Kimseyi görememekle beraber Yuu, etrafına "haber verme" amacıyla çığırarak çalıların arasına cesurca atılmıştı. Ancak çalıların arasında bulduğu bir semender veya o meşhur kötü adamlar değildi. Hiçbir şey bulmamış da değildi gerçi ama ne bulduğundan asla emin değildi. Bulunan şeyi kendinin bulduğundan da emin değildi. Tanrım dedi. Bu ne bilinmezlik böyle.
Birkaç dakika önceye kadar gördüğü her şeyi "Tanımlanması zor" diye adlandırmıştı Yuu. Yeni bir dünya ve yeni bir gerçekliği kendi dünyasının kurallarıyla tanımlamaktan çekinmişti fakat şu an o az önceki tanımlanması zor şeyler öyle yakın ve samimi geliyordu ki...
Yuu ne olduğunu anlamaksızın etrafta dolanıp çevresini anlamlandırmaya çalışırken önüne bir küçük semender çıkmıştı. O ona, o da ona baktı. "Bu bir semender." dedi Yuu. Kendisiyle de pek gurur duydu. Semenderin sorusuna karşılık olarak diz kırıp oturdu ve elini çenesine dayayıp düşünmeye başladı.
"Hmm." dedi. Yaklaşık on saniye kadar öyle dalgınca yere doğru baktı. İşaret parmağını kaldırarak "Öncelikle hayat bir tren değil" dedi. Bu sırada hala yere bakıyordu. Cevabı bitmiş değildi. "Ama hayat gürültüsüyle, hikayesiyle ve her rengiyle bir tren ise ve bir durakta da inmek gerekiyorsa..." Başını gururla kaldırdı gözlerini yeniden semendere dikti. "Sanıyorum ki trene hiç binmemenin özlemi, tercihlerin en hoşu olmalı."
Amegakure


Joined: Wed Nov 27, 2024 12:19 pm
Rütbe:

► Show Spoiler
Semender bir süre sana bakıyor, başını önce sağa sonra sola eğiyor, sanki cevabı farklı açılardan değerlendiriyor. Gözleri, o küçük, parlak, kehribar renkli gözler yüzünde geziyor. Sonra ağzını açıyor ve beklenmedik derecede olgun, sakin bir sesle konuşuyor. "İlginç bir bakış açısı. Ama trene hiç binmemek, istasyonda kalmak demek değil mi? İstasyon da bir yer sonuçta. Orada da bir hayat var. Peki o hayatın sahibi treni mi seçmiyor, yoksa istasyonu mu seçiyor?" Küçük vücuduyla öne doğru bir adım atıyor, sesi değişmiyor, hala o sakin tonda. "Seçmek ile seçememek arasındaki fark nedir sence?" Cevap vermeye hazırlanırken, etrafındaki ince bitkiler birden kıpırdıyor. Sanki bir rüzgar geçti, ama rüzgar değil, sadece bir hareket, bir titreşim, zemin altından yukarı doğru çıkıyormuş gibi. Semender hemen geriye çekiliyor, sana bakıyor ve sesi bir anda daha alçalıyor, neredeyse fısıltıya dönüşüyor. "Burada çok uzun durma. Bu yer... kayıtlı bir yer değil. Haritamızda yok. Nereden geldiğini bilmiyorum ama bildiğim şu. Buraya çok az kişi gelmiştir. Ve gelenlerden çok azı kendi istekleriyle gitmiştir."
Tam o sırada ince bitkilerden biri, hemen sağında, yavaşça ikiye ayrılıyor. Bir kapı gibi, ama kapı değil, sadece bitkiler, sanki anlaşmış gibi iki yana çekiliyorlar. İçeriden o titrek, düzensiz ışık daha güçlü geliyor şimdi. Semender bir adım daha geriye çekiliyor. "Benim burada durmam gerekiyor." diyor. "Ama sen... sen içeri bakabilirsin. Ya da bakmazsın. İkisi de geçerli." Ve sonra semender dönüyor, parlayan bitkiler arasında kayboluyor. Yalnız kalıyorsun, açık kapının önünde. İçeriden gelen ışık yüzüne vuruyor, gözlerin kısılıyor. Bir adım daha atıyorsun, çünkü başka ne yapabilirsin ki burada, bu kadar yabancı, bu kadar boş bir yerde.
İçerisi bir oda, dört duvarı var, ama duvarlar taştan değil, sıkışmış kristal ağaç köklerinden oluşmuş. Kökler birbirinin üstüne geçmiş, sarılmış, dolanmış ve o titrek ışığı içlerinden geçirerek yayıyorlar. Oda büyük değil, belki sekiz on metre kare ama içinde ne kadar az şey olduğu için ne kadar geniş göründüğü şaşırtıcı. Zeminde o cam gibi, soğuk yüzey devam ediyor ve üzerinde ince bir su tabakası var, görünmez derecede ince, ama ayak basmak üzere olduğunda hissediyorsun, ve bu su içinde ağacın köklerinden süzülen ışık yansıyarak tüm odayı ikiye katlanmış gibi gösteriyor, gerçek tavan ve su yüzeyindeki tavan, gerçek duvarlar ve sudaki duvarlar. Ortada taştan yontulmuş, kaba bir şekilde yapılmış bir platform var. Platform üzerinde, dağılmış vaziyette bazı kağıtlar, bir yazı malzemesi ve bozulmuş bir çağırma mührü var. Mühür taze değil, bir iki gün öncesine ait olabilir, ama diyarın zamanı farklı aktığı için dışarıda ne zaman yapıldığını söylemek imkânsız. Ve mührün yanında, yere bırakılmış, küçük bir ibre belgesi var, köy mühürlü, resmi görünümlü. Ama hangi köyün mührü olduğunu okumadan önce, oda içinde bir hareket oluyor.
