Üç uzun, yorucu, acımasız gün.
İlk gün, Shuujin seni sabahın erken saatlerinde uyandırmıştı. Güneş henüz doğmamışken seni açık alana çıkarmış, elinde sadece tanto ile koşturmuştu. "Hız değil, zamanlama!" demişti. "Zanei Shunjin'i öğreniyorsan, önce vücudunu o hıza alıştır." Saatlerce koşturdun. Sonra Shuujin saldırdı. Gerçek saldırılar. Yumruklar, tekmeler, saplamalar. "Savun kendini!" diye bağırmıştı. "Tanto uzantın değilse hiçbir şeysin!" O gün üç kez yere serildin. Üç kez kalktın. Akşam olduğunda vücudun morluklar içindeydi, ama ayaktaydın.
İkinci gün, farklı birisi geldi. Katou. Boğazını tuttuğun adam. Seni sessizce süzmüş, ardından bir ip vermişti. Soluk mavi. "Bunu tak." demişti. "Gece devriyesine çıkacaksın. Bölgeyi tanıyacaksın. Her sokak, her bina, her kaçış yolu. Ezberliyorsun." Yanına iki kişi daha vermişti. İsimleri Guren ve Takemi'ydi. Gece boyunca Tanigakure'nin karanlık sokaklarını, balık pazarının alt depolarını, nehir kenarındaki geçitleri dolaştınız. Konuşmadılar seninle, sadece gösterdiler. Sen ezberledin. Her köşeyi, her dönemeçi. Sabaha karşı geri döndüğünde Katou sana tek bir soru sormuştu. "Balık pazarından nehre kaç farklı yoldan ulaşılır?" Beş demiştin. "Altı." diye düzeltmişti. "Unuttuğun biri var. Yarın tekrar çıkacaksın."
Üçüncü gün, Shuujin seni tekrar çağırdı. Bu sefer tanto değil, gözlerin için geldi. "Eiengan kullanıcısıymışsın." demişti soğukça. "Göster." Bir adam getirdi karşına. Maskeli, sessiz. "Onu devirirsen öğle yemeğin var. Deviremezsen aç kalırsın." Adam saldırdı. Hızlıydı, ama babanın hızında değil. Genjutsu kullanmaya çalıştın. İlk seferinde tutmadı. İkincisinde adam Kai yaptı. Üçüncüsünde... çalıştı. Derin Fısıltı. Adam sendeledi, sen tanto ile bacağını hedefledin. Kesik temiz değildi ama yeterdi. Adam düştü. Shuujin gülümsedi. "Aç kalmayacaksın bugün."
Ve şimdi... şimdi dördüncü gün.
Sabah erken saatlerde uyanıyorsun. Etrafta kimse yok, bina sessiz. Ōotoko-Jin dışarıda bekliyor, her zamanki gibi. Kalktığında vücudun ağrıyor ama alışmaya başladın. Morluklar soluyor, kesikler kapanıyor. Dışarı çıkıyorsun, derin bir nefes alıyorsun. Hava soğuk, temiz. Bir süre etrafı kontrol ediyorsun. Maskeli devriyeler var, ama kimse seni durduracak gibi görünmüyor. Artık tanıyorlar seni. Yeni adam. Shuujin'in projesi. Bir süre yürüdükten sonra, ilk bulduğun kulübeye doğru ilerlemeye karar veriyorsun. Orası... farklı hissettiriyor. Sanki hala Konohalı Jin'in olduğu yer gibi. Ōotoko-Jin sessizce arkandan geliyor. Kulübeye vardığında kapıyı açıyorsun. İçerisi boş, terkedilmiş. Ama temiz. Belli ki kimse girmemiş. Dışarı çıkıp nehre doğru yürüyorsun. Suyun sesi rahatlatıcı. Bir süre öylece oturuyorsun, taşların üzerinde, akan suya bakıyorsun. Düşünüyorsun. Shiho'yu. Hame'yi. Babanı. Ryoichi'yi.
Tam o sırada arkandan bir ses geliyor. "Ooo, genç shinobi! Hala hayattasın demek." Başını çeviriyorsun. Kawaguchi Jizou. Beyaz saçları rüzgarda dalgalanıyor, şemsiyesi omzunda, yüzünde o tanıdık sırıtış var. Sana doğru yürüyor, yanına geliyor, bir taşın üzerine oturuyor. Şemsiyeyi yere dayıyor. "Bakıyorum da morluklar eksilmiş ama bitmemiş." diyor alaycı bir şekilde. "Demek gerçekten onlarla takılıyorsun ha?" Gözlerini sana dikiyor. "Sormak ayıp ama... neden? Bir genç adam niye kendi ayağıyla cehennemin içine girer?"
Kısa bir süre susuyor, sonra devam ediyor. "Yoksa abin yüzünden mi? Ryoichi... o ismi söylediğinde bazı adamların suratı değişti biliyorsun değil mi?" Başını yana eğiyor. "Merak ediyorum. Sen gerçekten ne arıyorsun burada? İntikam mı? Güç mü? Yoksa sadece... kaybolmak mı istiyorsun?" Sessizlik. Jizou bekliyor, ama sabrı sonsuz değil gibi. Sonra hafifçe gülümsüyor. "Neyse, benim işim değil. Sen bilirsin." Ayağa kalkıyor, şemsiyesini alıyor. Ama gitmeden önce duraksıyor. Sana doğru bakıyor, bu sefer ciddiyetle. "Eğer doğru merasimlerden giderlerse maskeni bugün veriyor olmaları lazım." diyor. Gözlerinde tuhaf bir şey var. Belki endişe, belki merak. "Heyecan var mı?"
