş ve metal kollar dumanın içinden süzülüyor, seni nazikçe ama kararlı bir şekilde kavrıyor, avuçlarının içine alıyor. Tam o anda, Jizou'nun sesi yeniden yankılanıyor, bu sefer daha derinden, daha tehlikeli. "Hadi bakalım!" Bir tıkırtı sesi, dişlerin birbirine çakılması gibi bir ses, ve ardından... her yer alev alıyor. Gri duman bir anda kızıl bir cehenneme dönüşüyor, ısı dalgası bedenini yalıyor ama Ōotoko-Jin'in metal avuçları seni koruyor, alevler dışarıda kalıyor, sen içeride güvende kalıyorsun. Isının dışarıdan geldiğini, kendi bedenine ulaşamadığını hissediyorsun.
Tam alevler her şeyi yutmak üzereyken, yeni bir ses patlıyor. "Fuuton: Kamikaze!" Hava bir anda delice hareketlenmeye başlıyor. Hortumlar, küçük ama vahşi, alevlerin arasından doğuyor, ateşi parçalıyor, dağıtıyor, söndürüyor. Rüzgar her yöne savruluyor, ısı dağılıyor, duman ve alev birbirine karışıp eriyor, sonunda... sessizlik. Ōotoko-Jin avucunu açtığında karşında bir şey duruyor. Maskeli bir adam. Tanıdık. Shuujin'in adamlarından biri, ateşin başında oturanlardan, ismini hatırlıyorsun. Katasuke. Sırtı sana dönük, gözleri doğrudan Jizou'ya kilitlenmiş.
Jizou, alevlerin söndüğü yerde duruyor, şemsiyesi elinde, yüzünde o sırıtış hala var ama gözleri değişmiş. Katasuke'ye bakıyor, baş aşağı bir tanışıklıkla. "Çocuktan uzak dur." diyor Katasuke, sesi soğuk, düz, tartışmaya kapalı. Jizou kahkaha atıyor, ama bu sefer kahkahasında bir kenar var, keskin bir kenar. "Aaa, bak kim gelmiş! Sennashi'nin köpekleri artık maskelerini bile çıkarmadan dolaşıyor demek!" Şemsiyesini omzuna yaslıyor, alaycı bir reverans yapıyor. "Korkma be Katasuke, çocuğu yemeyeceğim. Sadece eğitiyordum. Sizin gibi tembel herifler bunu yapmıyor ya zaten, değil mi?"
Katasuke'nin eli bir anda beline gidiyor, kunai çekiliyor. Jizou'nun gülümsemesi donuyor, gözlerindeki o eski shinobi sertliği bir anda ortaya çıkıyor. "Demek bu iş böyle olacak." diyor alçak sesle, mühürlere başlıyor parmakları, bu sefer çok daha hızlı, çok daha geniş bir hareketle. "Katon: Gouka Mekkyaku!" Ağzından çıkan alev, öncekinden kat kat büyük, gökyüzüne yükselen bir duvar gibi Katasuke'ye doğru savruluyor. Katasuke kendini yana atıyor, toprağa yuvarlanıyor, alev birkaç ağacı anında kömüre çeviriyor. Ortalık bir anda gerçek bir savaş alanına dönüşüyor. Katasuke yerden doğrulurken, gözleri sana kayıyor, sesindeki keskinlik hiç değişmeden bağırıyor.
"Kurooni! Şu ihtiyarı öldür! Sennashi'ye sadakatini şimdi göster, yoksa elindeki o maske de gider, hayatın da!" Ōotoko-Jin'in avuçları hala etrafında, Jizou üç metre ötende, alevlerin gölgesinde, sana bakıyor, hiç tedirgin değil, sadece bekliyor. Katasuke'nin emri havada asılı kalıyor. Sennashi'ye olan sadakatin mi, yoksa kendi yolun mu?
Re: [Kurooni Jin] Maskeli Yüzler
Posted: Sun Jun 14, 2026 11:18 pm
by Kurooni Jin
Ōotoko-Jin, dumanların arasında beni bulmakta zorlanmamış, üstelik bu görüş kaybına rağmen oldukça nazik bir şekilde kavramıştı beni. Böyle bir yol arkadaşı bulduğum için çok memnundum. Jizou’nun sesi daha derinden ve tehlikeli bir şekilde yankılanmıştı, her yer alev aldığında, gri duman kızıl bir cehenneme dönüşmüştü. Bu adamın beni öldürmek isteyip istemediğinden emin değildim. Belki de babam bu yüzden ona benden uzak durması gerektiğini söylemişti. Jizou’nun ne olduğundan ve ne istediğinden hala emin olamasam da, bildiğim tek şey Ōotoko-Jin’in elleri olmasaydı bu cehennemin içerisinde kavrulacağımdı. Ya bu adamın eğitimleri aynı babamın eğitimleri gibi, sert ve ciddi bir şekilde yaralayıcıydı, ya da bu adam bir şekilde beni öldürmenin bir yolunu arıyordu. İkisi için de kesin bir şey konuşmam şimdilik imkansız gibi gözüküyordu, bu kavganın veya eğitimin biraz daha devam etmesi gerekliydi.
Ancak bir devamlılık sağlanamadan, birisi Fuuton jutsusu ile ortama müdahale etmişti. Ortaya çıkan hortumlar ateşi parçalamıştı, söndürdükten sonra ortaya bir sessizlik gelmişti. Ōotoko-Jin avucunu açtığında gördüğüm şey, maskeli bir adamdı. Shuujin’in adamlarından birisiydi bu, ateşin başında oturuyordu. Bunun ismi, Katasuke’ydi. Sırtı bana dönüktü, gözleri Jizou’ya kitlenmiş bir şekilde duruyordu. Jizou da bu adamı tanıyor gibi duruyordu, gözlerinde öyle bir bakış vardı. Katasuke, benden uzak durmasını söylediğinde, Katasuke’ye korkmamasını, sadece eğittiğini söylüyordu. Onun aşağılayıcı sözlerinin ardından Katasuke elini beline atarak kunaisine yönelmişti, Jizou da bu işin nereye gideceğini anlamış, hızla mühür yapmaya başlamıştı.
Bir Katon jutsusu ile birlikte, ortalık yeniden alev almaya başlıyordu. Ağzından çıkan alev, duvar gibi Katasuke’ye doğru savrulmuştu, eğer kendini kenara atmasaydı muhtemelen kızarmış et olarak servis edilirdi. Katasuke yerden doğrulacağı sırada, gözleri bana doğru kaymış ve Jizou’yu öldürmem için emir vermişti. Sennashi’ye sadakatimi göstermemi, elimdeki maskenin ve hayatımın gideceğini söylüyordu. Jizou, benim görevimi büyük bir tehlikeye atmıştı. Bunu benimle birlikte toparlamak zorundaydı. Ne yapacağımı çok iyi biliyordum, ancak Jizou’nun bu saatten sonra benimle birlikte ilerlemesi gerekiyordu. Hala aktif olan Eiangan’ımı Katasuke’ye doğru çevirdim. Ona doğru fısıldamaya başladım.
“Ayağa kalk… Seni koruyacağım… Bana güveniyorsun, bunu içten içe biliyorsun… Bu ihtiyarı halledeceğim…”
Fısıldamam bittiğinde, hızla Ōotoko-Jin’e doğru döndüm. Bu sefer ona fısıldamaya başladım. “Beni Jizou’nun üstüne fırlat. Fırlattığın gibi, daha önce yaptığın o hareketi yapmanı istiyorum, ışınlanmanı. Katasuke’nin arkasına ışınlan ve onu bir böcek gibi ez. Ölene kadar yumrukla. Buradan sağ çıkmayacak. Sana güveniyorum, dostum.” Dedikten sonra Ōotoko-Jin’in beni fırlatmasını bekledim. Eğitimin hala devam ettiğini düşünürsek, üzerine fırladığım gibi, havada dans etmeyi deneyeceğim. Danstan kastım, biraz daha zarif bir saldırı gerçekleştirmek istiyorum. Öncelikle, dik bir şekilde Jizou’nun üstüne doğru saplama hamlesi gibi ilerlerken, bir anda kolumu geriye çekecek, ardından sağ alt çaprazdan, sol üst çapraza doğru kesik hamlesi gerçekleştirecekmiş gibi davranacağım, ancak tam son anda, o an içerisinde, anı hissedecek ve duracağım…
O anın içinde, Zanei Shunjin’i ölümcül bir darbe vermeye çalışır gibi, boğazına doğru sallayacağım. Bu tekniğim bittiğinde, geriye dönük bir tepki almadan, “Eğitimi burada sonlandırmamız lazım. Bugün buradaki herkes ölmeli ve seninle uzun bir konuşma yapmalıyız. Sonrasında eğitime tekrar devam ederiz.” diyeceğim.