Köşeden bir figür çıkıyor. Yavaşça, hiç acele etmeden, sanki geldiğini zaten biliyormuş gibi. Orta boy, ne uzun ne kısa. Üzerinde koyu renk, uzun kollu bir elbise var, shinobi elbisesine benziyor ama standart değil, kumaşı daha ağır, daha kalın, ve üzerinde ince işlemeler var, bakışta fark edilmiyor ama ışık vurduğunda gözüküyor. Ve yüzünde bir maske var. Beyaz, düz, hiçbir ifade taşımayan, sadece iki gözü gösteren kesik delikleri olan bir maske. Saçları maskeden taşmıyor, her şey örtülü, kimliğe dair hiçbir ipucu yok. Figür duruyor. Sana bakıyor, en azından öyle hissediyorsun, çünkü maskenin delikleri sana dönük. Uzun bir sessizlik var. Oda hala tınlıyor, kristaller hala ışıyıp yanıyor, su tabanı hala yansıtıyor. Ve sonra figür konuşuyor. Sesi ne erkek ne kadın, ne genç ne yaşlı, düz ve her kelime tartılmış, kasıtlı. "Sana bir şey sormak istiyorum." diyor. "Bir köy yalnızca içinde yaşayanlar için mi vardır? Yoksa dışarıdan bakan için de bir anlamı var mıdır?" Duraksıyor. Bir nefes. Sonra devam ediyor. "Çünkü sen bir köyde doğdun. Ve o köyün duvarları sana ne söylüyor? Seni içinde tuttuklarını mı? Yoksa başkalarını dışarıda bıraktıklarını mı?"
Tam o sırada ince bitkilerden biri, hemen sağında, yavaşça ikiye ayrılıyor. Bir kapı gibi, ama kapı değil, sadece bitkiler, sanki anlaşmış gibi iki yana çekiliyorlar. İçeriden o titrek, düzensiz ışık daha güçlü geliyor şimdi. Semender bir adım daha geriye çekiliyor. "Benim burada durmam gerekiyor." diyor. "Ama sen... sen içeri bakabilirsin. Ya da bakmazsın. İkisi de geçerli." Ve sonra semender dönüyor, parlayan bitkiler arasında kayboluyor. Yalnız kalıyorsun, açık kapının önünde. İçeriden gelen ışık yüzüne vuruyor, gözlerin kısılıyor. Bir adım daha atıyorsun, çünkü başka ne yapabilirsin ki burada, bu kadar yabancı, bu kadar boş bir yerde.
İçerisi bir oda, dört duvarı var, ama duvarlar taştan değil, sıkışmış kristal ağaç köklerinden oluşmuş. Kökler birbirinin üstüne geçmiş, sarılmış, dolanmış ve o titrek ışığı içlerinden geçirerek yayıyorlar. Oda büyük değil, belki sekiz on metre kare ama içinde ne kadar az şey olduğu için ne kadar geniş göründüğü şaşırtıcı. Zeminde o cam gibi, soğuk yüzey devam ediyor ve üzerinde ince bir su tabakası var, görünmez derecede ince, ama ayak basmak üzere olduğunda hissediyorsun, ve bu su içinde ağacın köklerinden süzülen ışık yansıyarak tüm odayı ikiye katlanmış gibi gösteriyor, gerçek tavan ve su yüzeyindeki tavan, gerçek duvarlar ve sudaki duvarlar. Ortada taştan yontulmuş, kaba bir şekilde yapılmış bir platform var. Platform üzerinde, dağılmış vaziyette bazı kağıtlar, bir yazı malzemesi ve bozulmuş bir çağırma mührü var. Mühür taze değil, bir iki gün öncesine ait olabilir, ama diyarın zamanı farklı aktığı için dışarıda ne zaman yapıldığını söylemek imkânsız. Ve mührün yanında, yere bırakılmış, küçük bir ibre belgesi var, köy mühürlü, resmi görünümlü. Ama hangi köyün mührü olduğunu okumadan önce, oda içinde bir hareket oluyor.
Köşeden bir figür çıkıyor. Yavaşça, hiç acele etmeden, sanki geldiğini zaten biliyormuş gibi. Orta boy, ne uzun ne kısa. Üzerinde koyu renk, uzun kollu bir elbise var, shinobi elbisesine benziyor ama standart değil, kumaşı daha ağır, daha kalın, ve üzerinde ince işlemeler var, bakışta fark edilmiyor ama ışık vurduğunda gözüküyor. Ve yüzünde bir maske var. Beyaz, düz, hiçbir ifade taşımayan, sadece iki gözü gösteren kesik delikleri olan bir maske. Saçları maskeden taşmıyor, her şey örtülü, kimliğe dair hiçbir ipucu yok. Figür duruyor. Sana bakıyor, en azından öyle hissediyorsun, çünkü maskenin delikleri sana dönük. Uzun bir sessizlik var. Oda hala tınlıyor, kristaller hala ışıyıp yanıyor, su tabanı hala yansıtıyor. Ve sonra figür konuşuyor. Sesi ne erkek ne kadın, ne genç ne yaşlı, düz ve her kelime tartılmış, kasıtlı. "Sana bir şey sormak istiyorum." diyor. "Bir köy yalnızca içinde yaşayanlar için mi vardır? Yoksa dışarıdan bakan için de bir anlamı var mıdır?" Duraksıyor. Bir nefes. Sonra devam ediyor. "Çünkü sen bir köyde doğdun. Ve o köyün duvarları sana ne söylüyor? Seni içinde tuttuklarını mı? Yoksa başkalarını dışarıda bıraktıklarını mı?"
