Aoi mutluluktan damlayan gözyaşlarını serbest bıraktı. Kollarını iki yana kaldırarak sevinçle o görkemli varlığa bakakaldı. Önce bir, iki, üç, derken yüzlerce tomurcuk kudretli ağaçlarının üzerini kaplamıştı. Kuruyan dallar turkuaz ve beyaz yapraklar ile kaplanmıştı. Güneş ışınları üzerine vururken sabah esintisi ile dalları titremişti. Etrafa saçılan beyaz mavi yapraklar içerisinde Aoi dans etmeye ve kahkaha atmaya başladı. Sıcacık güneş cildini ısıtıyor, ağacın cennet kokusu kalbini metanetle dolduruyordu. Aoi kendi etrafında dönüp şarkılar söylerken biricik ağacına doğru koştu ve ona kollarının yettiğince kocaman sarıldı. Alnını o hayranlık uyandıran gövdesine bastırdı. Parmaklarıyla okşadı. "Yuukon'a şükürler olsun." Gözlerinden pıtır pıtır dökülen yaşlar toprak zemini ıslatırken gülümsedi. Havai fişeklerden beridir ilk kez gerçekten içinden gelerek gülümsüyordu.
Tanıdık bir ses işitti. "Benden alınanı toprağın altına sakladılar." Şaşkınlıkla alnını ağaçtan kaldırıp etrafına baktı sesin geldiği yönü tayin etmek ister gibi. Ancak ses aynı anda her yerden geliyor gibiydi. "Kimin gelip onu almaya çalıştığına bak." Buz gibi esen rüzgarda bedeni kağıt yaprak gibi titredi. Güneş ışığı soldu, gökyüzü bulutlarla kaplandı. Aoi ağaçtan iki adım geriye gitti. Tam o esnada onu boğazından yakalayan kuvvetli bir el ile bütün nefesi kesildi, ayakları boşta kaldı. Ürkütücü bir kahkaha işitti. "HAHAHAHAHAH!" Çığlığı boğazında takıldı. "Seni şuracıkta öldürsem..." dedi sesin sahibi. "...onu hemen götürür, yapmam gerekeni yaparım." Aoi nefes almak için çırpındı, adamın elini tırnaklarıyla kanattı ancak o el kıpırdamadı. Adam onu tutup sanki bedeninin hiç ağırlığı yokmuş gibi yüzlerce metre öteye fırlattı. Aoi havada ters dönerken onun yıldırım gibi parlak ve sarı gözleri ile karşılaştı. Bedeni bir çuval gibi sürüklenip izbe bir yolun ortasında durdu. Aoi dizlerinin üzerinde zorlukla doğrulurken karşısında iki kıpkırmızı göz fark etti. O çok iyi tanıdığı yüzde, hiç ona ait olmayan vahşi bakışlar ve ruhsuz bir gülümseme gördü. Gözbebekleri simsiyah, bakışları avlanmakta olan vahşi bir hayvan gibi Aoi'ye kilitlenmişti. Üzerine doğru hızla atıldığında bedeninin etrafındaki kızıl çakra yol boyu iz bıraktı. Bir kolunu kaldırdı ve pençe gibi tuttuğu elini kalbinin içine sokmaya hazırladı. "Aoi, bu korkuyu yenmek zorundasın." Takeshi'nin titrek ama kesin sesi zihninde yankılandı. "Bir gün beni durdurmak zorunda kalırsan durduracaksın." Aoi yaşlar süzülen gözlerini kapattı ve kendini darbeye hazırladı.
"TAKESHI!"
Yerinden sıçradı. Alnından ve sırtından terler süzülüyordu. Göğsü hızla inip kalkıyor, nefesini toparlamaya çalışıyordu. Gözleri hızla odasını taradı ve nerede olduğunu hatırladı. Battaniyesinin üzerine düşen iki ufak damlayı fark edince ağlamış olduğunu da fark etti. Kabus görmüş olmalıydı. Yatağının yanındaki pencereyi açarak serin gece havasının içeri girmesini sağladı. Başını pencere pervazına dayadı. Odası ormanlık alana baktığı için güzel köyünün yıkıntılarla dolu manzarasına uyanmak zorunda kalmıyordu. Henüz gün ışımamıştı. Saate baktı. Gece üç. Bakışları çiçek açmış Antik Ağaç'a kayınca içi rahatladı. Yorgunluktan sızmış olmalıydı. Kaç saattir uyumuştu, hangi gündeydiler emin değildi bile. Evine döndüğünde sabah olduğunu hatırlıyordu. Şu anda gece yarısı olduğuna göre bir sonraki güne girmiş olmalıydılar. On iki saatten uzun süredir uyuyor olmalıydı. Bu onun normalde hiç yapacağı bir şey değildi. O kadar uyumasına rağmen kendisini hala yorgun hissediyordu üstelik.
Doğruldu. Ayağına ev terliklerini giyip salona girdi. Etrafta kimsecikler yoktu. Anne babası da yoruldukları için dinleniyor olmalıydılar. Acıkmıştı. Mutfağa girdi. Aklına yapılabilecek en pratik şey olarak okayu geldi. Dolabı açtı. Pirinç vardı. Tavuklu ve yumurtalı okayu hasta bedenlere de iyi gelirdi. Biraz taze soğan ve zencefille de tatlandırırdı. Belki biraz da miso çorbası yapardı. Kollarını sıvadı ve kendini yemeği hazırlarken geçirdiği o yarım saatte yaşadığı her şeyden uzaklaşmış hissetti. Yemeği bitirdiğinde iki saklama kabı çıkardı ve iki porsiyon doldurdu. İki ufak kaseye de miso çorbası koydu. Sonra bunları bir sepete yerleştirdi. Geceliğini bile çıkartmadan üzerine ince bir hırka geçirdi ve dışarı çıktı. Nasıl göründüğü umurunda bile değildi. Onu görmek istiyordu. Ne yapmıştı? Hala hastanede miydi yoksa evine dönmüş müydü? Zaten yedikleri tek başına boğazından geçmeyecekti, o da hasta olduğu için okayu ve miso çorbası hoşuna gidebilirdi. İlk olarak taburcu edilip edilmediğini öğrenmek için hastaneye gidecekti. Sonra da karnını doyuracaktı. Hastane yemeklerinden sıkılmış olmalıydı.