Re: [Kurooni Jin] Maskeli Yüzler
Posted: Thu Jun 18, 2026 5:09 pm
by GM - Shinsei
Fısıltın Katasuke'nin zihnine doğru akarken, adam bir an için gözlerini kırpıyor. Ayakları kilitlenmiş gibi oluyor, elindeki kunai sallanıyor. Tam o anda Ōotoko-Jin harekete geçiyor. Seni avucuna alıp geri çekiliyor, kolunu gererek seni Jizou'nun üstüne doğru fırlatıyor. Hava yüzünü yalarken Ōotoko-Jin'in ikinci hareketi de başlamış oluyor. Bir anda yok oluyor. Katasuke'nin arkasında beliriyor. Sessizce. Hiçbir uyarı olmadan.
İlk yumruk Katasuke'nin böbrek bölgesine iniyor. Adam öne bükülüyor, nefesi kesiliyor, kunai elinden düşüyor. İkinci yumruk sırtına geliyor, kemik çatırtısı duyuluyor. Üçüncüsü, dördüncüsü, beşincisi... Ōotoko-Jin durmuyor. Her darbede Katasuke biraz daha küçülüyor, biraz daha bükülüyor. Yere düşüyor ama Ōotoko-Jin yere eğilip devam ediyor, sanki bir çivi çakıyormuş gibi, tek bir ritimle, tek bir kararlılıkla. Katasuke artık ses bile çıkaramıyor. Sadece yutkunuyor, sonra o da kesiliyor. Ōotoko-Jin bir süre daha bekliyor, sonra doğruluyor. Elleri kanlı. Katasuke hareket etmiyor.
Sen ise havada süzülüyorsun. Jizou seni görüyor, refleksle geri çekiliyor, şemsiyesini kaldırıyor. Ama sen beklediği gibi doğrudan gelmiyor, saplama hamlesi yapıyor gibi yapıyorsun, kolunu geri çekiyorsun, sonra sağ alttan sol üste çapraz bir kesik geliyormuş gibi davranıyorsun, Jizou bu kesiğe tepki veriyor, gardını o yöne çekiyor. Ve tam o anda... duruyorsun. O anın içindesin. Zanei Shunjin. Nefes yarım. Zaman askıda. Tanto boğazına doğru, sessiz, ince, keskin bir çizgi gibi ilerliyor ve duruyorsun. Tanto Jizou'nun boğazının hemen önünde duruyor. Bir milimetre daha ilerlese kan akacak.
Sessizlik.
Jizou, yavaşça gözlerini aşağıya indiriyor. Tantonun ucuna bakıyor. Sonra sana bakıyor. Gözlerinde şaşkınlık var. Gerçek şaşkınlık. Performatif değil, hesaplı değil, gerçek. Bir shinobi olarak elli yılda gördüğü pek çok şey var ama bu... bu farklı. "Vay be." diyor fısıltıyla. "Üç günde bunu öğrendin." Kısa bir duraksamadan sonra ekliyor. "Babanın seni nasıl yetiştirdiğini şimdi daha iyi anlıyorum."
Sonra kolunu uzatıyor. Parmaklarını bileğine kenetliyor. "Tutun." diyor sadece. Dünya bir anda bükülüyor. Işık, ses, toprak, hepsi kayıyor. Mide bulandırıcı bir hız, ardından... sessizlik. Ayakların yeni bir zemine değiyor. Açık bir alan. Ormanın derinlerinde, ağaçların çok daha sık ve karanlık olduğu bir nokta. Nehir sesi uzaktan geliyor ama görünmüyor. Etrafta kimse yok, hiçbir iz yok, hiçbir ses yok. Jizou bileğini bırakıyor, ellerini arkasına bağlıyor. Şemsiyesini yere dayayıp derin bir nefes alıyor.
"Burası... güvenli bir yer." diyor. "Katasuke'yi bulmaya çalışırlarsa saatler alır. Maskeli adamlar bu ormanı pek sevmez, gizemli yerler onları rahatsız eder. Fırsatımız var, birkaç dakika." Sana dönüyor, gözleri ciddi. "Şimdi dinle. Sennashi bu bölgedeki birimi küçük tutuyor. Shuujin, Katou, Guren, Takemi, Katasuke ve birkaç kişi daha. Hepsi bu. Ama bu birim, bağımsız değil." Parmağını kaldırıyor. "Üzerlerinde biri var. Kimliğini bilmiyorum ama bölgeden bölgeye dönen, maskenin üstünde maske takan biri. Buna Tsukikage diyorlar. Ay gölgesi. Bu haydutların gerçek beyni bu."
Bir adım atıyor, sesi alçalıyor. "Ryoichi bu ismi biliyor. Biliyorum çünkü... o da bir zamanlar bu ismi arıyordu. Ve ben onu o yolda bir süre takip ettim. Sonra iz kesildi." Duraksıyor. Gözlerinde nadir görülen bir şey beliriyor. Belirsizlik. "Bugün Katasuke'yi öldürdün. Bu, Sennashi'nin gözünde ya seni tamamen içlerinden biri yapacak, ya da seni doğrudan Tsukikage'nin radarına sokacak. İkisi de tehlikeli. Ama ikincisi..." Kısa bir sessizlik. "İkincisi, aradığın kapıyı açabilir."
Şemsiyesini omzuna alıyor, sana uzun uzun bakıyor. Sonra soruyor. "Kurooni Jin. Sana bir şey soracağım ve doğru cevaplamak zorunda değilsin, ama düşünmeni istiyorum." Sesi yumuşuyor, ama ağırlığı artıyor. "Ryoichi'yi bulduğunda... eğer o, artık geri dönmek istemiyorsa ne yapacaksın?"
Orman sessiz. Rüzgar yok. Sadece uzaktan gelen nehir sesi ve bu sorunun ağırlığı.
Re: [Kurooni Jin] Maskeli Yüzler
Posted: Thu Jun 18, 2026 10:32 pm
by Kurooni Jin
Katasuke’nin ölümü yanı başımda gerçekleşirken, gözlerim Jizou’nun, ancak zihnim o anın içerisindeydi. Durdum, o an içerisinde durmayı başardım. Tantom, Jizou’nun boğazına dayanmıştı, bir milimetre daha ileri gitse kan akacaktı. Bu benim için büyük bir başarıydı, gözlerinden ve sözlerinden anladığım kadarıyla şimdi ki ustam içinde büyük bir başarı sayılıyordu. Bunca senelik shinobi hayatı geçirmiş bir adamdan övgü almak, benim için başarıydı. Katasuke’nin ölümünün ardından planımı kuramadan, kolumu tutmuş ve dünyayı bükmüştü. Işık, ses, toprak, hepsi kaymaya başlamıştı, öyle bir hızla kayıyordu ki midem bulanıyordu, bunun gerçek olup olmadığını bile anlayamıyordum. Bu hızın ardındansa, ayaklarım zemine değdiğinde, ormanın derinliklerinde, ağaçların çok daha sık ve karanlık olduğu bir noktada bulmuştum kendimi. Nehir sesi uzaktan gelse de görünmüyordu. Etrafta ne bir iz, ne bir ses, hiçbir şey yoktu. Jizou şemsiyesini yere dayayıp derin bir nefes aldığında, bu derinlikte bir konuşmanın başlayacağını anlamıştım.