Amegakure


Joined: Wed Nov 27, 2024 12:19 pm
Rütbe:
Yuu'nun cevabından sonra kehribar gözlü semender biraz düşünerek yeni bir yanıt vermeye başladı. Yuu yalnızca bağdaş kurarak dinlemeye konuldu. Söyleyeceklerini bitirdiğinde ise Yuu cevaptan tatmin olmamıştı. Yüzünü buruşturdu ve ayağa kalktı. "Zaten o yüzden dedim ya canısı, 'hayat bir tren değil' diye." Semenderin diğer sorusunu yanıtlamadı ve kısa bir süre sonra açılan kapıdan içeri daldı.
Yuu içine daldığı bu odayı şöyle bir süzdü. Oda artık "yeni normal"e uygun idi. Hiçbirini yadırgamadı. Odanın ortasındaki mühür ise onu neyin beklediğini merak ettirmişti. Aradığı adamların bunu koyup koymadığını düşündü. Cılız bilgileriyle belki bir çıkarım yapabilmek umuduyla mühre doğru temkinlice yaklaştı. Mührün yanında bir belge görünce "Ne alaka ulan" diye söylendi. Tam mühre doğru eğilirken karşısına ağır adımlarla birisinin geldiğini fark etti.
Bu "dengeli" figür kendisine pek saldırgan görünmemişti belki ama nihayetinde düşman olma riskine karşı gardını düşürmeyecekti. Sorularına karşın ise bir soluk alıp şöyle yanıtladı: "Birçok insan aynı şeye bakıp farklı manalar türetir. Kimisininki kimisine anlamsız gelir, kimisininki kimisine. Peki birbirlerini ikna etmek zorundalar mı? Bilemiyorum doğrusu." Ardından ikinci soruyu yanıtladı: "Köyümün duvarları ne diyor, bilmiyorum. Zira sorduğum hiçbir soruya bugüne kadar yanıt vermediler. Öyleyse sen söyle. Köyümün duvarları sana ne diyor?"
Yuu içine daldığı bu odayı şöyle bir süzdü. Oda artık "yeni normal"e uygun idi. Hiçbirini yadırgamadı. Odanın ortasındaki mühür ise onu neyin beklediğini merak ettirmişti. Aradığı adamların bunu koyup koymadığını düşündü. Cılız bilgileriyle belki bir çıkarım yapabilmek umuduyla mühre doğru temkinlice yaklaştı. Mührün yanında bir belge görünce "Ne alaka ulan" diye söylendi. Tam mühre doğru eğilirken karşısına ağır adımlarla birisinin geldiğini fark etti.
Bu "dengeli" figür kendisine pek saldırgan görünmemişti belki ama nihayetinde düşman olma riskine karşı gardını düşürmeyecekti. Sorularına karşın ise bir soluk alıp şöyle yanıtladı: "Birçok insan aynı şeye bakıp farklı manalar türetir. Kimisininki kimisine anlamsız gelir, kimisininki kimisine. Peki birbirlerini ikna etmek zorundalar mı? Bilemiyorum doğrusu." Ardından ikinci soruyu yanıtladı: "Köyümün duvarları ne diyor, bilmiyorum. Zira sorduğum hiçbir soruya bugüne kadar yanıt vermediler. Öyleyse sen söyle. Köyümün duvarları sana ne diyor?"

► Show Spoiler
Figür cevabını dinliyor. Uzun bir sessizlik oluyor, oda tınlıyor, köklerin içinden süzülen ışık titrek titrek yanıyor. Sonra figür yavaşça başını eğiyor, tek bir kere, neredeyse bir onay gibi. "Birbirlerini ikna etmek zorunda değiller." diyor. "Haklısın. Ama köyler farklı düşünüyor bu konuda." Sesi düz ve ölçülü, ama içinde bir şey var artık, çok ince, çok dikkatli saklı, ama orada, bir kıl payı altında kaynayan bir şey. "Köyler insanlara şunu söyler: Aynı düşüneceksin. Aynı inanacaksın. Aynı için öleceksin. Ve buna itaat diyorlar. Buna düzen diyorlar. Buna güvenlik diyorlar."
Bir adım atıyor, ama sana doğru değil, yana doğru. Odanın duvarlarına bakıyor, kristal köklere, içlerinden akan ışığa. "Ben yıllarca bir köyde yaşadım. Görevler yaptım. Kan döktüm. Ve her sabah kalkıp kendime şunu sordum: Bu kanı kim için döküyorum? Köy bana dedi ki, halk için. Halk dedi ki, köy için. Döngü böyle dönüyor. Hep böyle dönüyor." Duruyor. Yüzü, maskesi sana dönüyor. "Shinobiler bu döngünün en dibinde. En çok çalışanlar, en az yaşayanlar. Bir genin olarak sabahın körü kalkıp göreve koşuyorsun. Bir chuunin olarak daha tehlikeli görevlere koşuyorsun. Bir jounin olarak öğrenci yetiştiriyorsun ki onlar da koşsunlar. Ve en sonunda, eğer şanslıysan, yaşlı ve kırık bir şekilde emekli oluyorsun. Eğer şanslı değilsen..." Elini kaldırıyor, parmakları ince bir hareketle havada bir şey çiziyor, tamamlanmayan bir cümle gibi. "Zaten nasıl bittiğini biliyorsun."
