El mühürlerini tamamladığın anda ormanın havası çok hafif değişiyor. Derenin şırıltısı uzaklaşıyor, böceklerin cıvıltısı boğuklaşıyor ve nemli toprağın üzerinden soluk, gümüşümsü çizgiler yükselmeye başlıyor. Bu bölgede can vermiş hayvanların geride bıraktığı ruhsal izler birer gölge halinde şekilleniyor. İlk gelen, kuyruğunun yarısı saydamlaşmış yaşlı bir tilki oluyor. Köklerin arasından sessizce çıkıp birkaç adım önünde oturuyor. Sağ kulağında eski bir yırtık izi var. Arkasından, gövdesinde ok yarasına benzeyen ince bir ışık çizgisi taşıyan küçük bir geyik beliriyor. Bir ağacın dalında da gövdesi belli belirsiz görünen siyah bir karga ortaya çıkıyor. En son, dere kıyısındaki taşların arasından tombul bir tarla faresinin ruhu kafasını uzatıyor. Gamaseiran bütün bu oluşumu sessizce izlerken başındaki sarı çiçek hafifçe öne eğiliyor. Masato ise sırayla ruhlara, sana, sonra yeniden ruhlara bakıyor. "Ben senin yanında nedense normal insan gibi hissediyorum ya." Gamaseiran başını ona çeviriyor. "Masato Bey, gözlerinizle kilometrelerce uzağı ve insanların damarlarındaki chakra yollarını görebiliyorsunuz." Masato birkaç saniye düşünüyor. "Doğru..."
Ruhların hepsi sana bakıyor. Tilki önce başını dere yönüne çeviriyor, ardından burnunu kaldırıp kuzeydoğuyu koklar gibi yapıyor. Ağzı açıldığında sesi yaşlı, kuru ve hafif yankılı geliyor. "Yeşil olan geçti. Suyu sevdi. Sonra tatlı koku buldu." Tarla faresi bunun üzerine taşların arasından tamamen çıkıyor ve ön patilerini hızlı hızlı birbirine sürtüyor. "Bal! Bal! Bal kokusu! Büyük taşın ötesinde. Sarı yapışkan. Yeşil zıplayan onu yedi. Çok yedi. Sonra aşağıdan gelen sesi dinledi." Gamaseiran’ın gözleri biraz büyüyor. "Bu kesinlikle Gamapurin’e benziyor." Masato, kurbağaya yan gözle bakıyor. "Kayıp arkadaşınız gizemli chakra araştırırken önce oturup bal mı yemiş?" Gamaseiran bir an sessiz kalıyor. "Kendisinin araştırma metodolojisi zaman zaman tartışmalıdır." Masato burnundan gülüyor. "Ben bu Gamapurin’i daha görmeden sevmeye başladım."
Ağaç dalındaki karga kanatlarını açınca çevresinden birkaç siyah tüy biçiminde ruh parçacığı dökülüyor. Gözleri, derenin yukarısındaki daha karanlık ağaçlıklara çevriliyor. "Kurbağa yukarı gitmedi. Yer onu çağırdı." Geyik ruhu da ağır adımlarla öne geliyor ve ön ayağını toprağa vuruyor. Bir kez. İki kez. Üçüncü vuruşta ayağının altındaki toprakta soluk bir görüntü beliriyor, iki büyük kaya, aralarında dar bir yarık ve yarığın çevresinde yosunla örtülmüş eski taş sütun parçaları. "Orada yabancı koku vardı. Demir. Eski tütsü. Islak taş. Küçük yeşil canlı içeri baktı. Sonra büyük bir gürültü oldu." Tilki ruhu yeniden konuşuyor. "Sonra geri dönmedi." Görüntü dağıldığında karga gagasını bir kez kapatıp açıyor. "Toprağın altında bir şey nefes alıyor." Bu cümleden sonra dört ruh da bir süre sessizleşiyor. Ardından tilki ayağa kalkıp birkaç adım kuzeydoğuya ilerliyor ve dönüp sana bakıyor. Tarla faresi ise başka bir rotayı, dere yatağını işaret ediyor. İki yol birkaç yüz metre sonra aynı kayalık bölgenin iki farklı tarafına çıkıyor gibi görünüyor.
Gamaseiran, hayvan ruhlarına çok ciddi bir saygıyla başını eğiyor. "Bilgeliğiniz ve yardımınız için minnettarım." Masato da biraz tereddüt ettikten sonra aynı şeyi yapıyor. "Teşekkürler." Fare ruhu ona bakıp aniden "Sandviç kokuyorsun." diyor. Masato doğrulurken duruyor. "Ben mi?" "Füme." Masato yavaşça piknik sepetine bakıyor, sonra fareye. "Ölünce koku alma yeteneği niye devam ediyor?" Gamaseiran gayet ciddi cevap veriyor. "Bazı tutkular ölümden daha kalıcıdır sayın Hyuuga Masato bey." Fare ruhu başını hızlıca sallıyor. "Füme." Masato iç çekiyor. "Tamam kardeşim, anladık." Ruhlar yavaş yavaş çözülüp toprağın ve ağaçların arasına geri karışırken geriye yalnızca kuzeydoğu yönündeki belli belirsiz ruhsal iz kalıyor.