Maskeli adamların bu ormanı pek sevmediğini söylüyordu, gizemli yerlerin onları rahatsız ettiğini belirtiyordu. Bu çok daha ilginç gelmişti, böylesine gizemli bir grubun gizemli bir yeri sevmeyeceğini tahmin edemezdim. Birkaç dakikalık zaman diliminde, bana Sennashi’nin bu bölgedeki birimi küçük tuttuğunu söylüyordu. Bu birimin bağımsız olmadığını, kimliğini bilmediği birinin üzerlerinde olduğunu söylüyordu. Maskenin üstünde maske takan birisiydi bu. Tsukikage olarak adlandırdıkları bu kişi, Ay gölgesi diye de biliniyordu. Bu haydutların gerçek beyniydi. Bu bilgileri almak, planlarımı yavaş yavaş kafamda oturtmamı sağlıyordu. Ryoichi’nin bu ismi bildiğini, onun da zamanında bu ismi aradığını söylüyordu. Ryoichi’yi bir süre takip etmiş, ancak iz kesilmişti. Bugün Katasuke’yi öldürmem ise, Sennashi’nin gözünde ya beni içlerinden biri yapacak, ya da beni doğrudan Tsukikage’nin radarına sokacaktı. Zaten istediğim şey de buydu. Jizou da bunu tahmin ediyor olmalıydı, zira onun radarına girmenin aradığım kapıyı açabileceğini söylüyordu.
Üzerine düşünmem gereken soruyu sorduğunda, sakince gülümsedim. “Konuşmalara şahit olmuşsun, ancak içini bilmemen çok doğal.” dedim sakince. Elim Ryoichi’nin alın bandında gezindi. “Bu alın bandı Ryoichi’nin kendi bandı. Üstüne çizik atmamış, akademiden mezun olduğum gün nasıl yaptığını bilmediğim bir şekilde, köyün içinde bunu bana verdi. Hiçbir zaman tanımadığım, sayesinde annemi ve peşinde gelen bir ağabeyimi daha tanımadığım Ryoichi.” Derin bir nefes aldıktan sonra, gözlerim Jizou’nun gözlerine kenetlendi. “Onu geri getirme gibi bir arzum yok. Eğer beni öldürmek isterse, onu öldürürüm. Onu tanıma isteğim içimden geliyor, ancak geri getirmek veya onunla bir ağabey kardeş ilişkisi kurmak gibi bir niyetim yok.” Dedim. Sonrasında tekrardan gülümsedim sakince. “Onun ismini kullanma sebebim, onun gibi birinin isminin buralarda bir ağırlık taşıyacağını tahmin etmemdi. Aslında onu aramıyorum, onun isminin gücünü kullanıyorum. Hepsi bu. Amacım, bu Sennashi denilen grubu içeriden bitirmek. Ona zarar vermeyi deneyecek kadar ileri gitmeleri, bunu affedilemez noktaya getirdi… Ona…” Yutkundum. Yine o garip duygular karnımda bir yerde, tam tasvir edemediğim o noktada çalkalandı. “Shiho’ya…”
Kafamı birkaç kez sağa sola salladım kendime gelmek için. “Yani ihtiyar, Ryoichi ile bir yol yürümek, onu geri götürmek gibi bir arzum yok. Benden yana bu noktada bir endişen varsa, olmamasını isterim. Şimdi, işler karışık bir hale geldi. Bu yüzden sana planı anlatacağım.” Bu adamın ustalığına ve yanımda yürümesine ihtiyacım vardı. Bu yüzden planımı anlattıktan sonra, ustam olması için ona saygımı da göstermem gerekiyordu. Ancak önce, planı açıklamam gerekiyordu. “Ben tecrübesiz bir shinobiyim, bunu beni gören herkes bilecek ve tahmin edecektir. Katasuke’yi öldürdüm, çünkü bu grubun üstüne çıkmayı planladım. Onunla başladım, şimdi bütün o haydut grubunu katledeceğim. Sennashi’ye bir isyan değil bu, Sennashi’nin içinde otoritemi koymak ve mevkimi yükseltmek için neler yapabileceğimi göstermek. Tsukikage denilen kişinin radarına gireceğim hepsi öldüğünde. O radara girmek, bize gerekli olan kapıyı açmayacak, kapının kulbunu tutmamıza izin verecek. Kapıyı açacak olan ise…” Bu sefer, daha ciddi bir ifade vardı suratımda. “Tsukikage’yi öldürüp, maskenin üstüne maske takmak. Bunu yaptığım anda, Sennashi’nin içinde var olmuş olacağız. İşte o zaman, daha derin planlarla bu örgütü yok edeceğiz.” Birkaç saniye planımı sindirmesi için bekledim. Sonrasında ise, her zaman babamla olan antrenmanlara başlamadan önce yaptığımız şeyi yapmak için, tantomun kınını yerinden çıkarıp yerleştirdim, sonrasında iki elimle tuttum.
“Babamı tanıyorsun, tecrübelisin, bana yardım ettin, yol gösterdin, Ryoichi’yi de takip etmişsin. Belli ki, benim yoluma bir ışık olabilirsin.” Dedikten sonra, saygıyla yere eğildim ve kılıcımı iki elimle sıkıca tutarken Jizou’ya doğru kaldırdım. “Benim ustam ol. Yolumda bana ışık ol. Bu yolu beraber yürüyelim. Senden öğrenecek çok şeyim olduğuna eminim, hepsini öğrenmeme izin ver.” Kafamı da eğerek, o kılıcı tutup teklifimi kabul etmesini bekliyordum, en azından içten içe, bunu kabul etmesi için can atıyordum.
Re: [Kurooni Jin] Maskeli Yüzler
Posted: Fri Jun 19, 2026 6:37 pm
by GM - Shinsei
Jizou bir an için sessiz kalıyor. Tantonun ucuna bakıyor, sonra eğilmiş başına, sonra tekrar tantoya. Sessizlik uzuyor, orman bile susmuş gibi. Sonra... patlıyor. Kahkahası gürlüyor, ormanın derinliklerine yayılıyor, kuşlar bile ürküp kanat çırpıyor. "Hahaha! Bak sen şu işe!" Elini dizine vuruyor, gözlerini siliyor. "Bir Kurooni, dizinin üstüne çöküp benden ders istiyor! Otuz yıldır kapısını bile zor açtırdığım bir aileden! Beni çok mutlu ettin evlat, o halde seni kabul ediyorum!" Sırıtışı yavaşça siliniyor, yerini ciddiyete bırakıyor. Şemsiyesini yere saplıyor, sana doğru bir adım atıyor. "Ama önce ilk dersini vereceğim, ve bu ders, beynine sokulması gereken bir ders." Çömeliyor, senin seviyene iniyor, gözlerinin içine bakıyor.
"Sennashi'yi yıkmak, sandığın kadar kolay değil evlat. Dinle şimdi. Sennashi diye bildiğin bu örgüt, aslında elli yıla yakın bir süredir var. Elli yıl. Sen daha doğmamışken bile vardı, farklı isimlerle, farklı formlarla, ama hep aynı kökten besleniyordu. Bugün Tanigakure'de gördüğün bu adamlar, sadece bir dalı. Bir kolu. Belki de en küçük, en önemsiz kolu." Ayağa kalkıyor, elini sallayarak etrafı işaret ediyor. "Şu an varlığını sürdüren neredeyse her shinobi köyünün içine sızmışlar evlat. Konoha'da bile. Evet, duydun doğru, kendi köyünde bile. Kim olduklarını, nerede olduklarını bilmiyorsun çünkü bilmen amaçlanmıyor zaten."
Gözleri keskinleşiyor. "Köklerinin nereye bağlandığını bulmak... ben bu yaşta olmama rağmen hala bilmiyorum. Bu haydut grupları, gördüğün maskeli serserileri bırak. Onların başındaki Shuujin gibi adamlar bile, ya da bahsettiğim Tsukikage bile, üst rütbeli değil. Onlar sadece görünen yüzler. Asıl güç, çok daha derinde, çok daha gizli. Bu örgütü gerçek anlamda batırmak istiyorsan..." Duraksıyor, sesi ağırlaşıyor. "...bu, rahatlıkla yirmi yılı aşkın bir süre alabilir. Belki daha fazla." Şemsiyesini tekrar alıyor, sana yaklaşıyor, sesi alçalıyor ama her kelime ağırlaşıyor. "Ben o zamana kadar ölmüş bile olabilirim evlat. Sen, genç bir Genin, hayatının yirmi yılını, belki otuz yılını, bu örgütün peşinde geçirmeye hazır mısın? O kadar fazla kendini adayabilecek misin?"