Platforma doğru yürüyor, oradaki dağılmış kağıtlara bakıyor. "Köy sistemi bir makine. Ve her makine yakıt ister. Shinobiler bu makinenin yakıtı. Doğuyorlar, eğitiliyorlar, kullanılıyorlar, tükeniyorlar. Ve sistem buna erdem diyor. Fedakarlık diyor. Onur diyor. Güzel kelimeler, değil mi? Ama güzel kelimeler pis gerçekleri temizleyemiyor." Elini platforma uzatıyor, kağıtların üzerinden geçiriyor, dokunmuyor, sadece üzerinde gezdiriyor. "Köyler dünyayı daha iyi bir yer yapıyor mu? Hayır. Köyler savaşın sebebi. Köyler olmasa savaş olmaz. Savaş olmasa bu kadar shinobi ölmez. Bu kadar çocuk yetim kalmaz. Bu kadar anne ağlamaz. Ama köyler var, olacak da. Çünkü güçlüler bu sistemi seviyor. Onlara iktidar veriyor. Ve iktidarı sevenler sistemi değiştirmez, sistemi besler."
Sesi burada biraz daha alçalıyor, neredeyse yorgun bir tona geçiyor. "Ben buna inanmıyorum. Ben bu makinenin bir parçası olmayı reddettim. Ve bunun bedelini ödüyorum, biliyorum. Ama en azından sabah kalktığımda aynaya bakabiliyorum." Bir sessizlik daha. Su tabanında yansıyan ışık titreyerek değişiyor. Sonra figür başını kaldırıyor ve sana bakıyor. Maskesinin arkasındaki gözler, az ışıkta zor görünüyor ama hissediyorsun bakışını, düz ve keskin. "Peki çocuk." diyor. "Sana desem ki... aradığınız kişi benim." Cümle bittikten sonra bir şey olmuyor. En az iki saniye, belki üç, hiçbir şey. Figür orada duruyor, yerinden kıpırdamıyor, sana bakıyor. Ve tam o iki üç saniyelik boşlukta beynin hesap yapıyor, mesafeyi ölçüyor, kapıyı arıyor, elindeki seçenekleri tarıyor.
Sonra figür yok oluyor.
Gözünle yakalayamıyorsun hareketi. Orada, sonra yok. Bir duman yok, bir ses yok, sadece o titrek ışık ve boş köşe. Bir saniye kadar süren bir şaşkınlık anı yaşıyorsun. Sonra boynunda soğuk metal hissediyorsun. Arkandan geliyor, fark edemiyorsun. Katananın yüzeyi boyun derinin tam üstünde duruyor, baskısı hafif ama kararlı, bir milimetre öne doğru gitsen veya aniden hareket etsen ne olacağını çok iyi anlıyorsun. Figürün nefesini ensende hissediyorsun, hafif, sakin, sanki bunu binlerce kez yapmış biri gibi sakin. "Köyün sana ne emrediyor?" diyor. Sesi kulağına çok yakın, ama tonu aynı, o ölçülü, tartılmış ton. "Ve o emri gerçekleştirmeye hazır mısın?" Oda tamamen sessizleşiyor. Su tabanındaki yansıma titriyor, kristal kökler ışıyor, katana boynunda duruyor. Ve tam o anda, o figüre odaklanmış zihninin bir köşesine, çok uzaktan, çok boğuk, duvarların ve bitkilerin ve kristallerin arasından süzülerek gelen bir ses ulaşıyor.
"Yuu! Yuu! Neredesin?!" Yosuke. Sesi öyle uzak ki neredeyse duyamıyorsun, kulağın zorluyor, zihnin "bu gerçek mi" diye soruyor. Ama o ses, o tanıdık ses, bir kez daha geliyor, daha da boğuk, sanki her tekrarda biraz daha uzaklaşıyor. Katana boynunda. Figür hala arkanda. Ve önünde iki soru var, biri figürün, biri öğretmeninin.
Bir adım atıyor, ama sana doğru değil, yana doğru. Odanın duvarlarına bakıyor, kristal köklere, içlerinden akan ışığa. "Ben yıllarca bir köyde yaşadım. Görevler yaptım. Kan döktüm. Ve her sabah kalkıp kendime şunu sordum: Bu kanı kim için döküyorum? Köy bana dedi ki, halk için. Halk dedi ki, köy için. Döngü böyle dönüyor. Hep böyle dönüyor." Duruyor. Yüzü, maskesi sana dönüyor. "Shinobiler bu döngünün en dibinde. En çok çalışanlar, en az yaşayanlar. Bir genin olarak sabahın körü kalkıp göreve koşuyorsun. Bir chuunin olarak daha tehlikeli görevlere koşuyorsun. Bir jounin olarak öğrenci yetiştiriyorsun ki onlar da koşsunlar. Ve en sonunda, eğer şanslıysan, yaşlı ve kırık bir şekilde emekli oluyorsun. Eğer şanslı değilsen..." Elini kaldırıyor, parmakları ince bir hareketle havada bir şey çiziyor, tamamlanmayan bir cümle gibi. "Zaten nasıl bittiğini biliyorsun."
Platforma doğru yürüyor, oradaki dağılmış kağıtlara bakıyor. "Köy sistemi bir makine. Ve her makine yakıt ister. Shinobiler bu makinenin yakıtı. Doğuyorlar, eğitiliyorlar, kullanılıyorlar, tükeniyorlar. Ve sistem buna erdem diyor. Fedakarlık diyor. Onur diyor. Güzel kelimeler, değil mi? Ama güzel kelimeler pis gerçekleri temizleyemiyor." Elini platforma uzatıyor, kağıtların üzerinden geçiriyor, dokunmuyor, sadece üzerinde gezdiriyor. "Köyler dünyayı daha iyi bir yer yapıyor mu? Hayır. Köyler savaşın sebebi. Köyler olmasa savaş olmaz. Savaş olmasa bu kadar shinobi ölmez. Bu kadar çocuk yetim kalmaz. Bu kadar anne ağlamaz. Ama köyler var, olacak da. Çünkü güçlüler bu sistemi seviyor. Onlara iktidar veriyor. Ve iktidarı sevenler sistemi değiştirmez, sistemi besler."