İlk gün, Shuujin seni sabahın erken saatlerinde uyandırmıştı. Güneş henüz doğmamışken seni açık alana çıkarmış, elinde sadece tanto ile koşturmuştu. "Hız değil, zamanlama!" demişti. "Zanei Shunjin'i öğreniyorsan, önce vücudunu o hıza alıştır." Saatlerce koşturdun. Sonra Shuujin saldırdı. Gerçek saldırılar. Yumruklar, tekmeler, saplamalar. "Savun kendini!" diye bağırmıştı. "Tanto uzantın değilse hiçbir şeysin!" O gün üç kez yere serildin. Üç kez kalktın. Akşam olduğunda vücudun morluklar içindeydi, ama ayaktaydın.
İkinci gün, farklı birisi geldi. Katou. Boğazını tuttuğun adam. Seni sessizce süzmüş, ardından bir ip vermişti. Soluk mavi. "Bunu tak." demişti. "Gece devriyesine çıkacaksın. Bölgeyi tanıyacaksın. Her sokak, her bina, her kaçış yolu. Ezberliyorsun." Yanına iki kişi daha vermişti. İsimleri Guren ve Takemi'ydi. Gece boyunca Tanigakure'nin karanlık sokaklarını, balık pazarının alt depolarını, nehir kenarındaki geçitleri dolaştınız. Konuşmadılar seninle, sadece gösterdiler. Sen ezberledin. Her köşeyi, her dönemeçi. Sabaha karşı geri döndüğünde Katou sana tek bir soru sormuştu. "Balık pazarından nehre kaç farklı yoldan ulaşılır?" Beş demiştin. "Altı." diye düzeltmişti. "Unuttuğun biri var. Yarın tekrar çıkacaksın."
Üçüncü gün, Shuujin seni tekrar çağırdı. Bu sefer tanto değil, gözlerin için geldi. "Eiengan kullanıcısıymışsın." demişti soğukça. "Göster." Bir adam getirdi karşına. Maskeli, sessiz. "Onu devirirsen öğle yemeğin var. Deviremezsen aç kalırsın." Adam saldırdı. Hızlıydı, ama babanın hızında değil. Genjutsu kullanmaya çalıştın. İlk seferinde tutmadı. İkincisinde adam Kai yaptı. Üçüncüsünde... çalıştı. Derin Fısıltı. Adam sendeledi, sen tanto ile bacağını hedefledin. Kesik temiz değildi ama yeterdi. Adam düştü. Shuujin gülümsedi. "Aç kalmayacaksın bugün."
Ve şimdi... şimdi dördüncü gün.
Sabah erken saatlerde uyanıyorsun. Etrafta kimse yok, bina sessiz. Ōotoko-Jin dışarıda bekliyor, her zamanki gibi. Kalktığında vücudun ağrıyor ama alışmaya başladın. Morluklar soluyor, kesikler kapanıyor. Dışarı çıkıyorsun, derin bir nefes alıyorsun. Hava soğuk, temiz. Bir süre etrafı kontrol ediyorsun. Maskeli devriyeler var, ama kimse seni durduracak gibi görünmüyor. Artık tanıyorlar seni. Yeni adam. Shuujin'in projesi. Bir süre yürüdükten sonra, ilk bulduğun kulübeye doğru ilerlemeye karar veriyorsun. Orası... farklı hissettiriyor. Sanki hala Konohalı Jin'in olduğu yer gibi. Ōotoko-Jin sessizce arkandan geliyor. Kulübeye vardığında kapıyı açıyorsun. İçerisi boş, terkedilmiş. Ama temiz. Belli ki kimse girmemiş. Dışarı çıkıp nehre doğru yürüyorsun. Suyun sesi rahatlatıcı. Bir süre öylece oturuyorsun, taşların üzerinde, akan suya bakıyorsun. Düşünüyorsun. Shiho'yu. Hame'yi. Babanı. Ryoichi'yi.
Tam o sırada arkandan bir ses geliyor. "Ooo, genç shinobi! Hala hayattasın demek." Başını çeviriyorsun. Kawaguchi Jizou. Beyaz saçları rüzgarda dalgalanıyor, şemsiyesi omzunda, yüzünde o tanıdık sırıtış var. Sana doğru yürüyor, yanına geliyor, bir taşın üzerine oturuyor. Şemsiyeyi yere dayıyor. "Bakıyorum da morluklar eksilmiş ama bitmemiş." diyor alaycı bir şekilde. "Demek gerçekten onlarla takılıyorsun ha?" Gözlerini sana dikiyor. "Sormak ayıp ama... neden? Bir genç adam niye kendi ayağıyla cehennemin içine girer?"
Kısa bir süre susuyor, sonra devam ediyor. "Yoksa abin yüzünden mi? Ryoichi... o ismi söylediğinde bazı adamların suratı değişti biliyorsun değil mi?" Başını yana eğiyor. "Merak ediyorum. Sen gerçekten ne arıyorsun burada? İntikam mı? Güç mü? Yoksa sadece... kaybolmak mı istiyorsun?" Sessizlik. Jizou bekliyor, ama sabrı sonsuz değil gibi. Sonra hafifçe gülümsüyor. "Neyse, benim işim değil. Sen bilirsin." Ayağa kalkıyor, şemsiyesini alıyor. Ama gitmeden önce duraksıyor. Sana doğru bakıyor, bu sefer ciddiyetle. "Eğer doğru merasimlerden giderlerse maskeni bugün veriyor olmaları lazım." diyor. Gözlerinde tuhaf bir şey var. Belki endişe, belki merak. "Heyecan var mı?"
Off Topic
RP'ye hoş geldiniz! Pasiflik süresi üç gündür. İyi RP'ler!