Bir süre bekliyor, cevabını duymadan devam ediyor. "Bana söyle. Bunu sadece intikam için mi yapıyorsun? Shiho'nun ismini söylerken gözlerindeki o titreme... onlar Shiho'ya zarar verdi, biliyorum. Ama intikam, bir adamı yirmi yıl ayakta tutmaz evlat. İntikam yakar, tüketir, sonunda küle çevirir seni." Başını yana eğiyor, gözleri seni didik didik ediyor. "Yoksa bunu aynı zamanda güçlenmek için bir araç olarak mı kullanıyorsun? Sennashi'nin içinde büyürken, kendi gücünü de büyütmek... Kurooni ailesinin, Eiengan'ın gerçek potansiyelini keşfetmek için bir fırsat olarak mı görüyorsun bunu?"
Sessizlik. Orman bekliyor. Jizou'nun gözleri artık şakacı değil, artık alaycı değil. Sadece... ağır. "Son sorum bu evlat, ve iyi düşün cevabını." Sesi neredeyse fısıltıya dönüşüyor, ama her hece kurşun gibi ağır. "Zamanla... Sennashi'de kalmaya karar verirsen. Gerçekten içlerinden biri olursan, gerçekten onların yoluna geçersen... seni öldürmeme izin veriyor musun?" Şemsiyesinin ucunu toprağa biraz daha gömüyor. Bekliyor. Cevabını bekliyor.
Re: [Kurooni Jin] Maskeli Yüzler
Posted: Fri Jun 19, 2026 7:09 pm
by Kurooni Jin
Jizou’nun bir anlık sessizliği, teklifimi reddedecekmiş hissi uyandırsa da, kahkahasıyla birlikte bir şeylerin iyiye gideceğini anlamıştım. Bir Kurooni’nin diz çökmesi çok fazla görülebilecek bir durum değildi, buna hak veriyordum. Ancak yeni yetme birisi olarak, bunun tolerans gösterilebilecek bir hareket olduğunu da düşünüyordum. Jizou, ustalığımı yapmayı kabul ettiğinde, içimde bir yerlerde daha iyi bir konuma gelebileceğime dair umut ışıkları yanıyordu. Bu adamdan öğreneceğim şeylerle birlikte, kendi gücümü harmanlayabilirsem, Konoha’ya döndüğüm zaman hiç beklemedikleri bir adam olarak döneceğimi biliyordum. Bilmekten ziyade, bunu ruhumun derinliklerinde bir yerlerde hissediyordum. Şimdi ise, ustamdan beynime sokulacak ilk dersi almak üzereydim. Uzun bir konuşmanın başlangıcı, ilk ders olarak atılmıştı.
Bana Sennashi’yı yıkmanın kolay olmayacağını, bu bilinen örgütün elli yıla yakındır var olduğunu söylüyordu. Farklı isimlerle, farklı formlarla, hep aynı kökten beslenen bir örgüt olduğu söyleniyordu. Tanigakure’de bulunan bu adamlar, bir daldı. En önemsiz, en küçük kollardan birisiydi belki de. Şu an, her shinobi köyünün içine sızmış durumdalardı. Konoha’da bile bulunuyorlardı, tabii bunun varlığından haberdar değildik. Bunu doğal karşılamıştım, zira böyle bir örgütün kendini köy içerisinde açık edecek olması onlar için mutlak sonu getirecektir. Köklerin nereye bağlandığını bulmak ise, bu yaşına rağmen hala bilmediği bir şeydi ustamın. Shuujin, hatta Tsukikage denilen adam bile üst rütbeli değillerdi. Onlar görünen yüzlerdi. Asıl gücün daha derinde, çok daha gizli olduğunu söylüyordu. Bu örgütü batırmak istiyorsam, bu durum yirmi yılı aşkın bir süreyi bulabilirdi.
Kendimi bu dava uğruna yirmi ya da otuz yıl adayabilecek miyim sorusu, önemliydi. Bunun cevabını ciddi bir şekilde vermem gerekirdi. Bir diğer sorusu ise, bunu intikam için yapıp yapmadığımdı. Shiho meselesi doğruydu, ona zarar vermelerini kabul edemezdim. İntikamın, bir adamı yirmi yıl ayakta tutmayacağını söylüyordu. İntikamın yakacağını, tüketeceğini ve sonunda küle çevireceğini söylüyordu. İntikam veya güçlenmek için bir araç. Bir araç olarak gördüğümü hiçbir zaman kabul etmedim, ama düşmanımdan bile öğrenecek çok şeyimin olduğunu biliyordum. Eiengan’ın gerçek potansiyeli, işte bunu keşfetmek çok istiyordum. Kendimi ve Eiengan’ı…
Son sorusunun ardından, bir soru daha gelmişti. Beni öldürmesine izin veriyor muyum? Bu soruya karşılık sakince gülümsedim. “Yirmi yıl…” diyerek başladım. “Ne kadar süreceğini tahmin etmemiz mümkün değil. Tantom boğazındayken, ne düşündüğünü unutma. Üç günde öğrendin dedin. Şimdi bunu da düşün. Yirmi yıldan daha az sürecek.” Tantomu birkaç kez elimde salladıktan sonra ustamın gözlerinin içine baktım. “Bu bir intikamla başladı, ancak beni güçlendirecek şey bu. Benim bir genin olduğumu biliyorsun. Kedinin köpeğin peşinden koşturmak sence beni nereye götürecek? Burada, ölümle burun buruna olup kan dökmek ve kanımı döktürmek, beni güçlendirecek şey bu. Gerçek bir Kurooni olmanın yolu, buradan geçecek. Düşmanımdan bile öğreneceğim, beni güçlendirecek çok şey var.” Tekrardan sakince gülümsedim. “Böyle bir şeye girişmeseydim seni usta olarak da kazanamazdım.”
Birkaç saniye es verdikten sonra, tekrardan söze girdim. “Bu örgütün amacı ne bilmiyorum. Ya da ne için varlar, bilmiyorum. Davalarına dair hiçbir fikrim yok. Bildiğim tek şey, onların da üstüne çıkmak. Onların içlerinde kalmayacağım, en üstlerine tırmanacağım. Ama bu tırmanma sırasında eğer gerçekten beynimi yıkarlarsa, bir şekilde bana o fikirlerini empoze ederlerse…” Onun şemsiyesini toprağa gömüşü gibi, tantomun ucunu toprağa gömüp bütün ciddiyetimle baktım ustama. “Benim kellemi babama götür. Bedenimin geri kalanını ise bir nehire fırlat gitsin.” Birkaç saniye daha ciddiyetimi koruduktan sonra, planların işleyişini konuşmadan önce başka şeyleri öğrenmem gerekiyordu.
“Sana birkaç şeyden bahsetmem lazım. Şimdi, dediğim gibi, ufak oynamamız gerekiyor ve ilk amacımız Tsukikage’nin yerini almak. Sen, ben ve Ōotoko-Jin. Üçümüz bunu halledebiliriz. Bu küçük haydut grubunu öldürüp mekanlarına çöktüğümüzde, Tsukikage zaten bize gelecektir. Bize geldiğinde, bizim kurallarımız geçerli olacak, mekan bizim, tuzaklar bizim. Onun ayağımıza gelmesi, bizi avantajlı konuma çekecek.” Cümlem bittiğinde bir parmağımı havaya kaldırdım. “Lakin buraya geldiğimden beri aklımı kurcalayan bir şey var. O da Ōotoko-Jin’i bulmadan öncesi. Bir tüneldeydik, Eiengan kullanıcılarını hedeflemiş bir tuzak gördüm. Mühürler, benim ailemin kullandığı mühürlerdi ancak çarpıtılmışlardı. Bir göz simgesine benziyordu, kenarlarında kıvrımlar vardı, bir başkası ise zincir gibi, ama içinde kalp figürü vardı. Yaşayanları bağlamak için kullanıldığını söyledi takım arkadaşım. Ancak ortada kırık bir tablet vardı. Eiengan’a ait bir simge, kanla işlenmişti. Onun etrafında dolanan mühürler ise, bize özel, Eiengan kullanıcılarına özel bir tuzaktı. Sennashi içerisinde bir şey var. Ne olduğunu biliyor musun?” Dedim. Az kalan vaktimizi bu sorunun cevabıyla değerlendirmek istiyordum. “Ōotoko-Jin, yaşayanları bağlayan mühürler ve Eiengan kullanıcılarını hedef alan bir tuzak. Bu ne olabilir? Sennashi’nin, Kurooni ile bir derdi mi var?”