Sesi burada biraz daha alçalıyor, neredeyse yorgun bir tona geçiyor. "Ben buna inanmıyorum. Ben bu makinenin bir parçası olmayı reddettim. Ve bunun bedelini ödüyorum, biliyorum. Ama en azından sabah kalktığımda aynaya bakabiliyorum." Bir sessizlik daha. Su tabanında yansıyan ışık titreyerek değişiyor. Sonra figür başını kaldırıyor ve sana bakıyor. Maskesinin arkasındaki gözler, az ışıkta zor görünüyor ama hissediyorsun bakışını, düz ve keskin. "Peki çocuk." diyor. "Sana desem ki... aradığınız kişi benim." Cümle bittikten sonra bir şey olmuyor. En az iki saniye, belki üç, hiçbir şey. Figür orada duruyor, yerinden kıpırdamıyor, sana bakıyor. Ve tam o iki üç saniyelik boşlukta beynin hesap yapıyor, mesafeyi ölçüyor, kapıyı arıyor, elindeki seçenekleri tarıyor.
Sonra figür yok oluyor.
Gözünle yakalayamıyorsun hareketi. Orada, sonra yok. Bir duman yok, bir ses yok, sadece o titrek ışık ve boş köşe. Bir saniye kadar süren bir şaşkınlık anı yaşıyorsun. Sonra boynunda soğuk metal hissediyorsun. Arkandan geliyor, fark edemiyorsun. Katananın yüzeyi boyun derinin tam üstünde duruyor, baskısı hafif ama kararlı, bir milimetre öne doğru gitsen veya aniden hareket etsen ne olacağını çok iyi anlıyorsun. Figürün nefesini ensende hissediyorsun, hafif, sakin, sanki bunu binlerce kez yapmış biri gibi sakin. "Köyün sana ne emrediyor?" diyor. Sesi kulağına çok yakın, ama tonu aynı, o ölçülü, tartılmış ton. "Ve o emri gerçekleştirmeye hazır mısın?" Oda tamamen sessizleşiyor. Su tabanındaki yansıma titriyor, kristal kökler ışıyor, katana boynunda duruyor. Ve tam o anda, o figüre odaklanmış zihninin bir köşesine, çok uzaktan, çok boğuk, duvarların ve bitkilerin ve kristallerin arasından süzülerek gelen bir ses ulaşıyor.
"Yuu! Yuu! Neredesin?!" Yosuke. Sesi öyle uzak ki neredeyse duyamıyorsun, kulağın zorluyor, zihnin "bu gerçek mi" diye soruyor. Ama o ses, o tanıdık ses, bir kez daha geliyor, daha da boğuk, sanki her tekrarda biraz daha uzaklaşıyor. Katana boynunda. Figür hala arkanda. Ve önünde iki soru var, biri figürün, biri öğretmeninin.
Amegakure


Joined: Wed Nov 27, 2024 12:19 pm
Rütbe:
Yuu önüne çıkan figürün sözlerini dikkatlice dinledi. Konuştukları, az önceki semenderin sorduğu sorulardan daha makul ve yere basan sözcükler olarak aksediyordu. Figürün söyledikleri şeylerin yeni şeyler olmadığına inanıyordu ancak bu tür şeyler herhangi biriyle değil ulu orta, gizlice bile konuşulmayacak şeylerdi. O yüzden de keyif almıştı duyduklarından. Cevap vermeye yeltenmedi ve figürü takip etti, izledi. Nitekim bu hoşnutluk hali onu fazla gevşek bırakmış olacak ki nihayetinde soğuk ve ince bir metalin boynuna dayanmasıyla sonuçlanmıştı. Yalnızca yutkundu. Senseisinin uzaktan gelen sesine karşılık verecek olursa muhtemelen kafasını da yere bırakacaktı. Öyleyse ne yapacaktı? Motor...
"Haha." diyerek ince bir güldü ve ardından ise uzun uzadıya bir kahkaha onu takip etti. "Hahahahaha." Gülerken boğazını fazla oynatmamaya özen gösteriyordu. "O kitap seni o kadar etkiledi mi ya hu? 'Çaycı Hanım' bunların hepsini değil katana, bir sivri taş bile kullanmadan başarmıştı ama. Seninki biraz yoldan sapmış gibi." Yuu, figürün gerçekten de bu kitabı okuyup okumadığını bilmiyordu. Doğrusu kendisi de okumamıştı. Yalnızca Mii'nin bu kitap hakkında kendisine bir şeyler anlattığını anımsıyordu. Köyündeki bir görevde başarısız olan kunoichinin yurduna dönememesi, bir mağarada nübüvvetlik bahşedilmesi ve en nihayetinde bütün dünyayı, sonsuz uzayda gezerken mola verince kullanacağı bir çaydanlığa mühürlediği ve çayı yapılacak yeni şeyler aramasıyla biten saçma ama bir o kadar da ilgi çekici bir hikayeydi bu... Genel hatlarını biliyordu elbette ama aralarını herhalde şimdi kendisi uyduracaktı.
"Çaycı Hanım, köyleri reddetti fakat diğerlerini kendine katılmaya asla uğraşmadı. O sadece sözlerini söyledi, geldi ve gitti. Nihayetinde bütün insanlık da onun peşinden ilerledi. 'Uyumun Anahtarı' tepesinde bütün müminlerin yanında münkirler dahi tövbe ederek onun önünde diz çökmedi mi? Sen beni burada, beni veya bütün köyümü öldürsen ne fark edecek ki? Ölümleri mi durdurmuş olacaksın? Ya da köyler kurulmadan önce savaşlar yok muydu da şimdi köyler yok olunca savaşlar da bitecek olsun? Savaşan Beylikler dönemini hiç duymadın mı?" Dilini dışarı çıkarıp osuruk sesi çıkardı "Bir fantezi hikayesinin etkisinde çok kalmışsın dostum, uyan burası gerçek dünya. Hayallerle yaşayanları, gerçeklere sikiyo'lar..."