Üçünüz fazla oyalanmadan yola koyuluyorsunuz. Tilkinin gösterdiği kuru sırt yolunu seçtiğinizde dereyi sağınıza alarak yükselmeye başlıyorsunuz. Gamaseiran yürümekten çok kısa sıçrayışlarla ilerliyor, her inişinde başındaki sarı çiçek sallanıyor fakat nedense hiçbir zaman düşmüyor. Masato birkaç dakika boyunca bunu izledikten sonra sonunda dayanamıyor. "Şu çiçek yapışık mı kafanıza?" Gamaseiran yürümeye devam ediyor. "Hayır." "Nasıl düşmüyor?" "Duruş meselesi." Masato başını çevirip sana bakıyor. "Ben bunu öğrenmek istiyorum işte." Gamaseiran bunu bir eğitim talebi olarak algılayıp son derece ciddi biçimde ekliyor. "Boyun ve omurga kontrolünüz yeterli seviyeye ulaştığında değerlendirebiliriz." Masato’nun gülüşü kesiliyor. "Gerçekten teknikmiş gibi cevap verdi. Şu an ne yaşıyoruz acaba biz?"
Yürüyüş ilerledikçe Gamaseiran kendisinden de söz etmeye başlıyor. Shigurezawa’da bir iz sürücü ve gözlemci olarak yetiştiğini anlatıyor. Genç kurbağaların güvenli sulak alanların dışına çıktığı dönemlerde onlara eşlik ediyor, çevredeki chakra değişimlerini kayıt altına alıyor ve farklı bölgelerde yaşayan hayvan topluluklarıyla haberleşiyor. "Ben bir savaşçı sayılmam, Aoi Hanım. Elbette kendimi müdafaa edebilirim. Bizim halkımızda kuvvet yalnızca kas yahut saldırı jutsularıyla ölçülmez. Bir bölgenin sizi kabul etmesini sağlamak, suyun ne zaman taşacağını anlamak, toprağın altında meydana gelen değişimi yüzeyden sezebilmek de kuvvettir." Birkaç sıçrayış sonra devam ediyor. "Gamapurin ise bu konularda benden çok farklıdır. Olağanüstü chakra hassasiyeti vardır. Bir şeyi merak ettiğinde kendi güvenliğini unutabilir. Bu sebeple yolculuklarda çoğu zaman onu ben gözetirim." Masato hafifçe sırıtıyor. "Yani siz onun bakıcısısınız." Gamaseiran duruyor. Masato’ya bakıyor. "Ben onun saygın seyahat refikiyim."
"Bakıcı."
"Seyahat refiki."
"Tamam."
Yaklaşık yirmi dakikalık yürüyüşten sonra hava belirgin biçimde serinliyor. Önünüzdeki ağaçlar seyrekleşirken geyik ruhunun gösterdiği iki büyük kaya uzaktan seçilmeye başlıyor. Aralarındaki dar yarık doğal bir geçit gibi görünse de etrafındaki taş parçaları doğaya ait değil. Yarıya kadar toprağa gömülmüş eski sütunlar, yosun altında kalan düz kesilmiş taşlar ve üzerinde silinmiş işaretler bulunan kırık bir levha var. Daha yaklaşmadan Gamaseiran duruyor. Göz kapakları yarıya kadar iniyor. "Evet." diyor alçak sesle. "Dün gece hissettiğimiz akım tam buradan geliyordu." Masato çevreyi dikkatle inceleyip yere çömeliyor. "Burada ayak izi var." Parmağını çamurun üzerindeki küçük, yuvarlak izlere götürüyor. Gamaseiran’ınkilerden biraz daha küçükler. İzler doğrudan iki kayanın arasındaki karanlık yarığa giriyor.
Tam o sırada yerin çok derinlerinden, belli belirsiz bir titreşim geliyor.
Bir kez.
Sonra ikinci kez.
Gamaseiran’ın geniş gözleri karanlık geçide kilitleniyor.
"Gamapurin."
Masato yavaşça ayağa kalkıyor ve elini kunai çantasına götürüyor.
"Umarım arkadaşınız hala sadece bal yiyordur."
Tam o anda titreşimin kaynağı değişiyor. Ayaklarınızın altındaki toprak bir anda kabarıp çatlamaya başlıyor, kuru çamur, taş parçaları ve köklerin arasındaki sert toprak sanki görünmez eller tarafından çekiliyormuş gibi farklı noktalardan yükselerek önünüzde birleşiyor. Birkaç nefes içerisinde şekilsiz yığınlar uzun gövdelere, kalın pençelere ve sivri çenelere dönüşüyor. Bir, iki, üç derken neredeyse bir düzine topraktan kurt, kayanın önünde sürü halinde beliriyor. Boş göz çukurlarının içinden soluk sarı chakra parlıyor. Gamaseiran bir anda geri sıçrarken Masato kunaisini çekiyor. "Tamam, bal yemiyorlar." Kurtlardan biri başını kaldırıp taşların birbirine sürtünmesine benzeyen boğuk bir hırıltı çıkarıyor ve bununla birlikte bütün sürü aynı anda ileri atılarak doğrudan üzerinize koşmaya başlıyor.