Re: [Kurooni Jin] Maskeli Yüzler
Posted: Sat Jun 20, 2026 4:29 pm
by GM - Shinsei
Jizou, sözlerini dinlerken sessiz kalıyor. Tantonun toprağa gömülüşünü izliyor, kelleni babana götürmesi konusundaki ciddiyetini tartıyor gözleriyle. Bir süre hiçbir şey demiyor, sadece başını sallıyor, yavaşça. "Tamam evlat. Anladım seni." diyor sonunda, sesi daha önceki şakacı tonundan uzak. "Kelleni babana götürürüm. Söz." Kısa bir sessizlik, sonra devam ediyor. "Planın akıllıca. Tsukikage'yi kendi mekanımıza çekmek, savunma avantajını bize vermek... bu, gerçekten düşünülmüş bir strateji. Belki de babanın eğitimi sandığımdan daha derine işlemiş." Ama sorunun ağırlığı, asıl konuyu geri getiriyor. Jizou'nun yüzündeki ifade ciddileşiyor, neredeyse karanlıklaşıyor. "Eiengan kullanıcılarına özel bir tuzak, ha." Şemsiyesini sıkıca kavrıyor, parmak eklemleri beyazlaşıyor. "Bunu duymak hiç hoşuma gitmedi evlat. Hiç."
"Dinle. Eiengan, Kurooni ailesinin en büyük gücü, ama aynı zamanda en büyük zaafı. Düşün bir kere. Bir göz tekniği ki, sahibinin zihnini başkasının zihnine bağlayabiliyor, gerçekliği çarpıtabiliyor, isteneni gördürebiliyor. Böyle bir gücü ele geçirmek, kontrol etmek, ya da daha kötüsü... onu bir silaha çevirmek isteyen kaç örgüt olduğunu tahmin edebiliyor musun?" Sesi alçalıyor, neredeyse bir fısıltıya dönüşüyor. "Tarif ettiğin o mühür, göz simgesi, kıvrımlı kenarlar... bu bana tanıdık geliyor ama tam olarak yerine oturtamıyorum. Zincirli olan, kalp figürlü olan ise... bu, bağlama mühürleri. Ruhu, zihni, hatta çakrayı bedene zincirleme teknikleri. Eğer bunları birleştirirsen..." Duraksıyor, gözleri seninkilere kilitleniyor. "...bir Eiengan kullanıcısını yakalayıp, zihnini bedenine zincirleyen bir tuzaktan bahsediyoruz demektir. Öldürmek için değil. Tutmak için."
Bir adım geri çekiliyor, düşünceli bir şekilde başını sallıyor. "Sennashi'nin Kurooni'yle özel bir derdi var mı diye soruyorsun. Bilmiyorum kesin olarak ama..." Sesi daha da alçalıyor. "...içimde kötü bir his var evlat. Çünkü böyle bir tuzağı kurmak için, Kurooni klanının nasıl çalıştığını, Eiengan'ın nasıl aktifleştiğini, hangi mühürlerin ona etki edebileceğini bilmek gerekiyor. Bu bilgi, dışarıdan birinin kolayca elde edebileceği bir bilgi değil." Gözleri sana sabitleniyor. "Bu da demek oluyor ki..."
Tam o anda, sözleri yarıda kesiliyor.
Ōotoko-Jin, sessizce arkanda duran o dev gövdesiyle, bir anda hareket ediyor. Hiçbir emir vermedin. Hiçbir fısıltı yok. Sadece kendi kendine, gözlerindeki damarlar parıldayarak ayağa kalkıyor. Bir an için duruyor, başını belli bir yöne çeviriyor, sanki bir koku almış gibi, sanki bir ses duymuş gibi. Sonra koşmaya başlıyor. Ağır ama hızlı adımlarla, ormanın içine doğru, belli bir rotayı takip ederek. Jizou'nun gözleri büyüyor. "Beni takip et!" diye bağırıyor, şemsiyesini kaptığı gibi Ōotoko-Jin'in peşinden koşmaya başlıyor. Sen de arkalarından koşuyorsun ve ne olduğunu anlamaya çalışıyorsun. Ōotoko-Jin'in bu kendiliğinden hareketi seni endişelendiriyor, daha önce hiç böyle bir şey yapmamıştı. Ağaçların arasından geçiyorsunuz, dallar yüzünü sıyırıyor, ayakların toprağa çarpıyor. Birkaç dakika sonra tanıdık bir alana varıyorsunuz. Açıklık. Çadırlar. Terk edilmiş iki katlı bina. Katasuke'yi öldürdüğün yer.
Ōotoko-Jin duruyor. Tam Katasuke'nin cesedinin düştüğü noktada. Ama ceset orada değil. Toprak hala kanlı, izler hala duruyor, mücadelenin kanıtları her yerde. Ama beden... beden yok. Sadece boş bir leke, kanın kuruduğu bir alan. Jizou yanına geliyor, gözleri o boş noktaya kilitleniyor, kaşları çatılıyor. "Bu da nesi şimdi..." diyor alçak sesle. Sonra Ōotoko-Jin'e dönüyor, gözlerinde hem hayranlık hem şüphe var. "O şey nasıl biliyor bunu? Sen mi gösterdin ona, yoksa kendi mi hissetti?" Sana bakıyor, sorusu ağırlaşıyor. "Jin, bu kukla seninle nasıl bir bağ kurdu, tam olarak anlatır mısın bana? Çünkü bu, normal bir kukla davranışı değil. Bu kendi kendine düşünüyor, kendi kendine hissediyor. Bu, ona ne yaptırdın ya da... ne yaptırmadın?"
Tam o anda, sözlerini kesiyor. Bedeni bir anda geriliyor, gözleri hafifçe kısılıyor. Sessizce, çok sessizce, neredeyse fısıltıyla konuşmaya başlıyor. "Kıpırdama." Gözleri yavaşça etrafı tarıyor, ama başı hareket etmiyor. "Üç kişi var. Biri kuzeyde, ağaçların üstünde, nefes alışı düzensiz, acemi biri olmalı. İkincisi doğuda, yerde, toprağın titreşiminden tahmin ediyorum, ağır bir adam, belki silahlı. Üçüncüsü..." Duraksıyor, burnu hafifçe kırışıyor. "...batıda, ama çok yakın değil, rüzgarın taşıdığı bir koku var, metal ve kan kokusu karışık. Bu, az önce burada birini taşıyan biri." Yavaşça sana dönüyor, gözlerinde artık şakacılık yok, sadece keskin bir ciddiyet var. "Göster kendini Jin. Planın ne?"
Re: [Kurooni Jin] Maskeli Yüzler
Posted: Sat Jun 20, 2026 10:34 pm
by Kurooni Jin
Jizou, kellemi babama götüreceğine dair söz verdiğinde, başımla onayladım bu cümlesini. Bu konuda anlaştığımıza ve endişelerimizi bir sonuca oturttuğumuza göre, planımıza devam edebilirdik. Planımın akıllıca olduğunu ve babamın eğitiminin sandığından daha derine işlediğini söylediğinde, Kurooni ailesine karşı bazı şeyleri bilmediğini düşünmeye başladım. Babamın küçüklüğümden beri yarattığı o sert eğitim, akademi hayatım boyunca her gün eve döndüğümde ayrı bir işkence çekiyor olmam beni bu noktaya getiriyordu. Üstelik, babamın üzerinde Ryoichi’nin de etkisi varken, beni başı boş bir şekilde akademiye bırakamazdı. Her gün ayrı bir sertlik, her gün ayrı bir kırbaç yiyordum sanki sırtıma. Hepsi birbirinden ağır, birbirinden acı günler yaşıyorken, ertesi sabahına akademiye gidiyor, sanki babamla hiçbir şey olmamış gibi bakışıp geçiyorduk. Belki de bundan dolayı, bazı şeyleri çok daha hızlı düşünüyordum istemsizce. Babamın işkenceleri beynimin farklı bir noktasını otomatikleştirmişti.
Ustam, bana Eiengan’ın en büyük güç olmasına rağmen en büyük zaaf olduğundan da bahsediyordu. Bu gözün gücünü düşününce, bunu bir silaha çevirmek istemek mantıksız değildi, hatta yapılabilecek en mantıklı şeylerden birisiydi. Babamın öğrettiği klan tarihine baktığımızda da, Konohagakure’ye katılmamızın sebeplerinden birisi gene buydu, bir köyün bu silaha sahip olmasını istemesi. Ardından, tarif ettiğim mührün tanıdık olduğunu ancak oturtamadığını, zincirli ve kalp figürü olanın ise bağlama mührü olduğunu söylüyordu. Ruhu, zihni, hatta çakrayı bedene zincirleme teknikleriydi. Bunları birleştirdiğimiz zamansa, ortaya Eiengan kullanıcısının zihnini bedenine zincirleyen bir tuzak elde edebiliyorduk. Bu tuzak öldürmek için değildi, tutmak içindi. Yavaş yavaş kafamda oturmaya başlıyordu, Ōotoko-Jin normal bir kukla değildi. O, bir canlı olabilirdi.