Sözlerini söyledikten sonra kafasının yerinde olup olmayacağını bilmiyordu. Yalnızca figürün inancını alaya alırsa afallatacağını umut ediyordu. Bu sırada da Yosuke'nin sesinin en azından biraz yaklaşmasını umut etmişti.
"Haha." diyerek ince bir güldü ve ardından ise uzun uzadıya bir kahkaha onu takip etti. "Hahahahaha." Gülerken boğazını fazla oynatmamaya özen gösteriyordu. "O kitap seni o kadar etkiledi mi ya hu? 'Çaycı Hanım' bunların hepsini değil katana, bir sivri taş bile kullanmadan başarmıştı ama. Seninki biraz yoldan sapmış gibi." Yuu, figürün gerçekten de bu kitabı okuyup okumadığını bilmiyordu. Doğrusu kendisi de okumamıştı. Yalnızca Mii'nin bu kitap hakkında kendisine bir şeyler anlattığını anımsıyordu. Köyündeki bir görevde başarısız olan kunoichinin yurduna dönememesi, bir mağarada nübüvvetlik bahşedilmesi ve en nihayetinde bütün dünyayı, sonsuz uzayda gezerken mola verince kullanacağı bir çaydanlığa mühürlediği ve çayı yapılacak yeni şeyler aramasıyla biten saçma ama bir o kadar da ilgi çekici bir hikayeydi bu... Genel hatlarını biliyordu elbette ama aralarını herhalde şimdi kendisi uyduracaktı.
"Çaycı Hanım, köyleri reddetti fakat diğerlerini kendine katılmaya asla uğraşmadı. O sadece sözlerini söyledi, geldi ve gitti. Nihayetinde bütün insanlık da onun peşinden ilerledi. 'Uyumun Anahtarı' tepesinde bütün müminlerin yanında münkirler dahi tövbe ederek onun önünde diz çökmedi mi? Sen beni burada, beni veya bütün köyümü öldürsen ne fark edecek ki? Ölümleri mi durdurmuş olacaksın? Ya da köyler kurulmadan önce savaşlar yok muydu da şimdi köyler yok olunca savaşlar da bitecek olsun? Savaşan Beylikler dönemini hiç duymadın mı?" Dilini dışarı çıkarıp osuruk sesi çıkardı "Bir fantezi hikayesinin etkisinde çok kalmışsın dostum, uyan burası gerçek dünya. Hayallerle yaşayanları, gerçeklere sikiyo'lar..."
Sözlerini söyledikten sonra kafasının yerinde olup olmayacağını bilmiyordu. Yalnızca figürün inancını alaya alırsa afallatacağını umut ediyordu. Bu sırada da Yosuke'nin sesinin en azından biraz yaklaşmasını umut etmişti.

► Show Spoiler
Sözlerin bittiğinde oda bir an nefesini tutuyor. Kristal köklerin tınısı bile duruyor sanki. Çıkardığın osuruk sesi o cam gibi zeminde, su tabakasının üstünde yankılanıyor ve bu yer o kadar garip ki, yankı sesi geri gelirken tersine dönmüş gibi geliyor kulağına, tıpkı daha önce kendi çığlığında olduğu gibi. Muhtemelen bu diyarın tarihinde ilk kez bir boyutsal yankı bölgesi, bir osuruk sesini terse çevirerek çalıyor. Katana boynunda duruyor. Baskısı ne artıyor ne azalıyor. Ensendeki nefes bir an kesiliyor. Sonra... maskenin arkasından bir ses geliyor. Önce bir soluk, burundan verilen kısa bir hava. Sonra alçak, kısık, neredeyse istemsiz bir gülme. Uzun sürmüyor, iki üç saniye belki, ama duyuyorsun. Ve o gülüşün ardından katananın soğukluğu boynundan yavaşça çekiliyor.
"Çaycı Hanım." diyor figür. Sesi hala o ölçülü tonda ama içinde artık saklanmayan bir eğlence var. "'Uyumun Anahtarı' tepesinde kimse diz çökmedi, çocuk. O tepe kitabın sonunda bomboştu. Çaycı Hanım oraya vardığında onu bekleyen tek şey rüzgardı. Kitabın bütün meselesi de buydu zaten." Bir duraklama. Arkandan yana doğru yürüyor, ağır adımlarla görüş alanına giriyor, katanayı tek ve akıcı bir hareketle kınına sokuyor. Maskenin delikleri sana dönük. "Sen o kitabı okumamışsın. Okumadığın bir kitapla, boynunda katana varken, inancımı yıkmaya çalıştın." Başını hafifçe yana eğiyor, tıpkı az önceki küçük semender gibi. "Bu ya gördüğüm en aptalca şey... ya da en dürüstü. Henüz karar veremedim."
Tam o sırada duvarlar titriyor. Kökler arasından süzülen o titrek ışık bir an sönüyor, sonra iki kat parlıyor. Cebindeki mühürlü kağıt artık dayanılmaz derecede sıcak, kumaşın üstünden bile bacağını yakıyor. Ve Yosuke'nin sesi tekrar geliyor, bu sefer daha yakın, daha net, duvarların içinden süzülür gibi. "Yuu! Sesime odaklan! Neredeysen kıpırdama!" Figür başını tavana kaldırıyor, sanki sesin geldiği yeri değil, sesin bu yere nasıl girdiğini dinliyormuş gibi. "Öğretmenin iyiymiş. Yankı bölgesini dışarıdan zorluyor. Semenderlerin yardımı olmadan yapamazdı bunu." Platforma yürüyor, dağınık kağıtları tek tek topluyor, hiç acele etmeden, sanki oda çökmüyormuş gibi. Ama köy mühürlü o belgeyi almıyor. Onun yerine iki parmağıyla belgeyi platformun üzerinde kaydırıyor, sana doğru. "Al. Oku. Kime gösterip göstermeyeceğine de kendin karar ver. Bu da senin durağın olsun, tren sevmeyen çocuk."
