Gardiyanın yüzündeki küçümseyici ifade sen konuşmaya devam ettikçe önce sabırsızlığa, sonra da istemsiz bir afallamaya dönüyor. Bokukichi’nin çıkardığı tantana, senin bir yandan gözleri dolu dolu vrak diye ciddi ciddi rol yapman, sonra da bir anda tatlı, fal ve peluş kurbağa arasında gidip gelen tuhaf tekliflerin... hepsi adamın elindeki öfkeyi tek bir yere odaklamasını zorlaştırıyor. "Ne diyorsun sen ya?" diye söyleniyor önce, ama bu kez sesi ilk anki kadar sert çıkmıyor. Arkadaki diğer nöbetçi de merakla size doğru bakıyor, sen onu da işin içine çağırınca ikisinin dikkati bir anlığına tamamen buraya kayıyor. Bokukichi hemen bunu değerlendirip kolunu senin omzuna atıyor, başını yana eğip gardiyana doğru sitemli bir sesle "Kız nazikçe tatlı yapayım diyor, siz de biraz insan olun be abi." diyor.
Önünüzdeki gardiyan tam "Siz çok sıkıntılı adamlarsınız ha." derken zindanın arka taraflarından önce metal sürtünmesine benzeyen keskin bir ses, ardından da birkaç kişinin aynı anda attığı çığlık yankılanıyor. O sesle birlikte havaya doğru devasa bir kartal yükseliyor, kanatları öyle geniş açılıyor ki sabah ışığını kısa süreliğine kesiyor, altındaki avluda gölge düşürüyor. Çarşının o tarafında bulunan siviller panikle sağa sola kaçışıyor, zindan görevlileri ise bir anda eğitilmiş refleksle kartala doğru koşmaya başlıyorlar. Az önce sizi azarlayan iki gardiyan da tereddütsüz şekilde o tarafa yöneliyor. Siz tam o kaosun ortasında ne yapacağınızı anlamaya çalışırken, sağdaki kapı içeriden açılıyor ve Kaizen nefes nefese beliyor. "Çabuk!" diye tıslıyor. İçeri adımınızı atar atmaz kapıyı tekrar çekip kapatıyor ve dişlerinin arasından "Benim kartal o. Var ya umarım şu görev için de işe yarar bir şeyler bulursunuz, yoksa bir daha asla giremem ben bu köye." diyor.
İçeri girdiğiniz anda dışarıdaki kargaşa taş duvarların ardında boğuklaşıyor ama tamamen kaybolmuyor, o yüzden zamanın daraldığını hepiniz hissediyorsunuz. Dar bir servis koridorundasınız. Rutubet, eski metal, ter ve karışık ilaç kokusu ağır ağır duvarlara sinmiş. Takeshi ilk toparlanan oluyor. "Şimdi ne yapacağız?" diye soruyor, sesi biraz kısılmış. Bokukichi hemen lafa atılıyor ve az önce yılanın anlattığı rotayı neredeyse ezberden sıralamaya başlıyor. "Sağdaki personel hattından mutfak tarafına, oradan kısa merdiven, sonra kuzey koridoru. Üçüncü dönüşte tavanda alarm teli var, uzun boylular eğilsin. Kuzey koridorunun sonunda eski sorgu hücresi. İki nöbetçi, biri oturuyor, biri sağ ayağından aksıyor. Bir de sarışın bir kadın varmış, nöbetçi değil ama tehlikeli bakıyormuş." Kısa bir sessizlik oluyor. Takeshi yüzünü ona çevirip "Abi taşak mı geçiyorsun yoksa cidden böyle mi yol?" diye soruyor.
Bokukichi hiç bozuntuya vermeden omzunu geriye atıyor. "Yıllar boyunca tanıdığım, seksi, kaslı, aslan yelesi gibi pasparlak saçlara sahip, bıyıklarına bir dokunuşta kendine hayran bırakan, sıcak iklimli yerlerde takılan ama bir yandan da karizmasıyla ortamı gerektiğinde soğutup, gençliğinin baharını gösteren o gülüşüyle de bir anda ısıtan adamın bir lafı var." Takeshi, bütün bu tanımın ağırlığı altında bir anlığına donuyor. "Neymiş?" diye soruyor istemsizce. Bokukichi ona doğru eğilip neredeyse kutsal bir sır veriyormuş gibi fısıldıyor. "Dene gör xd." Kaizen gözlerini devirmemek için kendini zor tutuyor, sen ise kurbağanı göğsüne bastırmış halde ister istemez geriliyorsun, çünkü bu saçmalığın ortasında bile gerçekten doğru yolu bulmuş olma ihtimalleri var.
Belirtilen rotaya girdiğinizde zindan kendini ağır ağır açıyor. Koridorlar dar, tavanlar alçak, taş zeminde her adım yankı yapıyor. Mutfak hattını hızla geçiyorsunuz, yerde devrilmiş birkaç erzak sandığı, aceleyle bırakılmış kepçeler, koşuşturma izleri var. Küçük merdivenden indiğinizde hava bir anda daha da soğuyor. Üçüncü dönüşte gerçekten tavanda neredeyse görünmeyecek kadar ince bir alarm teli fark ediyorsunuz, Kaizen ilk görüyor, elini kaldırıp durmanızı sağlıyor, sonra sırayla eğilerek geçiyorsunuz. Kuzey koridoruna vardığınızda sesler daha da belirginleşiyor. Sağlı sollu hücreler dizilmiş. Kimi hücrede saçları keçeleşmiş, duvara yaslanmış bir adam boş gözlerle tavana bakıyor. Bir diğerinde yüzü bandajlı bir kadın sessizce gülüyor, ama sesi çıkmıyor, yalnızca omuzları oynuyor. Bir başkasında yaşlı bir adam parmaklarıyla taş zemine sayılar kazıyor, sizi görünce bir an başını kaldırıyor ama hemen geri dönüyor.
İçerideki her beden, her yüz, her bakış bu yerin insanı kemiren bir şey olduğunu haykırıyor. Hiçbiriniz kimseyle göz göze gelmemeye çalışarak ilerliyorsunuz. Sonra, koridorun ilerisinden kendi kendine konuşan bir adamın sesi geliyor. Ses sana tanıdık geliyor, mide bulandıran, gevşek, yapışkan bir tonda bir şeyler mırıldanıyor. O hücreye vardığınızda, demir parmaklıkların ardında gerçekten de kaplıcada sana saldıran adamı görüyorsun. Yere çömelmiş halde, dizlerini hafifçe açmış, başı öne düşmüş oturuyor. Bir anlığına başını kaldırıyor. Önce ayakkabılarınızı, sonra yüzlerinizi görüyor. Sonra dudakları kıvrılıyor, seni tanıdığı belli. Gülümsüyor, öyle kirli, rahat ve tiksindirici bir gülümsemeyle bakıyor ki sana yaşadıklarını hatırlatıyor adeta. Ardından tek cümle kuruyor. "Siktirin gidin."