Jizou, düşünceli bir şekilde Sennashi’nin Kurooni ile derdi olup olmadığını bilmediğini, ancak içinde kötü bir his olduğunu söylüyordu. Böyle bir tuzağı kurmak için, Kurooni klanının nasıl çalıştığını, Eiengan’ın nasıl aktifleştiğini, hangi mühürlerin etki edebileceğini bilmek gerektiğini söylüyordu. Bu bilginin dışarıdan elde edebileceği bir bilgi olmadığını söylüyordu. Cümlesini tamamlasaydı, konunun Ryoichi’ye geleceğini tahmin ediyordum. Bütün bilgileri o vermiş olmalıydı, zira Tsukikage’yi arayan kişi de oydu. Bunları bir araya getirdiğimiz zaman, en muhtemel sonuç olarak bunu görebiliyordum. Ancak cümlesini tamamlayamamıştı ve ben de konuşmaya girememiştim. Zira Ōotoko-Jin bir anda hareket etmeye başlamıştı. Herhangi bir emir almadan, bir fısıltı olmadan, kendi kendine gözlerindeki damarlar parlayarak ayağa kalmış ve belli bir rotayı koşturmaya başlamıştı.
Jizou ile birlikte arkasından koşmaya başlamıştık. Kendi kendine hareketinin ne olduğuna anlam veremiyordum. Katasuke’yi öldürdüğüm yere vardığımızda, cesedinin düştüğü noktada durmuştu. Ceset yoktu, toprak kanlıydı ve izler duruyordu. Beden ortada yoktu, boş bir leke ve kanın kuruduğu bir alan vardı önümüzde. Jizou yanıma gelip ne olduğunu anlamaya çalışırken, Ōotoko-Jin’in bu hareketini sorgulamaya başlamıştı. Kendi kendine düşünmesinin, kendi kendine hissetmesinin bir sebebi olmalıydı. Ona ne yaptırdığımı ya da ne yaptırmadığımı soruyordu. Haklı sorulardı, ancak ben de buna cevap veremiyordum. Yine de taşlar yavaş yavaş kafamda oturmaya başlıyordu. Ben konuşmaya bir fırsat bulamadan, bana üç kişinin konumlarını vermeye başlamıştı. Biri kuzeyde duruyordu, ağaçların üstünde ve nefes alışı düzensiz, acemi biri olmalıydı. İkinci kişi doğuda, toprağın titreşiminden tahmin ettiği kadarıyla ağır bir adamdı, muhtemelen silahlıydı. Üçüncüsü ise batıdaydı, ancak bize çok yakın değildi, cesedi taşıyan kişi olmalıydı.
Gözlerim Ōotoko-Jin’e doğru kaydı. Beni sadece Jizou’nun duyabileceği bir ses tonuyla konuşmaya başladım. “Ōotoko-Jin’i, ailemin kullandığı sembollere benzeyen, bozulmuş ve çarpıtılmış versiyonların olduğu bir tünelde buldum. Sonraında o geldi. Gözlerinde mühürler parlıyor, ağzı açık ve dil yerine mühür kağıtları sarkıyordu. İnsan bedeninden yapılmış bir kuklaydı o. O bir deneyin sonucu değildi…” Yutkundum. “Uyarıydı.” Gözlerim, Ōotoko-Jin’in üstünde duruyordu. “Göğsünde babamın ismi yazılı. Akiyama.” İnsan bedeninden yapılmış bir kukla. Belki de şimdiye kadar onu bir kukla olarak nitelendirmek bile büyük bir hataydı. O bir canlıydı, mühürlerin etkisinde kalmış, gücü içeriye hapsedilmişti. Ancak onun mühürlerini kırdığım zaman, belki de bir bedenin içine zorla sokulmuş bir canlıya dönüşmüştü. “İlk karşılaştığımızda, ona Eiengan ile fısıldadım. Ancak hiçbir tepki vermedi, onda yaşayan bir parça kalmamıştı, zihni ve algısı yoktu, mühürlerle ve çakrayla beslenen ölü bir kuklaydı. Bu yüzden fısıltılarım etkisiz kalmıştı.” Gözlerim kısıldı. Bir planla harekete geçmeden önce Jizou’ya her şeyi aktarmam gerekirdi.
“Ancak her şey, ona çakramı aktarmayı denediğimde değişti. Avucumu kestim, akan kanlar eşliğinde onun koluna elimi dayadım ve çakramı aktarmaya başladım. Bunun temelinde, Akiyama’nın kanını taşıdığımı göstermek ve Kurooni çakrasını ona hissettirmekti. O anda, bedeni titremeye başladı, beni yere bıraktı, ağzından sarkan mühürler solgunlaştı, gücünü kaybetti. Ona yaklaşıp, dilinden sarkan o mühür kağıtlarını kesmeye başladığım anda bedeni aniden parlak bir ışıkla aydınlandı. Ben refleksle geriye doğru gittiğim anda, o da benimle birlikte aynı hareketi yaptı. Hareketlerimin hepsini aynalıyordu. Bunu gördüğüm anda, önceden yaptığım şeyi tekrar yapmak istedim. Elimi göğsüne dayayıp çakra aktarmaya başladım. Aslında bana bir çakra aktarmasını bekliyordum, bunu da aynalayacağını düşünmüştüm. Ancak öyle olmadı. Bunun yerine içine çekti, bir şey elde edemediğimi düşündüğüm o anda işler değişti. Ōotoko-Jin Eiengan açtı ve kafamda tek bir kelime yankılandı, ‘Aracı’.”
Derin bir nefes aldıktan sonra, gözlerimi batıya doğru çevirdim. “Madem Eiengan’ı var, beni hipnoz etmeli diye düşündüm. Bunu yapabilecek mi merak ettim, ancak o an zihnimin derinliklerine çarpık bir uğultu çökmeye başladı. Onun Eiengan’ı yüzünden olduğunu biliyordum. Boğuk, tiz ve kalın tonların karıştığı, anlam veremediğim uğultunun içinde ağlayan, zırlayan, acı içinde inleyen insanlar vardı. Bazıları boğuluyormuş gibi kesik nefeslerle hıçkırırken, bazıları ise dişlerini gıcırdatarak çığlık atıyordu. Çığlıklar kulaklarımın içini oyuyordu, boğazıma tırmanıyordu, sanki kafatasımın içinden dışarı çıkmaya çalışıyorlardı. Her biri farklı bir ağızdan, farklı bir dilde ancak aynı acıyla bağırıyorlardı. Öyle bir ağırlıktı ki, sanki bir bıçağı ensemden içeri geçirmişlerdi. O hipnoza daha fazla dayanamadığım için yarıda kesmiştim fısıltımı. Sonrasında da Kazuha ve Tatsuha bu kuklayı almaya geldiler, kim olduklarını bilmiyorum çünkü onları anında öldürdüm. Daha doğrusu, öldürmesi için emir verdim. O anda, benim dostum olmasını söylediğim o anda, ona ismini verdiğimde, işte o zaman tüm o mühürlerin kırıldığını gördüm. O an bağımız değişti ve bu hale geldi.”