Kapı görevi gören bitkiler titremeye başlıyor, oda kendini kapatıyor. Figür son kez sana dönüyor. "Ha, bir de... Ben sana 'aradığınız kişi benim' demedim. 'Desem ki' dedim. Aradaki farkı düşün. Belki aradığınız kişi hala dışarıda bir yerde, senin takımınla aynı çalıların arasında geziniyordur. Belki de gerçekten benimdir. İkisi de geçerli." Küçük semenderin lafını, onun ağzından, onun tonlamasıyla söylüyor ve sesindeki o ince eğlence bir an için neredeyse insani bir hal alıyor. "Görüşeceğiz, Kirigami Yuu. Duvarlar sana cevap vermeye başladığında beni hatırla." Adını hiç söylemediğini fark ettiğinde figür çoktan geriye doğru bir adım atmış oluyor ve o titrek ışığın içinde, yanıp sönen bir lambanın karanlık anına denk gelmiş gibi, yok oluyor.
Sonra oda da yok oluyor. Renkler yine birbirine karışıyor, mor, turuncu ve yeşil aynı girdaba dönüyor, mide bulantısı, kulak tıkanması, kendi kalp atışının geriye doğru çalınması... ve yüzüne çarpan parlayan yapraklar. Çalıların içinden, geldiğin yerden, dışarı fırlıyorsun. Zemin yeniden o tanıdık süngerimsi doku ve sen bu dokuya yüzüstü kapaklanıyorsun, fosforlu parçacıklar etrafında havalanırken. Kafanı kaldırdığında ilk gördüğün şey bir çift ayak. Yukarı baktığında Yosuke'nin yüzü, iki eli bir çözme mührü pozisyonunda donmuş, alnından ter süzülüyor. "Yuu!" Diz çöküp omuzlarından tutuyor, gözleriyle üstünü baştan aşağı tarıyor, yara arıyor. "Bir saatten fazla oldu. Bir saat! Nereye kayboldun?" Sen içeride en fazla on beş, yirmi dakika geçirdiğine yemin edebilirsin.
Riku koşarak geliyor, nefes nefese, ama yüzünde endişeden çok saf bir hayranlık var. "OHA! Çalı seni yedi kanka! Gözümün önünde! HIAAAĞ diye daldın, çalı seni yuttu, ses bile tersten geldi! Bir daha yapsana!" Akane hemen arkasında, her zamanki düzenli adımlarıyla, ama yeşil gözlerinde gizleyemediği bir rahatlama var. "İyi misin? Yaralı mısın?" diye soruyor, sonra kendini toparlayıp ekliyor. "Bir daha koordinatsız hücum edersen seni ben öldürürüm, düşmana gerek kalmaz." Guren ise en arkadan geliyor, dev başını çalıların olduğu yere uzatıp derin derin kokluyor. Burun deliklerinden çıkan nefes yaprakları titretiyor. Sonra homurdanıyor, ve sesi bu sefer hiç eğlenceli değil. "Yankı bölgesi. Hem de kayıtsız bir tane." Altın gözleri kısılıyor. "Yosuke, bu bölgeler kendi kendine açılmaz. Birisi bunu açık tutuyor. Demirlemiş. Diyarın enerjisini emerek hem de." Sana dönüyor. "Ve sen, mavi saçlı velet. Oradan kendi ayaklarınla çıkan ilk insansın. İçeride ne gördüysen, unutma. Kelimesi kelimesine unutma."
Yosuke ayağa kalkıyor, sana da elini uzatıyor. Yüzünde o tanıdık yorgun ifade var ama gözleri ciddi, keskin. "Yuu." diyor. "İçeride ne oldu? Ne gördün, kim vardı, ne söylendi... Her şeyi anlat. Atlamadan." Dört çift göz sana dönmüş durumda, bir jounin, iki takım arkadaşı ve beş metrelik bir semender bekliyor. Ve bu sırada koynunda, kalbinin hemen üstünde, o köy mühürlü belge duruyor. Seninle beraber gelmiş, gerçek, kağıdın ağırlığını göğsünde hissedebiliyorsun. Kimse onu görmedi. Henüz. Mührün üstüne daha dikkatli bakacak fırsatın da olmadı, kenarı hafif yanık ama damganın kendisi sağlam. Ne anlatacaksın, neyi anlatmayacaksın ve o belgeyi ne yapacaksın, kağıt çocuk?
"Çaycı Hanım." diyor figür. Sesi hala o ölçülü tonda ama içinde artık saklanmayan bir eğlence var. "'Uyumun Anahtarı' tepesinde kimse diz çökmedi, çocuk. O tepe kitabın sonunda bomboştu. Çaycı Hanım oraya vardığında onu bekleyen tek şey rüzgardı. Kitabın bütün meselesi de buydu zaten." Bir duraklama. Arkandan yana doğru yürüyor, ağır adımlarla görüş alanına giriyor, katanayı tek ve akıcı bir hareketle kınına sokuyor. Maskenin delikleri sana dönük. "Sen o kitabı okumamışsın. Okumadığın bir kitapla, boynunda katana varken, inancımı yıkmaya çalıştın." Başını hafifçe yana eğiyor, tıpkı az önceki küçük semender gibi. "Bu ya gördüğüm en aptalca şey... ya da en dürüstü. Henüz karar veremedim."