Konuşmam bittiğinde, ne yapacağımı kesinleştirmiştim. “Cesedi taşıyanı indirmemiz gerekiyor. Ceset gideceği yere ulaşamamalı. Bir yere doğru götürüyorlar. Acemi olan ağaçların üstünde beklediğine göre, muhtemelen direkt olarak peşimize gelecek. Bu yüzden ceseti taşıyanın peşine koşturacağız. Acemi olan bizi takip edecek ve en saçma anda bizi gafil avladığını sanacak. O anda işte asıl testi göreceğiz. Ōotoko-Jin’in ne yapacağını anlayacağız. Şimdi, gidelim.” Batıya doğru koşturmadan önce, Ōotoko-Jin’e döndüm. Bu seferse sadece onun ve Jizou’nun beni duyabileceği bir şekilde konuşuyordum. “Ağaçlarda bir acemi var. Muhtemelen bizi gafil avlamak için her şeyi yapacak. Sana bir emir vermeyeceğim. Dostunu korumak istiyorsan, ne gerekiyorsa yap. Şuandan itibaren ne istiyorsan, onu yap. Seni tekrar bulduğumda, bu bedenden seni kurtarıp, özgürlüğüne kavuşman için her şeyi yapacağım.” Gözlerimi kıstım. Onun bir cansız olduğuna inanmam imkansızdı. Elimi, her zaman yaptığım gibi onun göğsüne koydum avucumun içini dayayarak. Gözlerinin içine bakıp, dostça gülümsedim, çok sevdiğim bir dostumu gözlerimle selamlıyordum.
“Seni görüyorum, Ōotoko-Jin. Gerçek ismini öğrenmek ve seni özgür bırakmak için her şeyi yapacağım. Dostlar bunun içindir. Bu uğurda gerekirse öleceğim, ama seni özgürleştireceğim.”
Elimi tantoma atıp, Jizou’ya döndüm. “Batıya, gidelim.” Cesedi taşıyan adamın peşine gidecek ve onu öldüreceğim, bu haydut grubunun işini bugün bitirmem gerekiyor. "Bugün bu haydut grubunun içinde bir tane bile canlı kalmayacak. Bırakmayacağım."
Re: [Kurooni Jin] Maskeli Yüzler
Posted: Mon Jun 22, 2026 5:12 pm
by GM - Shinsei
Jizou, söylediklerini dinlerken hiç kıpırdamıyor. Aracı kelimesi havada asılı kalırken, yaşlı adamın yüzündeki ifade çok yavaş, çok sessiz bir şekilde değişiyor. Şakacılık gidiyor. Alaycılık gidiyor. Geriye sadece, onlarca yıllık bir shinobinin, duyduğunda ne anlama geldiğini hemen kavrayan, donmuş bir ciddiyeti kalıyor. Ōotoko-Jin'e bakıyor, uzun uzun. Gözleri mühürleri tarıyor, göğsündeki Akiyama yazısında bir süre duruyor. Sonra gözlerini kapatıyor. Derin bir nefes alıyor. "Aracı..." diyor fısıltıyla. "Bu kelimeyi daha önce duydum. Çok eski bir metinde, Sennashi'nin kuruluş dönemine ait bir belgede. O zaman anlam veremedim. Şimdi... şimdi veriyorum." Gözlerini açıyor, sana bakıyor. "Evlat, sen Ōotoko-Jin'i bulduğunu sanıyorsun. Ama ben şunu söyleyeyim sana. O seni bekliyordu." Sözlerinin ağırlığının üstüne bir şey daha ekliyor, sesi neredeyse kırılıyor ama tutunuyor. "Aracı, Sennashi'nin en eski tekniklerinden birine verilen isim. Bir ruhu, öldükten sonra bir bedene hapsetme tekniği. Ama sıradan bir beden değil, özellikle hazırlanmış, özellikle mühürlenmiş, belirli bir çakra imzasına yanıt verecek şekilde kodlanmış bir beden. Yani bu kukla, rastgele seçilmemiş." Parmağını Ōotoko-Jin'in göğsündeki isme doğrultuyor. "Ve o beden, sadece Kurooni kanına, Kurooni çakrasına yanıt verecek şekilde kodlanmış. Sen elini dayadığında, kanın aktığında, çakranı aktardığında... bir kapıyı açtın evlat. Onun açılmasını isteyen biri tarafından yerleştirilen bir kapıyı."
Bir an duruyor, gözleri Ōotoko-Jin'den bir türlü ayrılmıyor. "Ve içindeki ruh..." Sesi burada gerçekten kırılıyor, bir yerlere ulaşıyor, sonra toparlıyor kendini. "...o ses, o uğultu, o ağlayan insanlar. Evlat, o uğultu bir kişi değildi. Birden fazla ruh vardı. Aracı tekniği, bazen birden fazla ruhu aynı bedene hapsetmek için kullanılıyor. Hangisinin öne çıkacağını belirleyen şey ise... açan kişinin niyeti." Tam o sırada batıya doğru koşmanın vakti geldiğini söylüyorsun. Jizou başını sallıyor, ama gözleri hala Ōotoko-Jin'de. "Tamam. Gidelim. Ama bu konuşma bitmedi, evlat." Üçünüz batıya doğru hareket ediyorsunuz. Jizou şaşırtıcı derecede sessiz koşuyor yaşına rağmen, ayakları toprağa neredeyse hiç ses çıkarmadan değiyor. Ōotoko-Jin ise ağaçların arasından geçerken dalları eğiyor, kısa yollar buluyor, sanki bu ormanı daha önce de geçmiş gibi. Sen ortada, tantoyu sıkıca kavrıyorsun. Birkaç dakika sonra izi yakalıyorsunuz. Toprakta derin çizgiler var, ağır bir şeyin sürüklendiğinin işareti. Kanın damlaları aralıklı, götüren kişi hızlanıp yavaşlıyor, belli ki zorlanıyor. Jizou izi takip ederken fısıldıyor. "Yaklaştık. Yavaşla."
Bir çalılığın arkasına geçiyorsunuz. Aradan bakıyorsunuz. Elli metre ötede, iri yapılı, maskeli bir adam Katasuke'nin cesedini omzuna atmış, ağır ağır ilerliyor. Yalnız görünüyor. Ama Jizou'nun söylediği doğudaki ağır adam nerede? O anda toprağın altından bir titreşim geliyor. Hafif ama sürekli, bir kalp atışı gibi. Jizou bileğini sıkıyor. "Dur." diyor. "O adam yalnız değil. Doğudaki, zemine mühür yerleştirmiş. Birini gönderirsek tetikleyecek. Bizi bölmeye çalışıyorlar." Planını değiştirmen gerekiyor ama nasıl? Tam bu soruyu düşünürken Ōotoko-Jin bir şey yapıyor. Emir almadan. Fısıltı olmadan. Senin sözün olmadan. Durmuyor bile. Sadece yönünü değiştiriyor. Batıdaki ceset taşıyan adama doğru değil, doğuya, o titreşimin geldiği yere doğru. Hızla. Sessizce. Ağaçların arasından kaybolup gidiyor. Jizou seni tutmak için elini uzatıyor ama sen de donmuşsun zaten. Çünkü bir şey fark ediyorsun. Ōotoko-Jin gitmeden önce, sadece bir an, sadece bir saniyenin kırığında, sana döndü. Gözleri sana baktı. Ve o bakışta bir şey vardı. Bir karar vardı. Kendi kararı.
Jizou alçak sesle konuşuyor. "O şey kendi başına hareket etti. İkinci kez." Sesi düz ama altında bir şey var, şaşkınlıkla karışmış, daha önce görmediği bir şeyle karşılaşmış birinin o ağır sessizliği. "Evlat... aracı tekniğinde hapsedilen ruhlar, sadece bağlandıkları kişinin emirlerine yanıt verir. Başka türlüsü teorik olarak imkansız. Bir ruh, beden üzerinde kendi iradesini ancak tek bir koşulda yeniden kazanabilir." Duruyor. Sana bakıyor. "Bedene hapsedilen ruh, bağlandığı kişiyi gerçekten tanıdığında. Sadece çakrasını değil. Sadece kanını değil. Gerçekten tanıdığında. Niyet olarak, vicdan olarak, insan olarak." Gözleri ıslanıyor ama yaş akmıyor, sıkıyor gözlerini, kontrol ediyor kendini. "Sen ona 'seni görüyorum' dedin evlat. Ve sen... sen gerçekten gördün onu."