Tam o sırada duvarlar titriyor. Kökler arasından süzülen o titrek ışık bir an sönüyor, sonra iki kat parlıyor. Cebindeki mühürlü kağıt artık dayanılmaz derecede sıcak, kumaşın üstünden bile bacağını yakıyor. Ve Yosuke'nin sesi tekrar geliyor, bu sefer daha yakın, daha net, duvarların içinden süzülür gibi. "Yuu! Sesime odaklan! Neredeysen kıpırdama!" Figür başını tavana kaldırıyor, sanki sesin geldiği yeri değil, sesin bu yere nasıl girdiğini dinliyormuş gibi. "Öğretmenin iyiymiş. Yankı bölgesini dışarıdan zorluyor. Semenderlerin yardımı olmadan yapamazdı bunu." Platforma yürüyor, dağınık kağıtları tek tek topluyor, hiç acele etmeden, sanki oda çökmüyormuş gibi. Ama köy mühürlü o belgeyi almıyor. Onun yerine iki parmağıyla belgeyi platformun üzerinde kaydırıyor, sana doğru. "Al. Oku. Kime gösterip göstermeyeceğine de kendin karar ver. Bu da senin durağın olsun, tren sevmeyen çocuk."
Kapı görevi gören bitkiler titremeye başlıyor, oda kendini kapatıyor. Figür son kez sana dönüyor. "Ha, bir de... Ben sana 'aradığınız kişi benim' demedim. 'Desem ki' dedim. Aradaki farkı düşün. Belki aradığınız kişi hala dışarıda bir yerde, senin takımınla aynı çalıların arasında geziniyordur. Belki de gerçekten benimdir. İkisi de geçerli." Küçük semenderin lafını, onun ağzından, onun tonlamasıyla söylüyor ve sesindeki o ince eğlence bir an için neredeyse insani bir hal alıyor. "Görüşeceğiz, Kirigami Yuu. Duvarlar sana cevap vermeye başladığında beni hatırla." Adını hiç söylemediğini fark ettiğinde figür çoktan geriye doğru bir adım atmış oluyor ve o titrek ışığın içinde, yanıp sönen bir lambanın karanlık anına denk gelmiş gibi, yok oluyor.
Sonra oda da yok oluyor. Renkler yine birbirine karışıyor, mor, turuncu ve yeşil aynı girdaba dönüyor, mide bulantısı, kulak tıkanması, kendi kalp atışının geriye doğru çalınması... ve yüzüne çarpan parlayan yapraklar. Çalıların içinden, geldiğin yerden, dışarı fırlıyorsun. Zemin yeniden o tanıdık süngerimsi doku ve sen bu dokuya yüzüstü kapaklanıyorsun, fosforlu parçacıklar etrafında havalanırken. Kafanı kaldırdığında ilk gördüğün şey bir çift ayak. Yukarı baktığında Yosuke'nin yüzü, iki eli bir çözme mührü pozisyonunda donmuş, alnından ter süzülüyor. "Yuu!" Diz çöküp omuzlarından tutuyor, gözleriyle üstünü baştan aşağı tarıyor, yara arıyor. "Bir saatten fazla oldu. Bir saat! Nereye kayboldun?" Sen içeride en fazla on beş, yirmi dakika geçirdiğine yemin edebilirsin.
Riku koşarak geliyor, nefes nefese, ama yüzünde endişeden çok saf bir hayranlık var. "OHA! Çalı seni yedi kanka! Gözümün önünde! HIAAAĞ diye daldın, çalı seni yuttu, ses bile tersten geldi! Bir daha yapsana!" Akane hemen arkasında, her zamanki düzenli adımlarıyla, ama yeşil gözlerinde gizleyemediği bir rahatlama var. "İyi misin? Yaralı mısın?" diye soruyor, sonra kendini toparlayıp ekliyor. "Bir daha koordinatsız hücum edersen seni ben öldürürüm, düşmana gerek kalmaz." Guren ise en arkadan geliyor, dev başını çalıların olduğu yere uzatıp derin derin kokluyor. Burun deliklerinden çıkan nefes yaprakları titretiyor. Sonra homurdanıyor, ve sesi bu sefer hiç eğlenceli değil. "Yankı bölgesi. Hem de kayıtsız bir tane." Altın gözleri kısılıyor. "Yosuke, bu bölgeler kendi kendine açılmaz. Birisi bunu açık tutuyor. Demirlemiş. Diyarın enerjisini emerek hem de." Sana dönüyor. "Ve sen, mavi saçlı velet. Oradan kendi ayaklarınla çıkan ilk insansın. İçeride ne gördüysen, unutma. Kelimesi kelimesine unutma."
Yosuke ayağa kalkıyor, sana da elini uzatıyor. Yüzünde o tanıdık yorgun ifade var ama gözleri ciddi, keskin. "Yuu." diyor. "İçeride ne oldu? Ne gördün, kim vardı, ne söylendi... Her şeyi anlat. Atlamadan." Dört çift göz sana dönmüş durumda, bir jounin, iki takım arkadaşı ve beş metrelik bir semender bekliyor. Ve bu sırada koynunda, kalbinin hemen üstünde, o köy mühürlü belge duruyor. Seninle beraber gelmiş, gerçek, kağıdın ağırlığını göğsünde hissedebiliyorsun. Kimse onu görmedi. Henüz. Mührün üstüne daha dikkatli bakacak fırsatın da olmadı, kenarı hafif yanık ama damganın kendisi sağlam. Ne anlatacaksın, neyi anlatmayacaksın ve o belgeyi ne yapacaksın, kağıt çocuk?