Tam o anda doğudan büyük bir patlama sesi geliyor. Toprak titriyor. Sonra sessizlik. Uzun bir sessizlik. Ardından Ōotoko-Jin ağaçların arasından çıkıyor, yavaş adımlarla, ellerinde kan olmadan. Mühür tuzağını etkisiz hale getirmiş. Nasıl yaptığını bilmiyorsun. Kimse bilmiyor. Ama durmuyor. Gelmeye devam ediyor. Ve tam önüne vardığında, o dev gövdesiyle, o metal elleriyle, bir şey yapıyor. Eğiliyor. Sana doğru başını eğiyor. Omuzları düşüyor. Gözlerindeki damarlar yavaşlıyor, ışık yumuşuyor. İnsan gibi. Bir özür gibi. Bir teşekkür gibi. Tam olarak ikisi de, tam olarak hiçbiri. Jizou bir süre bakıyor bu sahneye. Sonra başını çeviriyor, uzağa bakıyor. "Otuz yıldır shinobi dünyasında gördüğüm en tuhaf şey bu." diyor alçak sesle. Sonra ekliyor, neredeyse kendi kendine. "Ve belki de en güzel." Batıda ceset taşıyan adam hala ilerliyor, habersiz, fırsatın kapanmak üzere. Ōotoko-Jin başını kaldırıyor, sana bakıyor. Bekliyor. Bu sefer emir için değil. Birlikte mi diye sorar gibi.
Re: [Kurooni Jin] Maskeli Yüzler
Posted: Mon Jun 22, 2026 7:13 pm
by Kurooni Jin
Jizou, tüm şakacılığını ve alaycılığını bırakmış, geriye duyduklarını anlamlandıran ve bunun ciddiyetini taşıyan adam kalmıştı. Aracı kelimesinin, çok eski bir metinde, Sennashi’nin kuruluş dönemine ait bir belgede duyduğunu söylüyordu. O zamanlarda anlam veremese de, şimdi anlamıştı. Ōotoko-Jin'i benim bulduğumu sandığımı, ancak onun beni beklediğini söylüyordu. Aracı, Sennashi’nin en eski tekniklerinden birine verilen bir isimdi, ruhu öldükten sonra bir bedene hapsetme tekniğiydi. Bunun sıradan bir beden olmadığını, özellikle hazırlanmış, mühürlenmiş, belirli bir çakra imzasına yanıt verecek şekilde kodlanmış bir beden olduğunu söylüyordu. Bu kukla, rastgele seçilmemişti. Üstelik, bu beden Kurooni kanına ve Kurooni çakrasına yanıt verecek şekilde kodlanmıştı. Onun açılmasını isteyen biri tarafından yerleştirilen bir kapıyı açmıştım. Ancak ortada yine bazı sorunlar vardı. Bunları birazdan tartışmamız gerekiyordu.
İçindeki ruhtan bahsetmeye geldiğinde, Jizou’nun sesinin kırılmasıyla gözlerim ustama doğru döndü. Bu durum onu etkiliyor olmalıydı. Ağlayan insanlar, ses ve uğultu, bunun bir kişi olmadığını söylüyordu. Birden fazla ruh olduğunu, Aracı tekniğinin bazen birden fazla ruhu aynı bedene hapsetmek için kullanıldığını da aktarıyordu. Hangisinin öne çıkacağını belirleyen şey ise, açan kişinin niyetiydi. Konuşması bittiğinde, artık batıya gitmemiz gerektiğini söylemiştim. Bu konuşmanın bitmediğinin ben de farkındaydım, ancak yola çıkmamız gerekiyordu. Üçümüz birlikte batıya doğru hareket etmeye başlamıştık. Jizou, yaşına rağmen şaşırtıcı bir şekilde sessizce koşuyordu. Ayakları hiçbir ses çıkarmıyordu. Ōotoko-Jin ise, kendince bu ormanı geçmiş gibi koşturuyordu. Bir şeyler daha farklıydı, sanki içindeki ruhlardan bir tanesi ortaya çıkmış, bize yardımcı olmaya çalışıyordu. Buraları tanıyan, bilen bir ruh.
Bir çalılığın arasından geçip cesedi taşıyan adama baktığımızda, iri yapılı maskeli bir adamın Katasuke’nin cesedini omzuna attığını ve ağır ağır ilerlediğini görüyorduk. Yalnızdı. Jizou’nun söylediği doğudaki ağır adamı düşünmeye başlayacakken, toprağın altından bir titreşim gelmişti. Hafif ama kalp atışı gibi sürekli geliyordu. Jizou bileğimi sıkıp, adamın yalnız olmadığını, Doğudakinin zemine mühür yerleştirdiğini söylüyordu. Birini göndermeye kalkarsak tetiklenecekti. Planı değiştirmeyi düşünürken, Ōotoko-Jin bir anda, emir almadan, herhangi bir şey olmadan, kendi kararıyla yönünü değiştirip koşmaya başlıyordu. Titreşimin geldiği yere doğru koşmaya başlaması, yutkunmamı bile zorlaştırmıştı. Onun gözlerinde görmüştüm, bir kararı görmüştüm. Ōotoko-Jin, artık bir kukla değildi, bundan emindim. O bir canlıydı, bir kukla bedenine hapsedilmiş bir ruh, beden ölü ama ruh canlıydı.
Jizou, aracı tekniğinde hapsedilen ruhların, bağlandıkları kişinin emirlerine yanıt verdiğini söylüyordu. Başka türlüsü teorik olarak imkansızdı. Bir ruh, beden üzerindeki kendi iradesini tek bir koşula bağlı olarak kazanabiliyordu, hapsedilen ruh bağlandığı kişiyi gerçekten tanımalıydı. Sadece çakrasını veya kanını değil, gerçekten tanıdığında, niyet, vicdan ve insan olarak. Ōotoko-Jin’i gördüğüm gibi, o da beni görmüştü. Jizou’nun gözlerinin ıslanışı gibi, farklı duyguları boğazıma takılmaya başlarken, bir patlama sesiyle kendime gelmiştim. Toprak titremiş, sonrasında uzun bir sessizlik baş göstermişti. Ōotoko-Jin'in başına bir şey gelmiş olma ihtimali kalbimin derinliklerinde sızı yaratmak üzereyken, ellerinde kan olmadan, mühür tuzağını etkisiz hale getirmiş bir şekilde yaklaşıyordu Ōotoko-Jin. Nasıl yaptığını kimse bilmiyordu, ancak geldiğinde eğilmiş, bana doğru başını eğmiş ve omuzları düşmüştü. Gözlerindeki damarlar yavaşlıyordu, ışık yumuşuyordu. Otuz yıldır shinobi dünyasında gördüğü en tuhaf ve güzel şeyin bu olduğunu söylüyordu. Ōotoko-Jin başını kaldırıp beklediğinde, bu sefer emir beklemediğini anlamıştım.
Her ne kadar Ōotoko-Jin bir beden de olsa, ruhunun bir sıcaklığı hissedebileceğini düşünüyordum. O kocaman bedene, en dostça ve sıcak hislerimle sarılmıştım. Hapsedilmiş bir ruhun böyle bir sıcaklığa ihtiyacı olacağını düşünüyordum. “Sen her kimsen veya her kimseniz, hepinizin ruhunu özgürlüğe kavuşturacağım.” diye fısıldadım. “Şimdiye kadar yanımda olduğunuz için sana ve diğerlerine teşekkür ederim. Buradaki işimiz bittiğinde, ilk yapacağım şey sizin zincirlerinizi kırmak için ne yapmam gerektiğini öğrenmek olacak, merak etme, bana güven.” Sarılmam bittiğinde, gözlerim dolmuştu, belki de ilk defa bu kadar derin bir dostluk duygusu yaşamıştım. Babamın tüm emirlerine ve eğitimlerine rağmen, o kadar sıcak bir gülümseme oturmuştu ki Ōotoko-Jin’in gözlerinin içine bakarken. Birkaç saniye onun gözlerinin içine baktım. “Birlikteyiz, dostum ve dostlarım.” Sağ elimi geri çekip gözlerimi elimin tersiyle sildikten sonra, gülümsemem suratımdan silindi, artık ciddiyet vardı. Bu işi bir an önce halletmeli ve dostumu özgürlüğe kavuşturmalıydım.
“Ağaçta birisi vardı, acemi olan. Önce onu indirelim, beraber çalışalım. Sonrasında üçünün de cesetlerini geri alacağız. Ben direkt olarak iri adama gidiyorum. Bir süre oyalamayı başarırım diye düşünüyorum. Unutmayın, üçünün de cesedi bu haydut grubunu kışkırtmamız için lazım. Gidelim.”
İri adama doğru sessizce koşturmaya başlayacak ve sırtına derin bir kesik darbesi atmayı deneyeceğim. Bu kesik darbesini atabilsem de atamasam da hızlıca mesafemi açacak ve ustamdan izlediğim kadarıyla, onun gibi esnek ve kıvrak şekilde dans ederek dövüşeceğim.